| OKUNMALIK |
Ramazan amcayı tanımıyordunuz büyük ihtimalle. Ramazan Doğan, Seyhan Doğan’ın babasıydı. Asiye Doğan’ın da eşiydi. Ama siz onları da tanımıyordunuz zaten. Belki Seyhan’ın hikâyesini bir yerlerden hatırlar gibisiniz. Kayıp edilenlerin hikâyeleri birbirine benzer. Birini okumuşluğunuz varsa hepsini hayal meyal de olsa hatırlarsınız. Ramazan amca, 5 yıldır küçük oğlunun, böcük gözlü kuzusunun peşinde her Cumartesi, diğer kayıp yakınlarıyla birlikte Galatasaray’da oturma eylemindeydi. Yolunuz oradan geçiyorduysa, o yoksul ve acılı kalabalık arasında onu görmüşsünüzdür. Ama acılı yoksulların yüzlerini ayırdedebilmek çok zordur. Bu yazının armağanı Ramazan amcanın yüzü olacak. Ölmeden birkaç ay önce çekilmiş bir fotografı. Yanındaki, Leman Yurtsever. Kendisini birkaç kez anmışlığım vardır. Aydınlık yüzüyle kayıp yakınlarının, işkence, tecavüz mağdurlarının hep yanıbaşındadır. 1995 yılını hatırlayın. Henüz açılımdan söz etmiyor, Kürtlerle en ufak yakınlık kurmaktan çekiniyorduk. Seyhan Doğan 13 yaşındaydı. Mardin Dargeçitliydi. Zaten anılarımızda hep o yaşta kaldı. 1995 yılının 29 Ekim gecesi, askerler evlerini bastı. 13 yaşındaki Seyhan, 9 yaşındaki kardeşiyle birlikte gözaltına alındı. Askerin hükmünden sual olunmazdı elbet. Ama anası Asiye Doğan askeri tabura gitti. Oğulcuklarını sormaya. “Merak etme, çocukların gelir” deyip yolladılar evine. Birkaç gün sonra Hazni’yi serbest bıraktılar. Tekrarlıyorum, Hazni 9 yaşındaydı. Benim oğlumla yaşıtmış o zaman. Uzun tatilini oyundan oyuna koşarak geçiren nazlı oğlumla. Hazni, eve döndüğünde artık tanıdıkları çocukları değil. Büyüyüvermiş bir çırpıda. İşkence gördüklerini anlatıyor ailesine. Filistin askısını tarif ediyor. Tekrar ediyorum, 13 yaşındaki ağabeyi Seyhan’ı askıya ters astıklarını anlatıyor 9 yaşındaki Hazni. Ona çok ağır işkence ettiklerini anlatıyor. Seyhan, yok ortalarda. Akıbetini öğrenmeye çalışan ailesi çaresiz. İtilip kakılıyor. Ellerinden tutan, başlarını okşayan kimseleri yok. Kime başvursalar, nafile. Oğullarından haber yok. Bunun üstüne Asiye Doğan MED TV’ye çıkıyor. “Ben devletten davacıyım” diyor. “Oğlumu istiyorum” diyor. 13 yaşındaki Seyhan’ı kaybeden devlet Asiye’yi de kaybediveriyor. Anacık da oğlunun peşinden o zifiri karanlığa dalıyor. Ailenin başvurduğu resmi makamlar, Asiye’nin gözaltına alındığını inkar ediyorlar. Ama aile yılmıyor. Hepsi aynı zifiri karanlığa gönderilmeye razı. “Haydi, kaybedin hepimizi.” 11 gün sonra Asiye de o kanlı araftan dönüyor. Serbest bırakılıyor. Oğlunun peşinden ateşe dalan ana çok ağır işkenceden geçmiş. Sağlığı bozulmuş. Perişan halde. 11 günde kocamış. Asiye Doğan, Seyhan’ını kaybetmenin kahrı ve gördüğü işkencelerin yardımıyla hayatını kaybetti. Bu arada Seyhan’ın hesabını vermeyen, akıbetini bilmezden gelen, işlediği cinayeti inkar eden devlet, ailesinin bilgisi dışında, Seyhan’ı öldü diye nüfus kütüğünden düştü. Anası ölünce Ramazan Doğan tek başına sürdürdü mücadelesini. Seyhan’ın izini sürdü. O da gözaltına alındı. O da gözaltında devletin şefkatinden nasibini aldı. Gördüğü ağır işkenceler sonucu ellerini kullanamaz hale geldi. Ama kar kış demeden, her Cumartesi Galatasaray meydanındaydı. Kucağında oğlu Seyhan’ın fotografıyla. Bu ailenin başına gelenlerin yegane nedeni, korucu olmayı reddetmişlikleriydi. Silahlanmayı reddetmenin bedelini hayatlarıyla ödediler. Ramazan amcanın da 24 Ağustos günü kalbi dayanamayıp çatladı. Ananın da babanın da oğullarının hiç değilse mezarına kavuşabilmeye ömürleri yetmedi. Şefkat küpü Başbakanımız Cumartesi Anneleri kendisine sorulduğunda, “Ne iş yaptıklarını bilmiyorum, Cumartesi anneleri birileri tarafından kullanılıyor” buyurmuştu, hatırlarsınız. Ramazan Doğan da 31.07.2010’da Galatasaray’daki 279. Oturmada Başbakan’a şöyle sesleniyordu: “Ben Ramazan Doğan. Gözaltında kaybedilen Seyhan Doğan’ın babasıyım. 29 Ekim 1995’te, gece saat 03.00 sıralarında Mardin-Dargeçit’teki evimize askerler tarafından düzenlenen baskın esnasında 13 yaşındaki oğlum Seyhan Doğan 9 yaşındaki kardeşi Hazni ile birlikte gözaltına alındı. Olayın hemen ardından eşim Asiye Doğan, Dargeçit’deki Tabur’a giderek “çocuklarım nerede?” diye sordu. “Merak etme, gelirler” diye cevap verdiler. Eşim ertesi gün tekrar Tabur’a gitti bu sefer “ senin çocuklarını bıraktık, eve gittiler, bir daha gelme” dediler. Birkaç gün sonra 9 yaşındaki oğlum Hazni’yi serbest bıraktılar. Hazni bütün olanları bize anlattı. Çocuklara işkence yapmışlar, filistin askısına asmışlar... Ama Seyhan’dan bir daha haber alamadık. Annesi her gün Seyhan’ı soruyor , dilekçeler veriyordu. Aramaktan vazgeçmeyince onu da gözaltına aldılar 11 gün kendisinden haber alamadık. Gözaltındayken ağır işkence gördü ve sağlığı bozuldu. Seyhan diye diye öldü. Eskiden Galatasaray’a o gelirdi. Şimdi onun yerine ben geliyorum. Bizim bilgimiz dışında nüfus kütüğümüze Seyhan’ın öldüğünü yazmışlar. Başbakan bizi suçlayacağına bu kaydı düşenleri araştırsın. Benim oğlum daha çocuktu onu benim kucağımdan alıp götürdüler. Başbakan ne yaptığımı bilmiyorsa söyleyeyim; ben oğlumun kemiklerini arıyorum...” Diğer Okunmalık Yazılar
Haydi bakalım, buyurun! Bu barış fırsatını bu sefer nasıl kaçıracaklar, merak ediyorum. Kaçırmak çok kolay. Bahane çok. Birkaç tanesini hemen sayıverelim. En kolayı “terör”. “Bunlar terörist, teröristlerle masaya oturmam, görüşmem, önce terörizmden vazgeçsinler.” Gel gör ki, “terörist” muğlak bir kavram, nereden baktığına göre değişir. Birinin teröristi, öbürünün özgürlük savaşçısıdır. Dünün teröristinin bugün başbakan olduğu ülkeler var dünyada. Dahası, senin kendi vatandaşlarının beşte biri bunları terörist olarak görmüyorsa, haklı buluyorsa, kendi oğulları ve kızlarıysa senin “terörist” dediklerin, o zaman “terörist, terörist” diye bağırmanın pek bir faydası kalmıyor. Yine kolay, “Silah bıraksın, öyle görüşelim.” İyi de, bir kavgada iki tarafın da yapmayacağı şey, durup dururken silah bırakmaktır. Yenilmemişse, niye bıraksın? Neye güvenerek bıraksın? Masaya oturduğunda, “Sen zaten silahsızsın artık, şimdi binerim işte tepene” denmeyeceğini nereden bilsin? Yılların biriktirdiği güvensizliğin ardından, karşılığında ciddî ve ikna edici bir taahhüt verilmeden silah bırakan örgüt olmuş mudur dünyada? Bunu beklemek anlamlı değil, gerçekçi değil. Şu da kolay, “Tamam, bu adam silahsız, iyi, ama terörü lanetlesin, silahlılarla ilişkisini kessin, sonra bakarız.” Harikalar diyarında makul bir talep. Ama bizim yaşadığımız diyarda olmaz öyle şey. Adam Belediye Başkanı. Oğlu 17 yaşında. Hergün tartışıyorlar, haklarımızı nasıl elde ederiz, bu baskıya nasıl son verdirebiliriz, ne yapmalı, nasıl yapmalı. Sen adamı hiçbir suçu yokken tutuklayıp kelepçeleyip cezaevine atıyorsun; adam tartışmayı kaybetmiş oluyor, oğlu dağa çıkıyor. Dağdaki oğlunu mu lanetleyecek? Benim onunla ilişkim yoktur mu diyecek? Demez. Sen demesini istedikçe, oğlunu daha da haklı kılarsın. Geçenlerde Radikal’de Murat Yetkin iki basit soru sormuş: “İnanılmaz hatalarla (haydi ilk denemesi diyelim) başarısız kalan bir Kürt açılımı, ABD’nin istihbarat desteği, İran’ın sınır ötesi desteği, Irak’a sınır ötesi operasyonlara rağmen 1 Haziran İskenderun baskınıyla çatışma düzeyini yükselten ve 12 Eylül halkoylaması sürecinde hükümetin yumuşak karnına indirdiği darbelerle süreci kontrolüne almış görünen bir PKK var ortada. Nasıl oluyor da geldiğimiz aşamada olayların akışı (mutlaka 12 Eylül’deki halkoylamasının AK Parti’nin elini kolunu bağlıyor olmasının da etkisiyle) PKK’nın eline geçmiş görünüyor? Yirmialtı yıl sonra bugün nasıl oluyor da Ankara, İmralı’da müebbet yatan PKK kurucusu Abdullah Öcalan’ın silahlı ve silahsız takipçilerine ne mesaj vereceğini dikkatle bekler durumda?” Anlamayacak ne var yahu bunda? Kürt hareketini 3-5 eşkıya, bir avuç terörist, İsrail’in maşası, Ergenekon’un taşeronu filan fıstık olarak görürsen, durumu çakamazsın. Hata yaparsın, Kürt hareketi büyür. Kürt hareketini bir televizyon, iki güzel söz ve biraz ekonomik yatırımla tasfiye edebileceğini zannedersen, hata yaparsın, Kürt hareketi büyür. Bu hareketin silahlı ve silahsız, az silahlı ve çok silahlı, “yasal” ve yasadışı” temsilcileri var. Seç seç beğen. Ama birini beğen artık. Beğen ve masaya otur. Ve oturduğunda elinde bir şeyler olsun. Seçim barajını düşürmek mi, İmralı’daki koşulları değiştirmek mi, tutuklu Belediye Başkanlarını serbest bıraktırtmak mı, anadilde eğitimi tartışmaya açmak mı, sen bilirsin. Hangisi zor ki bunların? Tepki gelir diye mi korkuyorsun? Evet, gelir. Çıkarsın o zaman meydanlara, eşitlik anlatırsın, kardeşlik anlatırsın, barış anlatırsın. Kan dökülmesin, analar ağlamasın. Evet, ama mesele sadece bu da değil. Dahası var. Bu memlekette silahlı çatışma bitmeden, askerin siyasetteki ağırlığı yok edilemez. Savaşan bir ordu her zaman ülkenin en önemli kurumu olmaya devam edecektir, her türlü hakkı kendinde görecek ve bunu meşrulaştırabilecektir. Bu memlekette silahlı çatışma bitmeden, Ergenekon’un askerî ve sivil kanatları tümüyle temizlenemez. Derin devlet her zaman kendisine verimli bir alan, devşirilmeye hazır kadrolar ve dökecek kan bulacaktır. Bu memlekette silahlı çatışma bitmeden, demokrasi güzel ama erişilmesi imkânsız bir hayal olarak kalacaktır. Vatandaşlarının beşte biriyle savaşan bir ülkede demokrasi filan olmaz.
Hasankeyf’te son durumda ne oluyor, bilmiyorum. Dünyada pek bir eşi olmayan bu yeri ne yapacağız? Bırakacak mıyız, suların altında, “sualtı turizmi”ne mi terk edeceğiz? Öyle olmayacaksa, onu örterek barajın yapılmasından beklediklerimiz ne olacak? Türkiye’de bizler, bugünlerde, en çok Hasankeyf dolayısıyla bu soruyu soracağız, en azından bir süre daha. Ama ne burada, ne de dünyada, sorunun çevresinde dönendiği tek nesne Hasankeyf değil. Bu çağımızın genel bir sorunu ve Hasankeyf yüzlercesi arasında bir tane örnek. “Çağın sorunu” çünkü Sanayi Devrimi’nden bu yana teknolojimizin gücünü dünyanın gidişini etkileyebilecek derecelerde büyüttük. Buna ek olarak da yeryüzünü ve nimetlerini paylaşmak üzere yaşayan insan nüfusunu daha önceleri pek hayal edilemeyecek yerlere getirdik. Bunun devamı da gelecek tabii. Şimdi hava kirliliği, motorlu trafiğin bu kirlilikteki payı gibi konulardan söz ediyoruz da, Çin’de insan başına otomobil oranı ABD’deki gibi olunca ne yapacağız? Buna benzer sorular, sorular… Bundan iki yüzyıl önce ne Hasankeyf’i su altında bırakacak çapta bir baraj yapmayı planlayabilirdik, ne de öyle bir barajın varlığına ihtiyaç duyardık. Ama şimdi bunların hepsi “vaka-i adiye.” Böyle durumlarda verilecek kararı biçimlendirmekte en fazla imkân siyasetçilerin elinde kalıyor. Özellikle de sanat-kültür-estetik v.b konularda fazla bir duyarlılık göstermeyen toplumlarda o kesimin etkileme alanı büsbütün artıyor. Türkiye de bu dediğim tipte ülkelerden biri hâlâ, ne yazık ki! Siyasetçi hayata birtakım istatistiklerden bakan biridir, genellikle. Onun için önemli olan, nicelikleridir. “Kaç kişi oy verecek?” En büyük kalabalığı en kısa yoldan hoşnut etmenin yolu nedir? Barajın kazandıracağı sulama imkânları, yaratacağı tarımsal potansiyel, iş alanı, ayrıca elektrik v.b… Elbette ki siyaset adamı önce bunları düşünecek. Ama yalnız siyaset adamı değil, iktisatçı da, işadamı da, daha bir sürü kişi de bunları düşünecek. Ve tabii, açılacak o imkânları bizzat ve bilfiil kullanacak ve bunlardan çok somut bir biçimde yararlanacak insanlar bunları düşünecek. Bunun da hafife alınır bir hali yok. Zaten onun için iş ciddi. “Ne olacak canım” diye geçiştirecek bir durum, sorunun iki tarafında da, görünmüyor. Hasankeyf’ten ve onun yığınla benzerinden vazgeçivermek de hiç kolay değil. Geçenlerde Yenikapı’daki arkeolojik kazı alanına yeniden gittim. Burası bana “mucize” gibi görünüyor, çünkü kendi memleketinin tarihinde arkeolojik eser çıktı diye ekonomik yatırıma sekte vurulmasının örneğini görmemiştim. İlk gidişimde yanılmıyorsam, sekiz tekne bulunmuştu liman kazısında; bu gidişimde sayı otuz sekize çıkmıştı. Tabaka tabaka kazılıyor, insan ve hayvan kemiği de çıkıyor, testi ve başka eşya parçaları muazzam miktarda. İstanbul’un tarihi bizim sandığımızdan birkaç bin yıl gerilere gitti. Ama o metro işi tamamlandığında buralardan geçen yolcuların kaçı düşünecek, İstanbul tarihinin hangi İ.Ö binyılda başladığını? Onu mu düşünecekler, yoksa varmak istedikleri durağa kaç dakika kaldığını mı? Binyılları düşünmeseler de, insanlar, kendilerini zorlamadan, rahatsız etmeden korunan, restore edilen tarihten mutlu oluyorlar. Belirli koşullarda onunla karşılaşınca. Şu anda Hasankeyf’i bilmeyen ya da akıbetiyle ilgilenmeyen sıradan yurttaş bir gün yolu oralara düşecek olursa “Ne güzelmiş” diyor, kendince tadını çıkarıyor, bu olağandışı yerle bire bir temasa geçiyor. Bu da hayatın bir parçası. Onun için de, Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada bu uçları uzlaştırmanın yolları üstüne kafa yormalı, çözümler üretmeliyiz. Elbette insanları rahat yaşatmak çok önemli ve bunu hepimiz istiyoruz. Ama Hasankeyf’leri ve daha nicelerini gözden çıkarmadan, feda etmeden bunu yapmanın yollarını bulmalıyız.
Güneydoğu'da operasyonlar, baskınlar ve isyanlar birbirini tetikleyerek yükseliyor. Gündelik yaşam kahredici bir spiral gibi birbirinin üzerinde yükselen halkalar şeklinde gelişiyor. Gelişmelerin kökeninde 30 yıllık bir çıkmaz sokak tabelası asılı duruyor: -Bu yıl PKK'yı bitireceğiz! Artık bu akıl dışı sorunun bile akıl dışı bir yanıtı tarih sayfalarına geçti: -PKK'yı beş kere bitirdik! Aslında otoriteyi sağlamak adına hareket edenlerin kastettikleri biraz farklı… PKK'nın bir Kürt örgütü olmasından yola çıkarak "Kürtleri bitirmek" gibi uçuk düşüncelere sahip oldukları sır değil. Güneydoğu'da şehirler, kasabalar, köyler kaynayan bir kazan gibi… Isınmış suyun dibinden hareketlenmeye başlayan kabarcıklar, hızla yükseliyorlar. Bu kabarcıkları su yüzeyine çıkmadan "yakalama" uğraşını da, terörle mücadele olarak takdim ediyorlar. Oysa yapılması gereken kazanın altındaki ateşi söndürmek olmalı! Gazeteler, televizyonlar ellerinden geldiğince olayları minimize etmeye çalışıyorlar. Bunu da "sorumluluk" adına yaptıklarını düşünüyorlar! Tıpkı geride kalan 30 yıl da yaptıkları gibi… Aman terör örgütüne puan kazandıracak haberler yapmayın! Yapmayalım! Siz ne yapıyorsunuz? İşte bu soruyu soran kimse olmadığı için, Güneydoğu alevler içinde kıvranıyor. Güneydoğu'da kepenkler niye kapanıyor? İnsanlar neden sokaklara taşmış durumdalar? Haberin içinde minik bir ayrıntı satırı olarak şu cümleler geçiyor: -Son çatışmalarda öldürülen PKK gerilla cenazelerinin ailelerine teslim edilmemesini bahane eden… Dünyanın ve Türkiye'nin her yerinde olduğu gibi Güneydoğu'da da cenaze törenleri önemlidir. İnsanlar yakınlarına karşı son görevlerini yerine getirmek için bütün gündelik işlerini bir yana bırakıp, ortak acı etrafında bir araya gelirler. Hayatını kaybeden yakınlarına veda ederler. Bu son derece sıradan basit ve kolay dini ritüel Kürtlere neden çok görülüyor? Verin cenazeleri akrabaları gömsünler! Cenaze namazı kılsınlar! Mezara koymadan önce yakınları kefenin yüzünü açıp çocuklarının yüzlerini son kez görsünler. Bu kadar basit değil mi? Ne yazık ki devletin bunu yapacak "yüzü" yok! Çünkü öldürülen gerillalardan bazılarının yüzü yok, bazılarının gözü!!! Bütün Türkiye bunu yakından biliyor. Son operasyonlarda öldürülen PKK'lıların ölü bedenleri üzerindeki darp izlerini gösteren fotoğraflar, bir CD içinde Başbakan Tayyip Erdoğan'a, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'a gönderildi. Aynı fotoğraflar basın yayın organlarının da eline geçti. Kimse basamıyor! Çünkü görüntüler korkunç! Güneydoğu'da sürdürülen bu kirli savaş, her türlü ahlakı deforme ettiği gibi savaşçı ahlakını da silip attı. Savaşanlar arasında da bir ahlaki kural vardır. Yaralı ya da ölü olarak etkisiz hale getirdin mi, artık senin koruman altındadır! Bu satırların da kaynayan su kabarcıklarını yakalama uğraşı olarak kabul edilebilecek cinsten olduğunu biliyorum. Esas sorun, kazanın altındaki ateşi söndürmek! Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, "Kürt gençleri neden dağa çıkıyorlar?" diye sorduktan sonra kendisi şöyle yanıt veriyor: -Belki Diyarbakır Cezaevindeki işkencelerdir, bekli işsizlik, yarın endişesi, bekli de kimliğini ifade edememektir! Bir de hepsi! Polis Akademisi Uluslararası Terörizm Merkezi (UTSAM) tarafından hazırlanan araştırma bugün İnternet Haber sitesinde yer alıyor. UTSAM'ın da terör örgütünün etkisine girdiğini söylecek kimse yoktur her halde!.. Faili meçhuller, köy boşaltmalar, rüşvetler, haraçlar… Ne isterseniz var! Otorite adına, devlet adına… Sonra soruluyor, Kürtler niye dağa çıkıyor? Hadi bunu sormuyorsunuz, bari ölülerine saygı gösterin. Bu hal, OHAL'den de beter oldu. 1990'larda Güneydoğu'da görev yapan "Vurucu Tim"lerin sloganıydı: -En iyi Kürt ölü Kürt'tür! Şimdi ölü Kürt ile de yetinilmiyor. Cesetleri parçalanıyor!
Abdullah Akçay, 1992, Mardin Dargeçit.. 14’ünde gasptan mahkum oldu. 16’sında kansere çarptırıldı. 18’inde, bedeni lösemi, raporlara zincirli! Dargeçit’ten bir çocuk dar geçitlerde büyüdü de… iki ay ömür biçilse bile, belki öyle ölmemeli! BÜYÜ DE UYU Abdullah Akçay’ı ne Başbakan savunabilir, ne TV’de Genelkurmay Başkanı. Siyasi, askeri, sosyolojik, tam siper tahlillerde Abdullah’a yer yok. Zaten Abdullah’ın hikayesine bu dünyada pek yer yok. Binlercenin öldüğü ya da Genelkurmay Başkanı deyişiyle “etkisiz hale getirildiği”, onyüzbinlercesinin göçlere savrulduğu yerden; çocuk çocuk sürüklenip büyük şehir girdabına yuvarlanmış. Zaten ne çoklar ve ne kadar yoklar! Suç işlemiş… işlemeseydi. Kim bilir nelerden etkilendi… etkilenmeseydi. Başka bir fırsat olmamış… bulsaydı. Küçükmüş o zaman… büyüseydi. İşte büyüdü. Büyüdü de kanser oldu. Eskiden “amansız hastalık” denirdi; o da öldükten sonra, arkandan. Şimdi pattadanak, hücre hücre, hece hece biliyorsun: Kan kan kanser. HAYAL ET Babamı öyle kaybettim. O şimdiki yaşımdı. Ben Abdullah’tan çok küçük. Annemi de öyle kaybettim. Çok büyümüştüm. O da 79’unda. Başka savaşlarımız da oldu. Lakin bir çocuk için, çocuğun yaşındaki için, çocukluk bilemeden 18’ini zor bulmuş için ne erken. Kim olsa, kıyamazsın! Ardında çoğumuzun asla yaşamadığı kapkara, kupkuru, bin tür zincirle sürüklenmiş kısa ve şiddetli ömür; yaşamadığı, tanık olmadığı hayatlar silueti, belki hayal ettiklerinin hayaleti… Önünde hakiki ölüm! ÇELİK ÇOLUK, ÇOMAK ÇOCUK Abdullah 16’sında Maltepe Çocuk Cezaevi’nde resmen hastalandı. Zaten geç teşhis, zaten güç teşhis, “kan kanseri” oldu. 18’inde büyüklerin cezaevine nakil, cezaevi doktoru sevkiyle Okmeydanı SSK; öyle sıradan ve üstelik mahkum bir Abdullah ya, hastanede karanlık tecrit odasında kemoterapiye vuruldu. Tam bilmiyorum, öyle mi oldu… Genç bedenlerin sert kemoterapiye (ne kadar!) cevap verme ihtimali belki ona da uğrayacaktı. Minik umut işte! Ama hücreler alt üst. İnsan Hakları Derneği, 18’ini bulmadığı, fiilen değilse de resmen çocuk olduğu günden beri; çocuğunu Harvard’da görme hazzına erişen Cumhurbaşkanı’na, çoluk çocuk sahibi bakanlara, müdürlere, milletvekillerine başvuruyor. Her cuma, hastanede ses duyurmaya çalışıyorlar. Deyin ki, köşeye sıkışmış bir çığlık. TIBBİ ADALET Mesele sadece Abdullah’ın hastalığı değil. Mesele sistemin hastalığı: 1.Abdullah Mart başı Adli Tıp’a sevk edildi. 2.Eriyen ömrünün birkaç ayı daha geçti, rapor çıkmadı. 3.Rapor aslında 21 Mayıs’ta çıkmış. 4.Günleri sayılıyken postaya 15 Haziran’da verilmiş. 5.Savcılığa 16 Haziran’da ulaşmış. 6.Lakin 1 Temmuz’a kadar Savcılık’ta bulunamamış. 7.Israr üzerine o gün, yığılı dosyalar arasında ele geçirilmiş. Yavaş raporu, çocuk bir nevi hücrede bekliyordu; bedendeki hücrelere hapsolmuş ömrü ise yavaş yavaş ölüm cezasına mahkumdu! Ve geçen zaman, kardeşlerinden ilik nakli ihtimalini de yok ediyordu. KALBİ ADALET Ömür bitse de ceza, eza makamlarının titizliği bitmiyor tabii (İyi niyetli kamu görevlileri kıymet bilirlikle anılıyor!): Daha önce sözlü olarak, cezaevinde kalamayacağı umudu verenlerin raporu bu kez “pekala yatar” diye çıkıvermiş. Hastane raporu, “Tedaviye yanıt vermiyor; hayati riski var” derken. Tabii o da kayboluyor, o da zor bulunuyor, o da işleme konmamış, onun da işleme konması için şeyin şeyi gerekiyor… Sayın Cumhurbaşkanı, çocuk belki de ölüyor… Sayın “Adalet” hükümeti, Sayın “Adalet” Bakanı… Çocuğun istediği fazla şey değil, azcık ömür, Sayın Müdür! Adalet sadece “Suç ve Ceza” mıdır! “Hayat hakkı… Veda hakkı… Huzur hakkı” nedir! Adalet, suçla orantısız ceza; 14 yaş suçuna 18’inde ölüm cezası değil ki. Adalet, kıyamamaktır yahu! Abdullah’a da kıyamamaktır! Annesinin dileği ne, biliyor musunuz: “Eli elimde ölsün.” Bir annenin “eli evladının elinde ölüm”ünü, son nefesteki huzurunu elimden biliyorum; ama tam tersini dilemek kolay mı anam!
Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi tarafından yapılan açıklamada, daha önce bölge halkının desteğini almak için verilen vaadlerin hiç birinin tutulmadığı ve köylülerin mağdur edildiği ifade edilerek, baraj yapımının hemen durdurulması istendi. Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi yaptığı yazılı basın açıklamasında, Baraj yapımını üstlenen firmaların, 70 bin bölge insanına istihdam imkânını sağlanacağı ve evleri sular altında kalacaklara yeni konutlar verileceğini vaad ettikleri dile getirilerek, bu vaatlerin yerine getirilmediği belirtildi. Köylüler Mağdur Edildi Yazılı açıklamada, Ilısu Barajı projesi kapsamında evleri sular altında kalacak olan Ilısu Köyü sakinleri için aynı bölgede inşa edilen konutların tamamlandığı ve sözleşmeye çağrılan köylülerin konutların fiyatlarının yüksekliği karşısında hayal kırıklığına uğradıkları belirtildi. Açıklamaya şöyle devam edildi: “Ilısu köyündeki eski evlere toprak veya beton yapılı olmasına göre 10 ile 20 bin lira fiyat biçilirken, yeni yapılan konutlar için vatandaşlardan 10 yıllık süre içerisinde 70.000 TL ödeme yapılması talep edilmektedir. Bu durumda gelecek yıllarda topraklarını ve tarım ile geçinme olanaklarını kaybeden bu insanlar içinden çıkamayacakları bir borç batağına saplanacaklardır.” Baraj Yapımı Durdurulsun Ilısu baraj projesi durdurulamadığı takdirde, Baraj suyu altında kalacak olan Antik Hasankeyf ilçesi ve diğer yüzlerce yerleşim biriminde yaşayan insanların da Ilısu köylüleriyle aynı akıbeti paylaşacakları belirtilen açıklamada, bütünüyle geçim kaynaklarını kaybedecek olan baraj mağdurlarının kentlere göç edeceği ve bu göçün sonucunda büyük sosyal sorunlarla karşı karşıya kalacakları vurgulandı.
Kavga kızışıyor... Askerî vesayetin emrindeki yargı oligarşisi elinden geleni ardına koymuyor. Balyoz darbe soruşturmasını iğdiş etmek için elinden ne gelirse yapıyor, tam operasyon yapılırken, kanıtlar toplanırken bir anda bu işlemleri yürüten savcılar görevden alınıyor... AK Parti’nin hazırladığı anayasa değişiklik paketi o sebeple çok önemli. Bu değişiklikler sonrasında şu anki anayasal durumdan daha iyi olacağı kesin. “Daha iyisi olmalıydı ya da tümden değişmeliydi” deyip bu anayasa reformuna karşı çıkmak doğru değil. Zaten bu reform paketi halka gittiğinde bu paketi eksik ve yetersiz bulan vicdan sahipleri de EVET oyu verecektir. Fakat bu durum AK Parti’nin kimi taleplere duyarsız kalması anlamına gelemez, gelmemeli. Bu noktada BDP’nin durumu çok kritik. BDP’ye yönelik “Hadi bakalım samimiyetinizi görelim, destekleyecek misiniz yoksa statükodan mı yana olacaksınız görelim, Türkiye’nin partisi misiniz,görelim” tavrını asla doğru bulmuyorum. Çok sevdiğim dostum Kurtuluş Tayiz’in kimi yazılarındaki eleştiri tonunu da doğru bulmuyorum. AK Parti bu anayasal reform sürecinde BDP’nin elini güçlendirecek ama kendi elini de (özellikle muhafazakâr/ milliyetçilere karşı) zayıflatmayacak bir formül bulabilmelidir. Kürt hareketinin içindeki belli başlı herkesle konuştum, ardından da AK Parti üst düzey kadrosundan birkaç kişiyle bu konuyu müzakere ettim. İki tarafın da uzlaşabileceği iki madde tesbit ettim. Bu reform taslağına bu iki madde eklenirse BDP’nin destek vermesi kesinleşir, buna rağmen BDP destek vermemeye kalkarsa kendi ayağına sıkmış olur. İmralı’nın da böyle bir şey yapacağını sanmam. Bu iki madde şöyle: 1. Meclis içinde grup kurmuş ya da belli sayıda vekille temsil olunan partilere hazine yardımı verilmelidir. 2. Anayasa’nın ilk 10 maddesi içine “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Türkiye topraklarında yaşayan tüm kültürlerin ve kimliklerin kendini özgürce ifade etmesini garanti altına alır” mealinde bir madde eklemelidir. Bu iki madde BDP ile AK Parti’nin üzerinde uzlaşabileceği iki maddedir. BDP ileri gelenleri bu anayasa referandumuna HAYIR denmesi halinde kendileri aleyhine yoğun bir propaganda yapılacağını, bu propagandanın da başarılı olma ihtimalinin çok büyük olduğunu iyi bilmelidir. Öte yandan AK Parti içindeki kimi isimler de alenen BDP’nin bu reform paketine hayır vermesini istiyor. Bu isimler hem kendi milliyetçi pozisyonları gereği bunu istiyorlar hem de bu durumun siyaseten AKP’nin işine yarayacağını düşünüyorlar. Teorik olarak bu hesap mantıklı... “Askerî vesayete devam mı, tamam mı?” anlamına gelen bu referandumda Kürt coğrafyasının tulum çıkaracağı kesin. İmralı ya da BDP ne derse desin Kürt halkı bu anayasal değişim paketine EVET diyecektir. Çok önemli bir BDP ileri geleninin bana bizzat söylediği üzere “Kürt halkı cellatlarıyla aynı safta yer almayacaktır”. Bir sonraki seçimlerde de elbette bu, AK Parti adayları tarafından kullanılacaktır. Bu siyasi hesap AKP’ye oy getirebilir ama bölgeye barışı getirmez. Barış için doğru bir dille ortak sağduyu zemini yakalanmalıdır. Bu bağlamda kimi BDP vekillerinin de “Kürtler için Ergenekon neyse, AKP de odur” gibi söylemlerini terk etmeleri lazım. AK Parti içinde, konu Kürt meselesi olunca Genelkurmay’a yakın bir dili benimseyen kimi nasyonalist kafaların olduğunu biliyoruz, sık sık bu adamları bu gazetede teşhir ediyoruz; ama BDP içinde de konu kimi dinî cemaatler olunca aynı Genelkurmay dilini benimseyenlerin olduğunu da biliyoruz. İttihatçılık bu toprakların kadim hastalığı, her toplumsal kesime sirayet etmiş bir hastalık bu. Bu zihniyet tarafından ezilenler bile bir yanıyla İttihatçı bu ülkede. Bu süreçte ya hep beraber içimizdeki bu hastalığı yeneceğiz ya da hep birlikte bir kez daha kaybedeceğiz. *** Bu arada sık sık kimi Ergenekon sanıklarının tutuksuz yargılanmaları gerektiği yönünde argümanlar işitiyoruz. Doğrudur bence de tutuklu yargılanma istisna olmalıdır, hele silaha külaha bulaşmamış, delil karartma ihtimali olmayan kimi ETÖ sanığı gazeteciler için. Öte yandan aynı şey KCK operasyonu kapsamında hâlâ içeride olanlar için de geçerlidir. Diyarbakır’ın kalbi Suriçi ilçesinin başkanı Abdullah Demirbaş hâlâ tutuklu, üstelik güvenlik kuvvetleri tarafından kötü biçimde tartaklandı ve şu an tedavisinin yapılması gerekiyor. Bizzat tanıdığım Batman Belediye Başkanı Nejdet Atalay hâlâ içeride. Zülküf Karatekin, Muharrem Erbey, Hatip Dicle gibi silahla külahla işi olmayan birçok önemli isim içeride. Bu isimler derhal tahliye edilmelidir. KCK operasyonları zaten baştan aşağı yanlıştır.
Liberal-muhafazakâr diktatoryanın tesisinde, bu geçiş sürecinin önünde birer engel veya yavaşlatıcı olarak algılananların etkisizleştirilmeleri, etkisizleştirilmelerinin mümkün veya uygun olmadığı hâllerde ise itibarsızlaştırılmaları, yeni rejimin yeni muktedirlerinin en sık izledikleri yollardan biri oluyor. Bunun son ve en dehşet verici örneklerinden biri, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a karşı gerçekleştirilen video tertibi oldu. Tertibin mide bulandırıcılığı ve içinde yer alanların kendilerini konumlandırdıkları “İslamî ahlak” pek çok tartışmada söz konusu oldu ve bizler için artık anlamlı olmayan tartışmalardır. Biraz daha anlamlı sayılabilecek tartışma ise yayımlananların gerçek olduğu varsayımından hareketle yürütülen, Baykal’ın, 2002’den bu yana, başta Recep Tayyip Erdoğan’a olmak üzere, AKP’ye kimi konularda sağladığı kolaylıkların ardında böylesi bir zor veya baskının etkili olup olmadığı tartışmasıdır. REFERANDUM İÇİN Mİ Kuşkusuz tertibin pek zamanlı olduğu da gözönünde bulundurulmalıdır. On gün kadar bir zaman sonra toplanacak CHP Kurultayı ve Anayasa’daki son değişikliklerle ilgili iki ay sonra gerçekleştirileceği söylenen referandum düşünüldüğünde tertibin niyetinin gayet açık olduğu görülecektir. İçinden geçtiğimiz dönemde, son tertibe dair diğer tartışmalar, tek tek anlamlı görünseler de esas savaşı gölgelemekten başka bir işe yaramayacaklardır. Video tertibi, Türkiye’deki Cumhuriyet Savaşı’na dair, artık Wall Street Journal gibi yabancı gazetelerde bile “kansız iç savaş” tanımlamalarının yapıldığı bir zamanda düzenleniyor. Diktatoryal düzenin tesisinde son adımlar atılırken, liberal-muhafazakâr karakterli yeni rejimin inşa ediliş sürecinin önündeki en büyük engel veya yavaşlatıcı olarak görülenlerden hâlâ tasfiye edilemeyenler bulunuyor. KÜRTLER’İN KUDDUSİ OKKIR’I Bunlardan, Bahar 2007’de yükselen Kemalist cumhuriyetçi direnişin, polis operasyonları ve Silivri yargılamaları ile etkisizleştirilmek istenmesine tanıklık ettik. Bir diğerinin, öyle ye da böyle, ABD-İsrail-AKP ve Barzani’den mürekkep ittifakın önerdiği çizgiyi kabul etmeyen Türkiye Kürtleri olduğu ve bunların da tıpkı Silivri operasyonları gibi bilumum şafak baskınları, gözaltı ve tutuklamalar, şemalar, telefon ve ortam dinlemeleri ile gizli tanıklar aracılığıyla sürdürülen KCK operasyonları ile etkisizleştirilmek istendikleri biliniyor. Oysa, Kemalist cumhuriyetçilerin, her gün pompalanan korku ve tüm yapılanlara rağmen, bütünüyle etkisizleştirilemediklerini, dahası, Baykal örneğinde görüldüğü gibi, son zamanlarda siyasî tarihimizde benzerine pek az rastlanan bir yeniden güçlenişi yakaladıklarını ve Kürtlerin ise benzer ve hatta daha ağır baskılara, dahası, içlerindeki ve özellikle de hareketlerinin legal kanadındaki AKP’’ye meyilli figürlerine rağmen, İmralı-Kandil hattının AKP karşıtı analiz ve açıklamaları nedeniyle de olsa, AKP’yi bir hayli zora soktuklarını görmek işten bile değildir. Kürtler, AKP’yle uyumsuzluklarının bedelini, ilk Kuddusi Okkır’larını vererek de ödediler; kapatılan DTP ve bürolarına yönelik altı ay kadar bir zaman önce gerçekleştirilen polis operasyonunda tutuklanarak Mersin E Tipi Kapalı Cezaevi’ne konulan kalp hastası Osman Yiğit, geçtiğimiz ay, henüz 34 yaşındayken yaşama gözlerini yumuyordu. Matbuatımızda göremediğimiz bu haber, Kemalistler’e ve Kürtlere çektirilenlerin ne kadar da paralel ve benzer yürüdüğünün son ve hazin bir delili olmaktadır. İhsan Dağı gibi yazarların son dönemde ölçüsü artan kin ve hiddeti ile taraftar basında CHP, MHP ve BDP kastedilerek dillendirilen “Statüko İttifakı” benzeri hınç yüklü manşet ve söylemlerin nedeni, liberal-muhafazakâr ittifakın Cumhuriyet Savaşı’nda düşledikleri sonuca bir türlü ve düşündükleri hızla varamamalarından kaynaklanıyor. Yenildikleri ve zorlandıkları ölçüde de baskı ve korkunun şiddetini arttırdıklarını ise biliyoruz. HATİP DİCLE GÜNAH KEÇİSİ DTP kapatıldığında, AKP ile yürütülecek her türlü diyaloğun sonlandırılacağını bildiren ve bunun bir gereği olarak da DTP’li mebusların TBMM’den çekilmelerini öngören “sine-i millet” kararını Diyarbakır’da toplanan Demokratik Toplum Kongresi adına duyurup destekleyen Kürtlerin tutuklandıkları; bunlardan en gözönünde bulunan Hatip Dicle’nin tutuklu yargılanırken mahkemede yaptığı savunması esnasında, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile kapatılan DTP’nin eş başkanlarından Ahmet Türk’ün büyük gürültü koparan Habur olayı öncesi gizlice buluşup anlaştıklarını açıklaması sonrası en büyük günah keçisi ilan edildiği; yine Baykal’a yönelik Van tertibini planlayıp uygulayanların AKP’li olduklarını ortaya çıkarma da cumhuriyetçilerle dayanışma içerisine giren BDP’lilerin mürtecilerin feci küfür ve hakaretine maruz kaldıkları; son olarak, anayasa değişikliği oylamalarının ikinci turunda cumhuriyetçilerle birlikte oylamaya katılmayan BDP’li mebusların “statükocu” ilan edildikleri; hepsi ve hepsi, hatırlanmalıdır. Bu harekatın, yalnızca Kürtlere dönük olan kısmı oluyor. Dolayısıyla, Baykal’ın ve aslında liberal-muhafazakâr diktatoryanın inşasının karşısındaki tüm bir cumhuriyetçi direnişin hedef alındığı son video tertibiyse, aynı harekatın, yalnızca Kemalist cumhuriyetçilere yönelik kısmına ait gibi dursa da, diktatoryal yeni rejime çoktan Kuddusi Okkır’lar ve Osman Yiğit’ler feda etmeye başlamış ve daha pek çok Okkır ve Yiğit’i feda edeceği kesin gibi görünen tüm kesimlerin boşa çıkarması gereken bir fesat olarak önümüzde durmaktadır. Öncelikle böyle bir sitenin kurulmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Ben bu yazıyı anadilimle Kurdî (Kürtçe) ile yazamayıp, sunmadığım için sizden özür dilemeyi bir borç olarak görüyorum. Maalesef içinde yaşadığımız ülke başta eğitim alanı ve başka alanlar olmak üzere, üzerine düşen görevleri yerine getirmiyor veya getirmek istemiyor ya da bu alandan beklentileri (asimilasyon) var. Eğitim alanında yapmadığı çalışma alanı sadece benim anadilimle sınırlı, okuduğumuz üniversitelerde hemen hemen her dilin bir kürsüsü (İngilizce, Fransızca, Arapça, Farsça) mevcutken geriye kalan ve hiçbir şekilde izin verilmeyen yine anadilim, son dönemlerde bir şeyler oluyor gibi "Mardin Artuklu Üniversitesi, Türkiye'de Yaşayan Diller" adı altında bir şeyler yapılıyor bakalım. 21 yüzyılda hala böyle sorunları bile yazmamız, dile getirmemiz bile içler acısı. Şunu da belirtmek lazım devlet bize anabilim dalı ya da bölüm açmadı diye de dilimizi öğrenmeyeceğiz veya geliştirmeyeceğiz anlamına da gelmesin. Tam tersine dilin kendisini var etmesinin tek olanağı konuşulmasıdır. Devlet üzerine düşeni layıkıyla yerine getirmiyorsa, devlet bizi böyle bir tercihe zorladıysa çözüm belli bir Kürt evinde sadece tek dil konuşulacak "Kurdî", bunun dışında kalan diller yasaklanacak gerekirse ev içerisinde diğer dillerden kaç kelime konuşulduysa kelime başına para cezası kesilsin. Bunlar abartı değil biz bunları birebir yaşadık en azından para yabancıya gitmiyor. Ya devlet kelime başına sizden zorla para alsaydı ne olurdu? Daha sonraki yazılarda bu konuları dile getiren yazılar yazacağım. Bu yazıyı anadilimle yazamadım ama daha sonraki yazılar da bunu telafi etmeye çalışacağım. Bu yazım da geçmişten günümüze kadar Kerboran (Dargeçit) tarihini anlatacak değilim böyle bir birikime de henüz ulaşamadım, baya da zaman alacağına benziyor. Bu konuyla ilgili herhangi bir çalışma yapılacaksa özellikle bazı alanlarda belli bir altyapıya ihtiyaç vardır. Çünkü Kerboran ve çevresi birden fazla dil, din ve kültür öğesini bünyesinde barındırdığı için bu çok kültürlülük, dillilik literatürünü iyi bilip işlemek lazım en basitinden Ermeni, Ezidi (Yezidi) ve Süryaniler gibi bu coğrafyada yaşamış ve yaşamaya devam eden milletler var olduğundan bu konular hakkında hem donanımlı hem de bu alandaki gelişmeleri iyi bilip takip etmek gerekir. Ama umudum o ki günün birinde birileri bu konu üzerinde çalışmaya girişir. Bu alandaki büyük bir eksiğimizi giderme şansına da sahip oluruz. Bu konudaki çalışmalar illaki kitap veya daha kapsamlı büyük bir şey olmasına gerek yok. Bu konularda mütevazi davranılması bence en iyisidir. Ben ne yapabilirim sorusuyla yola çıkılabilir. Belki biraz konumuzdan sapmış olacağım ama bir uyarı mahiyetinde hepimizin küçükken ninelerimizin, dedelerimizin, annelerimizin bize anlattığı illaki Masal - Hikayeler (Çirok) vardır. Bu yakınlarımız daha hayattayken bunların anlattıklarının kayıt altına alınması bile bence yukarıda söz ettiğim çalışmalardan daha mühimdir. Bu yazım daha çok Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde (BOA) araştırma yaparken gözüme çarpan, Kerboran'la ilgili belgelerin bir araya getirilmesinden oluşuyor. Bulduğum belgelerden olan, Ermeni Cemaatinin Kerboran'da bir kilise yapmak için merkeze gönderdiği yazışmaları konu alan belgenin hem transkiribini hem de dilini günümüz Türkçesine çevirmeye çalıştım. Yazının geri kalan kısmı ise, BOA'da Kerboran'la ilgili bulduğum belge özetlerini bir araya getirip düzenledim. Bu belge özetlerinin çoğu, tayin edilen memurlar ve görevden alınanlarla ilgili belgeler olmakla beraber, farklı konuları da işlemiş belgeler de mevcuttur. Ben bu belgeleri İstanbul'daki Başbakanlık Osmanlı Arşiv'inden buldum Kerboran'la ilgili diğer kütüphanelerde de mutlaka arşiv belgesi ya da materyal vardır. Bu belgelerde "Kerboran" bazı yerlerde Kerburan diye yazılmış bu "?" (waw) harfinin hem "o" hemde "u" okunmasındandır. Bunun dışında yine belgelerde "Kerboran" Gerboran diye okunmuş bu da "?" (kef) harfinin "G" ve birçok ses özelliğine sahip olmasındandır. Yıllardır Ilısu Barajı projesinin yanlışlığına dikkat çekip duruyoruz. Ancak derdimizi kimseye anlatamıyorduk. Bu köşenin acizane yazarı olarak yanlışlara dikkat çekerken, doğruları, toplumsal yararları savunuyordum. İnsanlık ailesinin bizlere ve gelecek nesillere miras olarak bıraktığı tarihi, kültürel değerler açısından dünyanın en önemli antik kentlerden biri olan Hasankeyf´i sular altında bırakacak olan bu projenin ´hukuki´ dayanaktan yoksun olarak dayatıldığını söylediğimde de kimseye sesimiduyuramıyordum… Dicle Nehrindeki ekolojik yapı, çevre, doğa için yıkım anlamına gelecek bu projenin sakatlığı her açıdan netti. Ama inandıramıyorduk… 183 köyü, on binlerce dönüm birinci sınıf tarım arazisini, binlerce dönüm bağ, bahçe ve bostanı, binlerce hektarlık ormanı yok edecek bir projenin mantıklı yönü olamazdı. Yaklaşık 70 bin insanın göç etmesine ve uzak diyarlara gitmesine neden olacak bir projeden söz ediyorum… 70 bin insanı bütün geçmişleriyle (Anne, baba, evlat ve sevdiklerinin vs. mezarlarını bile sular altında bırakacak şekilde) bağını koparmanın ne tür psikolojik-ruhsal travmalar yaşatacağını tahmin bile edemeyiz. Ama birileri bu projede diretiyordu… Bahse konu bu kadar geniş coğrafyayı sular altında bırakacak ve oralardaki canlıların doğal yaşam alanlarını yok edecek olan proje hakkında ne yazık ki toplumumuzu tam bilgilendiremiyorduk. Birebir görüştüğümüz nice yüksek tahsilli insanlar bile, “Siz bu kadar geniş toprağımızın sulanmasını istemiyor musunuz? Baraja karşı çıkarak yüz binlerce dönüm arazinin sulanmasına nasıl karşı çıkıyorsunuz?” diyebiliyorlardı… ´Kişi bilmediğinin düşmanıdır´ diyorlar. Onlara da hak veriyordum. Onlara, ´Ilısu Barajı Projesi sulama ve taşkın koruma amaçlı değildir. Bu barajın sulama amaçlı olmadığını önceki konsorsiyum(Nurol firma) yetkilisi de açıkça ifade etmişti´ dediğimde, şaşırıp kalıyorlardı… Demek ki hala bazı okumuşlara bile derdimizi tam anlatamamışız… Evet, Hasankeyf´i ve Dicle Kanyonunu, oradaki doğal yaşamı bitirecek Ilısu Barajı projesinin temeli atıldığı zaman, bunun hukuksuzluk olduğunu yazmıştım. Başbakan Erdoğan´ın, hukuksuzlukta direttiğini söylerken de haklıydım. Nitekim Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi, yürütmeyi durdurma kararı vermiştir. Hasankeyf´teki kültür varlıklarının taşınacağı alanla ilgili kamulaştırmayı iptal eden mahkeme gerçeği gösteriyor ki, birileri hukuksuzlukta ısrarcı olmuştur. Yargının bu yerinde kararı, haklı olduğumuzu göstermiştir. Batman Hasankeyf Yaşatma Girişimi, kamulaştırmanın yasal olmadığı yolunda bir basın açıklaması yaptı. O açıklamanın önemli bölümlerine bakalım; “Bakanlar Kurulu´nun 2006 yılında Ilısu Barajı Projesi kapsamında Hasankeyf ilçe merkezinin taşınmasını öngören kamulaştırma kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması için Diyarbakır Danıştay´ına açılan davada verilen kritik karar Hasankeyf´te yapılan kamulaştırmaların yasal olmadığını göstermiştir. Ilısu Barajı için Hasankeyf´in taşınmasını gerektirecek Bakanlar Kurulu kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması amacıyla Başbakanlık aleyhine açılan dava ile ilgili verilen kararda Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi, Hasankeyf´teki kültür varlıklarının taşınacağı alanla ilgili kamulaştırmayı iptal etti. Mahkeme, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı´nın taşınması işin aceleye getirdiğini belirtmiştir. Hasankeyf´in sular altında kalmasına yol açacak olan Ilısu Barajı inşaatı konusunda verilen karar Hasankeyf´in kurtarılması açısından olumlu bir gelişmedir. Kültürel miras savunucuları ve çevrecilerin tepki gösterdiği Ilısu Barajı projesi için Hasankeyf ilçesindeki kamulaştırmalar Bölge İdare Mahkemesi´nce iptal edilmiştir. Tarihi değer taşıyan taşınmaz kültür varlıkların başka bir yere nakledilmesi konusunda da Kültür ve Turizm Bakanlığı Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu´nca alınmış bir karar bulunmadığını vurgulanmıştır. Ilısu baraj projesinin çevreye, tarihe, doğaya ve insana zararlı bir baraj olduğu yönündeki düşüncemiz gün geçtikçe daha iyi anlaşılmakta ve haklılığımız ortaya çıkmaktadır. Ilısu barajında ısrar edenler de biliyorlar ki birçok açıdan yasal olarak barajı inşa etmek mümkün değildir. Geçmişte Bakanlar kurulunun Hasankeyf ile ilgili aldığı acil taşınma kararı da ancak savaş halleri ve doğal felaketler esnasında alınabilecek bir karardı. Oysa alınan kararın hiçbir haklı gerekçesi yoktu. Mahkemenin bu gün aldığı kararda Bakanlar Kurulu kararının da bir yönde haksız bir karar olduğunu göstermektedir. Bu güne kadar yapılan kamulaştırmalar keyfi ve hukuksuzca yapılmıştır. Mahkemenin aldığı karar doğru ve yerinde bir karar olmuştur.” AVRUPA PARLAMENTOSUNDAN UYARI!.. Geç de olsa yanlışların görülmesi sevindirici gelişmelerdir. Bölge İdare Mahkemesi´nin aldığı kararın dışında da olumlu gelişmeler var. Geçen günlerde Avrupa Parlamentosu (AP), Hasankeyf´i sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı projesiyle ilgili tüm faaliyetlerin durdurulması yönünde bir açıklama yaptı. Avrupa Parlamentosu´nun bugüne kadar sessiz kalması zaten düşündürücüydü. Üç Avrupa ülkesinin finansman sağlamaya çalıştığı Ilısu Projesi için bütün duyarlı kesimler ayakta iken, Avrupa Parlamentosu suskunluğu tercih ediyordu… Hasankeyf Gönüllüler Derneği, Doğa Derneği, Hasankeyf Yaşatma Girişimi ve yurt dışındaki duyarlı çevrelerin tepkilerine göğüs geremeyen konsorsiyumu oluşturan üç Avrupa ülkesi gerçeğini hatırlamak gerekir. Konsorsiyum yanlıştan döndükten sonra AP, ilk kez çevreciler, doğa ve tarihseverlerden yana bir açıklama yapmıştır. Geç de olsa AP´nin kararını olumlu ve önemli bir gelişme olarak ifade etmek istiyorum. Doğa Derneği Başkanı Sayın Güven Eken´in, son gelişme ardından basında çıkan demecine bakalım: ´´Projeye destek veren ortakların geçen yıldan bu yana birer birer çekilmesiyle, Ilısu baraj için kredi sağlayan Garanti Bankası, Akbank ile Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu´ndan başka destekçi kalmamıştır. Doğaya ve kültüre saygılı hiçbir kurum Ilısu barajı gibi eski bir projeyle yan yana durmamalı.” Hükümetin de artık yanlışlarını görerek doğrulara teslim olması gerektiğine inanıyorum. Duyarlı çevreler, Hasankeyf ve Dicle Vadisi´nin Unesco Doğal ve Kültürel Miras listesine dahil edilmesini istiyor. Dünyanın başka yerlerinde bir iki kriter dünya miras listesine girilmesi için yeterli görülürken, 9 kritere sahip Hasankeyf ve Dicle Vadisi´nin sahipsizliğine yanmamak elde değildir… |