Ferah Kurt  ferahdelal@gmail.com
"SEMBOL" (24.01.2008)
Bilmem sembolün açıklamasını yapmaya gerek var mı?
Varsa, kısaca değinelim.
Efendim antik yunan kültürüyle de alakası bulunan semboller, "duyularla ifade edilemeyen bir şeyi belirten somut nesne veya işaretleri temsil eder. Günümüzde ise şekillerin, harflerin, seslerin ve renklerin de temsil edebileceği kuramsal fikirler ve kavramlardır. Sembol bir fikrin, nesnenin, kalitenin, çoğunluğun vb. kavramların tanımlanmasıdır." Vesaire vesaire...
Konumuz tam olarak bu değil . O yüzden değinmeyi abartmayacağım.
Geçtiğimiz günlerde nadiren yapabildiğim haftalık tatilimde caddeleri şöyle bir kovalarken güzergahımda küçük bir takı dükkanı bulunan bir arkadaşıma uğrayıverdim.
...
"Dükkân" Yazarken ne kadar hoşuma gittiğini fark ettim. Şirinliğin, sıcaklığın, derin bir emeğin tezahürü. Şimdilerde yeterince tüketici bulamamaktan şikâyetçi dükkan sahipleri. İnsanın içinde kaybolduğu canavar gibi marketler memleketimin en ücra yerine bile el atmış durumda. Hal böyleyken dükkânların batmamak işten değil. Müzik, kitap, aksesuar ve daha birçok şeyi barındırdığı için küçük işletmelere karşı büyük işletmeleri hain ilan ediyorum.Ev hanımları için sosyal bir aktivite haline gelse de oldum olası sevmem "Mar-" eki bulunan yapıları. "Ev hanımı" dedim de sevgili Sevgi Soysal'ın o vakar tebessümü şekilleniverdi hayalimde. Kadınların cenderesinde bulunduğu ev hanımlığını ironik bir üslupla sorgular. Öyle ki mahkeme tutanağında mesleği "ev hanımı" diye geçer. Sevgi Soysal'ı daha okumadınız mı? Mutlaka okumalısınız. Hay Allah! Laf lafı açıyor. Dükkân diyordum, şirinliğinin, hoşgörü ve yardımlaşmanın başka bir biçimi olan veresiye defterinin yerini, donuk yüzler, mekanik sesler ve kredi slipleri almış durumda. Çağı ve teknolojik imkanları yadsımıyorum zira küçük işletmeler sempatik ve samimi geliyor bana.
Herneyse...
Takı dükkânında rastladığım barış sembolünü gösteren küpeleri heyecanla satın aldım. Biri bana, diğeri de aynı gün görüşeceğim biricik dostum Helin'e.
Elbiselerimle uyumsuz durmasından olsa gerek birçok kişinin ilgisine nail oldu. Görenler satın alıp taktı ve barış halini sergiledi, karınca kararınca.
Geleneksel objelerin, felsefi sembollerin moda aksesuarı haline gelmesi ayrı bir tartışma konusu.
Ama...

İnsanın, insan eliyle kıyıldığı, çatışmaların durdurak bilmediği, küresel savaşın kanıksandığı ve sulha yönelik kimsenin kılını kımıldatma zahmetinde bulunmadığı şu günlerde "sembolik" bile olsa barışa ihtiyacımız var.

Barışı sembolik olarak değil, sosyal bir olgu olarak yaşayacağımız günlere...

Yazarımızın diğer yazıları
Sohbet

SOHBET (14.01.2008)
Taburesini közlenmiş ateşe doğru çekti. Ateşin üzerine abanan elleri, kutsal bir varlığı korumaya çalışan şefkatli bir ifade taşıyordu. Ateşten yükselen yakıcı hararet avuç içine varınca hızla çekti ellerini. Elleri karıncalandı… O an ateşin ne kadar güçlü olduğunu düşündü. Öyle ya, ateşe ilahi bir kudret atfedecek kadar güçlü olduğuna inanan insanlar olmuştu tarihte. Ateşi, totemleri, putları biliyordu. Müslümanların bu küçük tanrılara tapan insanlara karşı verdiği rijit mücadele, bu nesneleri tarihten günümüze taşımış, bu küçük tanrıları dini argümanların ayrılmaz parçası haline getirerek kutsamıştı, farkında olmadan. Boş gözlerle, o an ne yapacağına karar veremeden sağa sola baktı. Ellerini ateşten kaçırırcasına çektiği için, çaresizliğin, utancın, asiliğin iç içe olduğu girift duygular içerisine girdi. Ayağa kalktı. Mütevazı binaların ve küçük gecekonduların yan yana dizildiği bu semtin sokakları, karanlık basınca boşalır, hayatlar küçük pencerelerin arkasına gizlenirdi.
Az sonra kapı açıldı. İki tabak kuru fasulye, uzun süre bekletilmekten diriliğini yitirmiş birkaç yaprak marul ve suyla inceltilmekten klorlanmış çeşme suyunu andıran iki bardak rakının bulunduğu yemek sofrasının hazır olduğunu haber vermek üzere terasa girdi Cemal. Çekiciliğini ateşin yansıyan loşluğundan alan plastik tabureye hızlı adımlarla yaklaştı. Ellerini ateşe tutup ısıttıktan sonra tabureye oturdu. Terasından başka hiçbir lüksü olmayan bu ev, onların tapınağı olmuştu adeta. Akşamları, bu terasta, ateşin etrafında geçiriyorlardı. Bu terastaki her davranış rutin bir hal almıştı. Mehmet'in etrafı seyre dalması, Cemal'in oturmadan önce ateşe eğilip tokalaşır gibi ellerini uzatması… Bu evin dışında hiçbir yerde bu kadar uzun süre kalmış değildi Mehmet. Şu ana kadar yerleşik bir hayatı olmamış, şehir şehir dolaşmıştı, farklı kültürler, farklı şehirler ve insanlar… Ne çok şey biriktirmişti… Oysa o,içine oturmuş, bir taş kütlesi kadar ağır, iç hesaplaşmalarıyla dolu o birikimleri geçmişin karanlık dehlizlerine bırakmak istiyordu. Cemal'in tıksırık sesiyle irkildi. Ancak o zaman Cemal'in geldiğini fark etti. Birbirlerini öyle tanıyorlardı ki, biri dalarken diğeri usulca bir kenara çekilip, onun çıkmasını beklerdi… Okyanusun dibinden kulaç atarak yüzeye çıkmayı başarmanın rehavetiyle Cemal'e dönüp, 'Ne zaman gelecek misafir?' diye sordu Mehmet. Cemal, sesinde beliren bir hoşnutsuzlukla 'Bilmiyorum' dedi. Daha sonra hazırlanan yemeği yemek üzere içeri girdiler. Sofraya, birbirine küsmüş iki çocuk gibi oturdular. Ortasına ve kenarlarına ince oyuklarla desen yapılmış alüminyum tepsinin üzerindeki rakı bardakları, Mehmet ve Cemal'in arasına namahrem bir sınır koyuyordu. Konuşmuyor, göz göze gelmemeye çalışıyorlardı… Her içki içişlerinde üzerlerinden atamadıkları bir utangaçlık girerdi aralarına. Oysa bu akşamki, zorlayan, ezen bir mahcubiyet, kasan bir utangaçlıktı. Akşam eski bir arkadaşlarının gelecek olması onları geçmişleriyle tekrar yüzleştirmiş, zamanın girdabına batırmıştı. Cemal'le ilk tanıştıkları günü hatırladı… İçini ince bir sızı yokladı…
Belleğinden fırlayıp canlanan anıları başını sallayıp silkeleyerek, yoğunlaşmaktan kurtuldu; boğazını tıkayan düğümü, bir yudum rakı ile yutkundu. Daha sonra "Afiyet olsun" diyerek, aşındığından hangi renk olduğu anlaşılamayan kanepeye geçti. O kanepeyi, soğuk ve kasvetli bir günde almıştı. Hayatını şekillendiren ilk hamleydi. 'Ne yapacağım şimdi?' sorusuyla sokakları adımlarken, önünden geçtiği bir spotçu dükkânında bulmuştu kendini. Üzerinde geçirilen hayatlar kadar yaşlı, kabartma motifleri yılların yorgunluğu ile yıpranmış eski bir kanepe sorusuna cevap olmuş, içini rahatlatmıştı… Kanepeye her oturuşu ona o günü hatırlatıyordu. Ona verdiği güven ve rahatlama duygusunun minnettarlığıyla kanepeye iyice yerleşti. Halil, neden aniden onları görmek istemiş olabilir? Lanetlenmişliğin, dışlanmışlığın soluğunu hissettirmek, beraber geçen yılların hesabını sormak için mi? Neden görüşmek isteyebilirdi ki? Bunların tümünü tek tek düşündü Mehmet.
İçinde devinen sabırsızlık yerinde oturmasına izin vermiyor, birkaç kez tekrarlandıktan sonra tiki olan birini andıran el kol hareketleri ile açığa çıkıyordu… Ayağa kalktı, Cemal'in yemeğini bitirip bitirmediğine baktı. Cemal bunu fark ederek elindeki ekmeği tabakta kalan fasulye kırıntılarına banıp, kalkar gibi oldu, Mehmet 'Sen kalkma, sofrayı ben toplarım' dedi. Bulaşıkları mutfağa götürürken, arkasından 'Çay suyunu da koy, gelmek üzeredir Halil' diyerek seslendi Cemal.
Kapı çaldı. Halil'in gelişi, önce kapı merceğinden sızdı içeri. O olduğundan emin olmak için gözlerini merceğe daha fazla yaslayarak baktı. Halil'in yüzünü, kırık bir aynaya yansıyan insan yüzünün bölük pörçük figürlerinde bütünlük yakalamak istercesine hiç acele etmeden inceledi. Elbette Halil'di. Ancak onunki tanıma gayreti değildi. Yüzleşeceği ifadeyi gözlüyordu. Zayıf suratı, mercek camından bakınca, daha da belirgin gözüken kemerli burnu, dudaklarının üstünde gergefe işlenmiş ince bir nakış gibi duran kahverengi bıyıkları ve sürekliliğinden ötürü yüzünün bir parçası haline gelen tebessümü ile Halil kapıda bekliyordu. "Tokalaşmalı mı, kucaklamalı mı, merhaba mı demeli?" diye mırıldayan kısa bir bocalamadan sonra kapıyı açtı... Hiç bir boşluk bırakmadan "Selamün aleyküm" dedi. Karşılanan değil, karşılayan kişi oymuş gibi, şaşkın bir ifadeyle,"Aleyküm selam"dedi Halil. Kısa bir kucaklaşmadan sonra içeri geçtiler… Cemal, abartıdan hoşlanmadığı için Halil'i kapıda değil, evlerine sürekli gidip gelen biriymiş gibi içerde bekleyerek karşıladı. Halil içeri girince kontrol edemediği bir heyecanla boynuna sarıldı. Cemal'le tanışmışlıkları Mehmet'inkinden çok öncesine dayanıyordu. Aralarındaki duygusal bağ her şeyden bağımsızdı ama, bastırılarak derinliklere itilmişti..Cemal'in yüreğini bağrında hissetti Halil..Kolları gevşedi,geriye çekilip Halil' e bakarak "Hoş geldin kardeşim" dedi. Ardından, oturması için eliyle kanepeyi gösterdi. 'Allah razı olsun kardeş, hoş gördüm 'deyip, etrafı süzen meraklı gözlerle kanepeye yürüdü Halil. Kapının eşiğinde duran Mehmet de içeri girince, oturmak için onun gelmesini bekliyorlarmış gibi hemen oturdular. Mehmet'in yüzünde yumuşak bir tebessüm belirdi. Halil nihayet gelmiş, kaygılar ve soru işaretleri, yerini acemi bir misafirperverliğe bırakmıştı. Odaya bir dinginlik hâkim oldu. Dizlerin üzerinde birleşen eller, çekimser bakışlar, ağızdan tane tane dökülen kelimeler, geçmişteki 'sohbet günlerini' andırıyordu.
Hiç bir şey değişmemiş gibi davranıyorlardı…
Oysa her şey çoktan değişmişti… Mekân, zaman, düşler, düşünceler, uğraşlar, jest ve mimiklere kadar. Her şey... Halil'i beklerken yaşadıkları gerginliğe rağmen doğal bir sohbet ortamı gelişmişti, ama uzun sürmedi.Daha sonra Mehmet, Halil'in yumuşak sesinde bir kayma, cümlelerinde bir kopukluk, yüz ifadesinde ara ara açığa çıkan bir tedirginlik gözlemledi.. Kendileriyle bir araya gelmekten kaynaklandığını düşündü.. İki taraf için de bir araya gelmek kolay değildi. Cemaat adına olmasa asla Halil onlarla görüşme cüretinde bulunamazdı. Kendisi de tenezzül etmezdi belki… Halil'in konuşmalarını dikkatle dinliyor, geliş sebebini yakalamaya çalışıyordu. Halil konuşurken, onun bölge imamlığı yaptığı günlere gitti.. Hem yaş olarak onlardan büyük olması,hem de tevekkül ve tecrübe olarak daha olgun olması nedeniyle herkesin 'Abisi' olmuş; metaneti, hoşgörülü yaklaşımlarıyla herkesin hayranlığını kazanmıştı Halil..
Çuhadan yapılmış yeşil renkli seccadelerin, kalın ciltli, yaldızlı kitabelerin ve ibadetlerine sinen misk-i amber kokusunun dolduğu odada, yeni yetme camii müezzinleri gibi dizlerinin üzerine oturan üniversite öğrencilerini hatırladı. 'Sohbet' günlerinin birinde 'Sohbet'e yeni katılan Tamer isimli tıp öğrencisi olan gencin muzip davranışları, ağzını kapatarak saklamaya çalıştığı gülücükleri, lakayt soruları Halil'in sabrını taşırmıştı. Sinirli ve otoriter bir ses tonuyla "Geyik muhabbeti yapmıyoruz kardeş, dini sohbetteyiz" demişti. O gün, çocuksu bir sevince kapılmıştı Mehmet.
Demek Halil de sinirlenebilirdi…
Konuşma arasında Halil'e, Tamer'in neler yaptığını sordu. Mezun olduğunu, vakıfta doktorluk yaptığını, çok iyi hizmet verdiğini söyledi Halil. 'Tamer bizim için ne düşünüyor acaba? Gidip görsem, konuşsam biraz... Âşık olmuştum desem… Anlar mı?'
Ayağı kalktı. Mutfağa gitmeden önce Halil'e yemek yiyip yemediğini sordu. Halil, yemek yediğini söyledikten sonra mutfağa gitti…
Mutfak soğuktu. Piknik tüpünün üzerinde usulca ürperen çivit mavisi, sarı ve kırmızı renklerinin harmanlandığı ateş, gökkuşağını andırıyordu. Tüpün üzerindeki ateş yalımını görünce üşüdüğünü hissetti. Tezgâhın üzerinde birikmiş bulaşıkların arasından tepsiyi alıp yıkadı. Üzerine çay bardaklarını yerleştirdi. Çaydanlıktaki suyun kaynayıp kaynamadığına baktı. Biraz daha beklemesi gerekti.
O yokken Halil'in bir şeyler söyleyeceği düşüncesine kapılıp, kapıya yakın koridorda yavaşça turlamaya başladı. Birden ailesi düştü aklına. Çocukken anne babasının kavgalarına kapı arkalarında şahit olurlardı... Yakalandıkları bir gün, annesi onlara yaptıklarının ayıp olduğunu söylemişti… Hüzünlendi…
İnsan, anne ve babasını çocuk yaşına giderek özlemek ister… O, özlenecek en güzel zamandır… Büyüdükçe başkalaşır, yabancılaşır… Neden anne ve babasından uzaklaşmak zorunda kaldı ki? Allah, anne ve babalara karşı çocuklara saygıyı, sevgiyi, vefayı öğütlememiş miydi?
Aileyle ne alıp veremedik vardı ki?
Çaydanlığı kolundan kavrayıp, tezgâha koydu… Demledi…
Tepsiyi alıp içeri girdi. Halil ve Cemal konuşmuyorlardı. Halil'in gözü masadaki felsefe ve ders kitaplarına takıldı. 'Yeniden mi hazırlanıyorsun Mehmet?' dedi. Mehmet, kaldığı yerden devam ettiğini söyledi. Ne konuşacaklarını bilmiyorlardı. Hepsinin bildiği bir şeyi birbirlerinden saklamaya çalışıyorlardı. Odayı koyu bir gerginlik bastı.
Çayı terasta içme önerisinde bulundu Cemal. Kalkıp terasa geçtiler…
Bir tabure daha alıp oturdular. Mehmet tepsiyi bırakıp az öteye, odun almaya gitti. Cemal de elindeki maşayla bir taraftan ısınıyor, bir taraftan da közü karıştırarak ateşi körüklüyordu.
Kucakladığı odunlarla ateşe yaklaştı Mehmet. Odunları teker teker ateşe attı. Ateşe düşen odunlardan yükselen çıt çıt sesi doğal bir sıcaklık yaydı.
Çayın demlenmesini bekledikten sonra, bardakları doldurdu Cemal. Halil'e "Senin çayı sevdiğini herkes bilir "dedi. Halil suç işlemiş bir mahkûm gibi boynunu büktü.
Çaylarını içtiler. Saat ilerliyor, Halil kıvrılmış, ısınıyordu…
Mehmet ve Cemal ilerleyen saate bakıp telaşlandılar… Halil sakindi… Gecenin karanlığına ışıktan bir tül gibi süzülen ay, sokak aralarını bir fener kadar aydınlatıyor, karanfil kokan çingene yalnızlıklarının, kuytu köşelerden tüten tiner kokusunun, hayata, camdan açılan sürmeli gözlerin, yorgun konfeksiyon camekanlarının üzerine düşüyordu… Küçük, insan öyküleriyle dolu olan bu mahalle Mehmet'in başını döndürüyordu..Gece on ikiden sonrası, mafya çetelerinin hesaplaşmaları ile başlardı..Mehmet ellerini ovuşturdu. Rüzgarın yüzüne çarptığı soğuktan bedenini bir titreme aldı…İçeri geçmek için Halil'in kalkmasını bekliyorlardı,Halil kalkmadı..Cemal minibüslerin hangi saate kadar çalıştığını sordu Mehmet'e, Halil'in gitmesi için imada bulunmak istedi… Nafile, Halil'in başı önünde duymuyordu bile… Sustular… Rüzgârın uğultusuna, sağa sola savurduğu teneke gürültüsüne kulak verdiler… Rüzgâr estikçe ateş daha da harlanıyor, harlandıkça korkutucu bir hal alıyordu…
Halil'in üzerine doğruldu alev, yüzünü yalayacak gibi oldu, rüzgâr yön değiştirince başka bir yöne dalgalandı… Ateş yükseldi, yükseldi. Halil bir ayeti okur gibi mırıldadı.
"Bir mucize olsa… Gökten yıldızlar kopsa… Ateş su olsa, odunlar balık... Hz. İsa çıksa…"