OKUNMALIK
Kürt Meselesi ve Hukuk
Türkiye’nin AB yolunda ilerlemek için yapmak zorunda olduğu reformlar, doğrudan toplumun talepleriyle de örtüşüyor. Bugün Türkiye’de hemen herkes kimliksel taleplerin insan hakları alanında değerlendirilmesi gerektiği fikrine gelmiş durumda. Ancak devletin resmi görüşü hala bu gerçeği reddetmek üzere kurgulanıyor. Bu arkaik algılama, toplumsal meseleleri olabildiğince ideolojik hale getirerek ve mümkünse devletler arası ilişkilerin konusu kılarak bastırmayı çare sanıyor.
Bu açıdan bakıldığında toplumsal talepleri devlet stratejisinin parçası olarak tanımlamak isteyenlerin, Türkiye’nin reform sürecinden de rahatsız olanlar olduğunu tespit etmek zor değil. Bu kesimin elindeki en önemli koz, bugün için Kürt meselesi… Çünkü PKK gibi şiddet siyaseti güden bir örgütün varlığına ilaveten, Kuzey Irak’da Barzani yönetiminin giderek özerkleşmesi Kürt meselesini uluslar arası pazarlığın parçası haline getiriyor. Kendi içimizde demokrasi sorunları yaşadığımız ancak bunlarla yüzleşmekten kaçındığımız ölçüde, yüzümüzü de Kuzey Irak’a ve PKK’ya çeviriyor; yurt içindeki Kürt partilerini ve temsilcilerini onların uzantısı gibi sunuyoruz.
Bu bakış gerçekte Türkiye’yi her geçen gün daha da sıkıştırmakta. Nitekim PKK’ya Irak’ta sıcak takip yapmayı mümkün kılacağı düşünülen ‘Terörle Mücadele İşbirliği Anlaşması’ da sonuçta Kuzey Irak’daki Kürt oluşumunun özerkliğinin kanıtlanmasını ifade etti. Barzani’nin ağırlığını koyması sonucunda, Türkiye’nin girişeceği herhangi bir harekatın ‘önceden haber verilmesi’, ‘yerel güçlerle işbirliği içinde yapılması’ ve ‘yöre halkına zarar vermeyecek şekilde düzenlenmesi’ anlaşmaya kondu. Gerçekçi bir siyaset tahmini yapacaksak, bu maddeler söz konusu ‘sıcak takip’ girişimlerini Barzani ile PKK’nın ilişkisinin bozulmasına bağlamış gözüküyor. Ancak Barzani ahlaki açıdan da Türkiye’yi köşeye sıkıştırma fırsatını kaçırmadı: İşbirliğinin ‘uluslar arası hukuk çerçevesinde’ kalması koşulunu kayda geçirdi. Oysa Türkiye müstakbel müdahalelerinin ‘tartışmasız yasal’ sayılmasını talep ediyor… Diğer bir deyişle henüz bir ‘devlet’ olup olmadığı belirsiz Barzani hükümeti Türkiye’yi hukuka davet etmiş oldu…

Görülüyor ki, toplumsal meseleleri çözmektense onları devletler arası bir bilek güreşinin konusu haline getirmek, günümüzde siyasi yenilgiyi ima eden bir arka plan yaratmakta. Türkiye’nin PKK’da somutlaşan bir terörle mücadele sorunu tabii ki var… Ancak bu sorunun nasıl ortaya çıktığını, nasıl beslendiğini de kimse unutmuş değil. Son konuşmasında Genelkurmay Başkanı TSK’ya ‘bölücü’ diyen bir zihniyetle karşı karşıya olmaktan şikayet edip “demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye, bu sorunu hukuk içinde çözmek zorundadır” diye eklemekteydi. Genelkurmay Başkanı’nın bu önermesine katılmamak mümkün değil. Gerçekten de Türkiye’nin hukukun içinde kalması gerek. Geçmişte köyleri boşaltarak, mezraları ve ormanları yakarak, Hacettepe Üniversitesi’nin devletin isteği üzerine yürüttüğü araştırmada ortaya koyduğu üzere yaklaşık bir milyon kişiyi hazırlıksız bir biçimde sokağa bırakarak ‘hukuka uygun’ davranılmış olmamıştı. Diyarbakır Hapishanesinde aylar boyunca insanlara dışkı yedirmekten çeşitli işkencelere uzanan ‘devlet’ muamelesinin de ‘hukuki’ olduğu herhalde söylenemez. Belki de Genelkurmay Başkanı şu an karşımızda duran terör meselesinin bizzat devlet tarafından beslendiğinin ve bu beslenmenin hukuk dışına çıkılmasının sonucu olduğunun farkındadır ve yeni bir stratejiyi ima etmektedir.

Ancak iyimser olmak için fazla bir neden de yok… Çünkü Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasının bütünü, tam tersine toplumsal olanın göz ardı edilmeye devam edileceğini gösteriyor. Anlaşılan Türkiye’nin hukuku hazmetmesi ve toplumsal talepleri hukuk içinde algılaması için daha epeyce zamana ihtiyaç var…
( Etyen Mahçupyan etyenmahcupyan@gazetem.net )

Diğer Okunmalık Yazılar
Newroz Tarihi Farkında olmayabilirsin Sayın Başbakan, Kürtler Asimile Mi, Entegre Mi? Kürt Sorununun Can Yakıcı Anı Yaptıklarımızın Farkında Mıyız? Neden Dargeçit'im Bir Adet Gülücük Traji Komikler Taksi

          Newroz Tarihi
Bütün halklarin tarihinde, çoskuyla kutlanan ve büyük bir anlami ve önemi olan günler vardir. Bu tür günlerde insanlar en güzel elbiselerini giyer, küskünler barisir ve yasamin daha da güzellesmesi için dileklerde bulunulur.

Insanligin besigi olan Ortadogu bölgeside zengin yer üstü ve yer alti kaynaklarinin çok- lugundan dolayi sürekli egemen güçlerin istila ve fetih hareketlerine maruz kalmistir. Ama her ne kadar egemen güçler kendi sistemlerini bu alanda oturtmaya çalismissada bölge halk-larinin büyük isyan ve baskaldirilarina da sebep olmustur.Iste bu baskaldirmalardan bir tane-side, bin yillardir orada bulunan halklar arasinda bugüne kadar Kurtulus Günü' olarak kut-lanan Newroz Bayramidir. Newroz bayraminin anlatimda bir çok versiyonu olmasindan kay- nakli kimse net olarak geçmisi hakkinda bilgi sahibi olmadigindan ve her halkin tarihinde farkli sekilde anlatimlari oldugundan bu konuda net birsey söylenememektedir. Ama su bir gerçek ki, Newroz Ortadogu halklari için ‚Kurtulus Günü'dür.
Bizde bu kisa yazimizda fazla ayrintilara girmeden ve bir anlatimi esas alarak Newrozun geçmisi hakkinda bir takim seyler aktarmaya çalisacagiz.

Newroz iki sözcükten olusan „Yeni Gün“ anlamina gelir ve kürtçe'dir. Gece ile gündüzün esitlendigi, günesin balik burcundan koç burcuna döndügü 21 Mart gününe rastlar. Bu rastlantidan yola çikarak, hep baharin baslangici gibi düsünülse de anlaminin derinliklerinde, zulmün ve zorbaligin sona erdigi, hak, hukuk ve adalet kavramlarinin ön plana çiktigi, yasanilir ve aydinlik günlerin baslangici yapmaktadir.

Newrozu tam olarak algilayabilmek için, her yönü ile ele almak, dönemin ekonomik, sosyal ve dinsel yapisindan söz etmek gerekir.

Bu efsanenin olustugu dönem, ekonomik ve sosyal olarak degerlendirildiginde köleci toplumsal yasam sürmekte; dinsel olarakta Zerdüstlük inanci yaygindir. Köleci toplumsal yasamdan söz etmeye gerek oldugunu sanmiyorum. Bunu herkes az-çok biliyor. Ancak Zerdüstlükten kesinlikle bahsedilmelidir. Zira Kürtlerin bu yani hep karanlikta birakilmistir. Zerdüst ve Zerdüstlükle ilgili en derin ve genis arastirmayi Avusturyali bilim adami Friedrich Wilhelm Nietsche yapmistir. Bu inancin temeli; emek, üretim ve helal kazanç teskil eder. Bu inançta doga kutsaldir, hayvanlarin kurban edilmesi yasaklanmistir. Ihtiyaç kadar tüketimi esas almistir. Kendini savunmanin disinda siddete son derece karsidir. Köleci toplumsal yasam döneminde önemini tamamen yitiren kadin, bu inançta insan olma önemini hep korumustur. Zerdüstlükte tanri-kul iliskisi yoktur. Zerdüst iyilik tanrisi Ahura Mazda`ya bazen kizar ve hesap sorar. Tanriya yada tanri-krala kosulsuz teslimiyet söz konusu degildir. Insanin özgür iradesi ön planda tutulmaktadir. Bu nedenle dönemin en büyük düsünce devrimini gerçeklestirmistir denilebilir.

Bu inançlarin yaygin oldugu bölgede, halkin sikayetci olmadigi Kral Cemsit devrilir ve yerine zalim bir kral olan Dehaq gelir. Yeni kral kisa zamanda etrafa saldigi dehsetle adindan sözettirir. Efsaneye göre seytan asçi ve hizmetci kiliginda Dehaq`a hizmet eder. Ona güzel yemekler yapar. Bu nedenle Dehaq ondan memnundur ve bir dilegi olursa yerine getirecegini söyler. Seytan da bunu firsat bilerek, onu iki omuzundan öpmek istedigini söyler. Dehaq buna izin verir. Seytan Dehaq`in iki omuzundan öptükten sonra aniden ortadan kaybolur. Dehaq`in omuzlarinin öpülen yerlerinden iki yilan belirir. Dehaq yilanlari hemen kestirir, ama kestikce yeniden çikarlar ve korkunç acilar verirler.

Ülekedeki bütün hekimler çagrilir, ama hiç biri bu derde çare bulamaz. Seytan bu kez Doktor kiliginda saraya gelir. Bu acilarin dinmesi için, yilanlarin hergün iki genç insan beyni ile beslenmeleri gerektigini söyler. Hiç kusku yok ki insanliga karsi kötülük amaçlaniyor ve seytan amacina da ulasiyor.

Dehaq adamlarina emir verir; hergün iki genç insan saraya getirilir, baslari kesilir ve beyinleri yilanlara yedirilir. Zamanla binlerce genç insanin ölümü halk arasinda büyük tepkilere neden olur. Halk korku ve dehset içindedir. Sonralari Dehaq`in sarayina asçilik için alinan iki iyi niyetli insan; Armail ve Karmail, hergün getirilen iki genci saklarlar ve onlarin yerine iki koyun beynini Dehaq`a götürürler. Ölümden kurtulan gençler daglara siginirlar. Bu durumun 30 yil kadar sürdügü söylenilir.

Birgün 12 oglundan 11`i Dehaq`a veren Kawa adindaki demirci, son çocuguda istenince buna isyan eder. Halkini ve bunca yildir daglara siginan insanlari örgütler, hep birlikte Dehaq`a saldirirlar. Demirci Kawa önderligindeki bu halk ayaklanmasi zaferle sonuçlanir. Saray ele geçirilir ve Dehaq öldürülür. Kralligi adil kisiligi ile bilinen Feridun getirilir. Bilindigi gibi Zerdüstlükte ates kutsaldir. Bu nedenle zafer, büyük ateslerin yakilmasi ile kutlanir.

Iste o gün takvimler M.Ö. 21 Mart 612`yi göstermektedir.
Artik yeni bir dönem baslamistir.
Bilmem tesadüf müdür Su anda dünyada ortak olarak kullanilan yalniz bir takvim vardir. O da 21 Martta baslar. Bu takvim halk arasinda “fal takvimi” diye bilinen “Horoskop” takvimidir.

Bazi söylencelere göre; yesil, kirmizi ve sari renklerden yapilmis Kawa`nin pestemali zaferden sonra sarayin burçlarina asilir.Bazilarina göre de Kawa`nin deriden olan pestemali, Dehak`tan sonra Kawa`nin önayak olmasiyla basa getirilen yeni Kral Feridun tarafindan renkli taslarla süslenerek sarayin burçlarina asilir. Bu bayrak yüzyillar boyu Mezopotam-ya`dan Iç Asya`ya kadar zülme karsi isyan bayragi olmustur.
Ama su gözardi edilemez bir gerçektir ki, hiç bir yerde Mezopotamyadaki kadar çoskulu kutlanamaz.

          Farkında olmayabilirsin ama %100 doğru:
1. Bu dünyada uğrunda ölebileceğin en az iki kişi vardır.
2. En azından 15 kişi öyle ya da böyle seni seviyordur.
3. Herhangi birinin senden nefret edebilmesinin tek sebebei, aslında sadece senin gibi olmak istemesidir.
4. Senden gelecek bir gülümseme bazılarına mutluluk getirebilir, o senden hoşlanmasa bile.
5. Her gece, birisi uykuya dalmadan önce seni düşünüyor.
6. Birisi için dünyalara bedelsin.
7. Çok özel ve teksin.
8. Varlığını bile bilmediğin biri seni seviyor.
9. Hayatındaki en büyük hatayı yaptığın zamanda bile, ondan hayırlı birşey çıkar.
10. Ne zaman dünya sana sırtını dönmüş gibi hissedersen, dön ve bir daha bak.
11. Her zaman aldığın iltifatları hatırla. Kaba sözlerin hepsini unut.

Eğer sevgi dolu bir arkadaşsan bunu herkese gönder, sana gönderen de dahil. Eğer geri alırsan demek ki gerçekten seviliyorsun. . Ve hep hatırla.... Hayat sana ekşi limonlar sunarsa, sen de tekila ve tuz iste ve beni çağır! İyi arkadaşlar yıldızlar gibidir, onları her zaman göremeyebilirsin ama orada olduklarını bilirsin. 'Bir dosttan tek bir gül ve güzel bir sözü ben onunlayken almayı, öldükten sonraki bir kamyon dolusu çiçeğe tercih ederim.'
HER ZAMAN YANIMDA OLMASINI İSTEDİĞİM İNSANLARA...


                 Erdoğan, "asimilasyon insanlık suçu" deyince...
          Sayın Başbakan, Kürtler Asimile Mi, Entegre Mi?
Başbakan Erdoğan, Almanya'da Türk liseleri, Türk üniversiteleri açılmasını istedi ve "Asimilasyon insanlığa karşı suçtur!" dedi.
Almanlar çok kızdı.
Olabilir.
Ben de düşündüm, ben neyim diye. Asimile Türk müyüm?
Yoksa entegre Türk mü?
Dedem Çerkez-Kabardey, Anneannem Gürcü. Büyükbabam Midilli adasından, Babaannem Yunan Makedonyası Serez'den geliyor.
Ama benim ne Çerkezlikle, ne Gürcülükle, ne de Makedonlukla ilgim kalmış.
O zaman asimile miyim? Yoksa entegre mi? Galiba asimileyim.
Çünkü köklerime ilişkin hiçbir şey bilmiyorum. Ne adetlerinden, ne dillerinden haberim var. Okullarda böyle şeyler öğretilmedi bana...
Ahmet Türk aklıma geldi.
Soyadı Türk ama kendisi Kürt.
Hem de Kürt oğlu Kürt!
Asimile mi, entegre mi?
Dalga mı geçiyorsun?..
Baksana, Kürtçe soyadı koymasına bile izin verilmemiş...
Devletimiz çok kararlı gitmiş Kürtler konusunda. Doğan çocuklara Kürtçe isim koydurmadığı gibi köylerin, kasabaların, dağların, taşların Kürtçe isimlerini bile Türkçeye değiştirmiş...
Kamuya açık yerlerde Kürtçe konuşulmasını yasaklamış 1920'lerden itibaren... (12 Eylül askeri yönetimi 1983'de giderayak bu yasağı yenilemişti)
Hatta Kürt yok, Türk var demiş devletimiz yıllar yılı...
Dilini, kültürünü, kısacası Kürt kimliğini olduğu gibi yok saymış...
Kürt var diyeni de, Kürdistan diyeni de, sadece bu kelimeyi söyledi, yazdı diye hapse atmış devletimiz...
(Üstelik böylelerini daha 1990'larda Terörle Mücadele Yasası uyarınca terörist muamelesi yaparak içeri tıkmıştı.)
Kısacası bu ülkede:
Kürtçe öğretilmesi yasaklanmış.
Kürtçe radyo yasaklanmış.
Kürtçe televizyon yasaklanmış.
Kürtçe yayın yasaklanmış.
Bu yasakların bugün bile pratikte şöyle ya da böyle sürdürülmek istendiği dikkati çekiyor.
Yasalar birçok şeye cevaz veriyor gözükse de, uygulamada işler hâlâ pek öyle yürümüyor.
Şimdi Ahmet Türk'e sorsak:
Asimile misin?..
Yoksa entegre mi?..
Bilemiyorum, Almanlar gibi Ahmet Türk de kızabilir böyle bir soruya. "Git kardeşim sabah sabah başımdan" diyebilir.
Ama şu günlerde böyle bir sorunun en iyi muhatabı herhalde Tayyip Erdoğan'dır.
Sayın Başbakan,
Ahmet Türk asimile mi?
Yoksa entegre Kürt mü?
Soru şöyle de sorulabilir:
Sayın Başbakan,
Gürcüler, Çerkezler ya da Ahmet Türk gibi Kürt oğlu Kürtler asimile mi, yoksa entegre mi edildiler?
Yanıtınız ilgi çekici olabilir.
Asimilasyonun insanlık suçu olduğu konusundaki görüşünüze katılıyorum. Özellikle 18 ve 19. yüzyıllardan başlayarak neredeyse bütün ulus-devletler milliyetçilik adına bu suçu bol bol işlediler. Bu açıdan fazla istisna olduğunu da sanmıyorum.
Bakın, daha birkaç gün önce Avustralya'nın İşçi Partili yeni Başbakanı Kevin Rud, parlamento kürsüsüne çıktı ve ülkesinin yerli halkı Aborjinler'den özür diledi.
Neden mi?
Çünkü Avustralya'da devlet bir yüzyıl boyunca Aborjinlere karşı acımasız bir asimilasyon siyaseti izlemişti. O kadar ki, Aborjin çocuklar zorla ailelerinden kopartılıp, kendi köklerini yok sayan bir eğitim politikasına tabi kılınmışlardı.
Evet Sayın Başbakan,
Size katılıyorum, asimilasyon insanlığa karşı bir suç...
Şimdi soruyorum size:
Türkiye'de Kürtler asimile mi?
Entegre mi?
Doğrusu cevabı merak ediyorum.
( Milliyet Gazetesi Hasan Cemal h.cemal@milliyet.com.tr )


          Kürt Sorununun Can Yakıcı Anı
Bir yanda askeri operasyon, öte yanda sistemin gösterdiği samimi ve adil olma duygusu veren eve döndürme çabası…
Bir yanda DTP Genel Başkanı'nın sudan ve "yandan" bir bahaneyle tutuklanması, öte tarafta DTP'nin TBMM'teki varlığının siyasi iktidardan askere kadar kâh açıkça kâh mahçup, bir veri, hatta bir araç olarak benimsenmesi…
İç içe geçmiş, karışık, hatta çelişkili gelişmeler…
Evet, hiçbir şey dünkü gibi değil.
Ve hiçbir şey dünkü gibi olmayacak.
Bu durum bir çok somut siyasi sorun açısından geçerli…
Ne Kürt sorunu, ne tesettür meselesi dünkü tanımlarıyla, dünkü aktörleriyle ve dünkü dengeler içinde ele alınabilecek durumda.
Nitekim seçimler sonrası, özellikle Kürt meselesi üzerinden oluşan yeni siyasi atmosfer, bu durumu tüm çıplaklığıyla ortaya koydu.
Demokrat kesim bu sorunun sadece bir kimlik sorunu olduğunu ve salt özgürlükler rejimi üzerinden kendi başına çözüleceğini ya da berhava olacağını söylemiyor, söyleyemiyor artık.
Şahin kesim, hatta asker bile bu sorunu tanımlarken sadece asayiş ve terörden ve ona uygun ekonomik paket söyleminden yola çıkmıyor…
Bölgenin ekonomik ve sosyal açıdan kalkınmasından, işsizlikten dem vuran sosyal demokrat yaklaşım dahi kendisini gözden geçiriyor.
Bir ortak payda oluşuyor.
Sorunun çok yönlü olduğu, çözümün, güvenlik önleminden demokratik adıma birden çok yöntemi, hatta bakışı aynı anda içerdiği fikri yaygınlaşıyor ve meşrulaşıyor…
Bu önemli bir gelişmedir…
Sadece bir ortak payda oluştuğu için değil…
Aynı zamanda bu ortak paydanın çeşitlilik fikri üzerine oturmasından dolayı…
Zira çeşitliliğin karşımıza çıkardığı ve değerli kıldığı en önemli öge "siyaset ya da siyasetten beklenti" olmaktadır.
Yaşanan tüm sıkıntılara, askeri operasyonlara, terör hadiselerine, dokunulmazlık dosyalarına, Demirtaş'ın daha dün yaşanan tutuklanmasına ve Türk basınının yarattığı zaman zaman oluşturduğu savaş iklimine rağmen, bu gelişme demokrasi adına önemli bir kazanımdır.
Hükümet bu açıdan doğru istikamette hareket etmektedir; asker dünden farklı daha çok askeri nitelikli bir rol üstlenmiş görüntü vermektedir; DTP içinde bir demokratik bir tartışma yaşanmakta ve üzerinde demokratik bir baskı oluşmaktadır.
Şöyle de özetleyebiliriz:
Türkiye 2002-2007 arası reform politikalarıyla, "hukukun siyaseti sırtlaması"yla kendi sorunlarını demokrasiye oranla ortaya koyduğu, görünür kıldığı, kabul ettiği bir dönem geçirmiştir. Bu "tanımlanma dönemi", ülkede özgürlükler alanının genişlemesi, bunun sonucunda farklı toplumsal kesimlerin bir ucu gerginliğe bir ucu yeniden tanışmaya uzanan karşılaşmalar yaşamasıyla kuşatılmış, velhasıl toplumsal nitelikli olmuştur, toplumsal olgunluk ve meşruiyetle beslenmiştir…
Bugün girilen safha ise yeni ve başkadır. Hukuk kadar, hatta ondan daha çok siyasetin, hukuk çerçevesinde ve demokratik siyasetin taşıyıcılığını gerektirmektedir.
Açıkçası, şimdi artık tanımlanmış sorunlara çözüm bulmak gerekiyor…
Zemin var, adımlar doğru istikamette…
Bunlar belki çözüme doğru gerekli koşullar, ama yeterli koşullar değil…
Yeterli koşul siyasete işaret eder, siyaset siyasi kararların katılımla alınmasına, katılım ise tarafların ortaya çıkmasına, yani siyasi aktörlerin oluşmasına…
Nasıl olacak bu?
Açık: Siyasi iktidarın ve basından kurumlara diğer iktidar odaklarının siyasi aktörleşmeyi teşvik etmesi, buna zemin hazırlamasıyla…
Eve dönüş yasası bu açıdan son derece önemlidir…
Yeter ki eve dönecek olan için onur kırıcı olmasın, Kürt sorununu yok varsaymanın yolu olarak görülmesin… Tersine bu sorunun kabulü, siyasi ve demokratik yollarla çözümü fikrine temel teşkil etmelidir, bu yasanın uygulaması…
Siyasi iktidar oluşan ortak payda, başarılı bir dış politika ve askeri hamleden sonra, zaman ve fırsat kazanmıştır…
Şimdi demokratik hamleler zamanı…
( Yenişafak Gazetesi Ali Bayramoğlu alibayramoglu@tnn.net 19.12.2007 )


          Yaptıklarımızın Farkında Mıyız?
Devletin Kürtlerin toplumsal ve kültürel taleplerini asayiş ve giderek terör bağlamına indirgemesi, yaşananların unutulmasına yönelik bir gizli dürtüyü de tatmin etmekte.
Geleceğin, geçmişi unutarak üretilebileceğini sanan naif bir pozitivizm, askerden sivile yansıyan bir üst politika olmayı sürdürüyor. Ne var ki devletten yansıyan şiddete maruz kalanların kendi yaşadıklarını sırf devlet istedi diye unutacaklarını beklemek pek gerçekçi değil... Türkiye medya ve siyasetçi manipülasyonlarıyla gündemi ne denli kamufle etse de, 28 Mart-6 Nisan arasında Güneydoğu'da yaşananlar toplumsal hafızaya geçmiş durumda.
Bu 9 günün olaylarını Demokratik Toplum Partisi barolardan ve insan hakları derneklerinden aldıkları bilgilerle de pekiştirerek bir rapor haline getirdi. Olaylar Muş kırsalında öldürülen 14 PKK'lıdan dördünün cenazelerinin Diyarbakır'a gelmesiyle başlıyor. Savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı bu cenaze töreni sırasında slogan atılmasını bahane eden güvenlik güçleri panzerlerle halkın üzerine yürümüş, biber gazı kullanmış, havaya ateş açmış ve iki kişinin ölümüne sebep olmuştu. Ertesi günü esnafın kepenk kapatmasının ardından kar maskeli Özel Harekat timleri ile Çevik Kuvvet ekipleri kente girerek 'darbe havası' yaratmışlardı. 30 Mart'ta ise iki gün önce polis ateşiyle ölenlerin cenaze töreni akabinde yine gaz bombaları ortaya çıkmış ve 8 yaşlarında iki çocuk ölmüştü... Kent 1 Nisan'da normale dönerken, yoğun gözaltı operasyonları başlamış ve günlerce devam ettirilmişti. Gözaltına alınan 563 kişinin 200'ü çocuktu. Valiliğin tespitine göre ise 'olaylara katılan' 2500-3000 kişinin %80'i çocuktu. Öte yandan gözaltına alınanlara uygulanan 'yöntemler' arasında taciz, soğuk su, ıslak zeminde bekletme, tuvalete girmeye izin vermeme, soğuk betonda oturtma, uyumaya izin vermeme gibi 'çağdaş' usuller söz konusu olmuştu.
Diyarbakır'da bunlar olurken, Siirt'e getirilen bir cenazenin defni sırasında güvenlik güçleri bir kişiyi hedef alarak vurmuşlar, yaralıyı yaklaşık 2 km sürükleyerek şehir merkezine getirmişler ve hastaneye kaldırılmasını 1 saat kadar engelleyerek ölümüne neden olmuşlardı. Ertesi gün Çevik Kuvvet güçleri Ulus Mahallesi'ndeki bütün evlerin ve işyerlerinin camlarını kırmıştı. Bu arada bazı güvenlik gücü mensupları sokakta yakaladıkları küçük bir çocuğu tartaklayarak havaya kaldırmış ve işyerinin camını çocuğun bedeni ile kırmak istemişlerdi.
Mardin Kızıltepe'de basın açıklaması esnasında emniyet güçleri gaz bombaları atmaya başlarken, güvenlik güçleri de cop, kalas ve silahlarla müdahalede bulunmuş, bir kişinin ölümüne neden olmuşlardı. Ertesi gün gene bir kişinin sırtından vurulduğu olaylar sırasında halka zorla Mehter Marşı dinletilmiş ve sokakta bulunan herkes darp edilmişti. 8 ile 13 yaş arası on çocuğun gözaltı altına alındığı Nusaybin'de ise güvenlik güçleri 'Ölürüm Türkiye'm' ve benzeri marşlar söyleyerek, bayraklar sallayarak halkı tahrik etmeye çalışmışlardı.
Batman da bu operasyondan nasibini almış, polislerin rastgele ateş açması sonucu 3 yaşındaki bir çocuk ölmüştü. Ayrıca Yavuz Selim Mahallesi'nde polis ve jandarma bütün evlere girip, karşılarına çıkan herkesi dayaktan geçirmişlerdi. İlginç olan halkın gözaltına alınma ve işkence görme korkusu nedeniyle hastanelere müracaat etmemeleriydi. Urfa'da ise demokratik kitle örgütlerinin basın açıklaması yapacağı noktada toplanan korucular halka ateş açmışlar ancak haklarında hiçbir yasal işlem yapılmamıştı.
Türkiye bunlara gözlerini kapadı, görmek istemedi... Birtakım 'teröristlerin' işi diye düşünmek istedi. Ama acaba devlet ve onun sahibi olan bizler yaptığımızın farkında mıyız?
(ZAMAN Gazetesi -ETYEN MAHÇUPYAN 15 Mayıs 2006, Pazartesi)


          Neden Dargeçit'im
Dargeçit isminde Türkiye'de Mardin'e bağlı bir ilçe var. Duydunuz mu, biliyor musunuz bilmiyorum; ama bildiğim duymuş olsanız da, bilseniz de onu maalesef kötü yönleriyle tanımışsınızdır. Aslında bu Dargeçit ilçesi çok güzel, şirin, yemyeşil bir ilçedir. Peki, neden sadece olumsuz tarafını görüyoruz. Gösteriyorlar...

Bırakalım dışardan bizi yanlış göstersinler, bu asıl sorun değil önemli olan onlara bu fırsatı vermemektir. Bu fırsatları nasıl mı veriyoruz? Öncelikle karşılaştığımız sorunların üstüne gitmiyoruz. Boş veriyoruz. "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" anlayışıyla gidiyoruz. Hâlbuki yılan çocuğunu sokuyor. İşte bunu göremiyoruz.

Yukarıdakileri desteklemesi açısında size güncel bir konudan örnek vereyim. Dargeçit-Midyat arasındaki yol hala eski insanlarımızın kullandığı patika yollarından geçmektedir. Süsleme olsun, şeklinde yapılan gereksiz virajlar ve iki araba denk gelmesin diye dar yapılan yolumuz. Bu yolumuz için her yıl yapılacak yapılacak deniliyor. Ama her seferinde üzerini fakir bir adamın paltosunu yamalaması, gibi yamalıyorlar, yolu yapmıyorlar. Ama duble yol parasını devletten götürüyorlar. Geçenlerde yine bu yolumuz Dargeçit tarafından Midyat'a doğru 15 Km kadar yenilendi. Yenilendi diyoruz siz bakmayın bunu dediğimize, çünkü ortada bir yenileme yok, bir göz boyama var. Öyle ki yolun bir ayı bile dolmadan bozuldu. Neden mi bozuldu. Efendim yola asfalt diye su, çakıl ve kum diye de taş koyarsan bozulur misali...

İşte bu yoldan da en çok şoförlerimiz etkileniyor, arabaları etkileniyor. Her arabaya binişimde şoför ve beraberindeki yolcular; bu yoldan, yolu yapandan ve yolun denetimini yapamayan yetkililerden konuşur dururlar. Ama kimse gidip de bu şikâyetini gerekli yerlere bildirmez. Sonra da neden yolumuz yapılmıyor, neden yolumuz bozuk, neden arabam bozuluyor, neden ,neden, neden...

Böyle hakkımızı aramayıp sadece yerimizde oturdukça daha çok yol bozuk olacak, daha çok kötü gösterilecek yerimiz olur.
(site yöneticisi Serkan Yıldırım serkany21@mynet.com)


          Bir Adet Gülücük
Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi. Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen bir not yazdı, yolladı. Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garson kıza yüklü bir bahşiş bıraktı. Garson kız ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu.
Aksam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe basında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı. Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki. İki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti. Karnını ilk defa doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki tek odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titresen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi.
Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu. Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman halkı. Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar. Bütün bunların hepsi, beş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir tebessümün sonucuydu.


          Traji Komikler
>>Yeryüzünde insanlar ya sigara içerler ya da içmezler.
>>ıçenler, sigaralarini çakmak ya da kibritle yakarlar.
>>ve bunlarin bir kismi da kanserden ölür.
>>ama, dünyada demir çelik haddehanesinde çalisan
>>hiçbir isçinin, sigarasini
>>yakmak amaciyla 600 tonluk pres
>>makinesinin arasindan emekleyerek geçip 2450
>>santigrad sicakligindaki
>>firina ulasmaya çalisirken can verdigi görülmemistir.
>>türkiye de görülmüstür.
>>Karabük'te.

>>Bütün dünyada hasarat, özellikle sivrisinek vardir,
>>buralarda da sinek
>>ilaci kullanilir. ama, sivrisinek yutup da
>>midesine kaçan sinegi öldürmek üzere agzina shelltox
>>sikmak suretiyle
>>zehirlenip ölen,türkiye dedir.
>>İstanbul, Sultanbeyli.

>>Dünyanın her yerinde insanlar berbere gidip tiras
>>olurlar ama, hiçbir
>>berber, rahatlatmak amaciyla müsterinin kafasini saga
>>sola kanirtirken
>>adamin boynunu kirip onu öldürmemistir.
>>türkiye de öldürmüstür.
>>Erzurum'da.

>>Örnegin, bir bankamatikten para çekmek için dügmeye
>>bastiginizda elektrik
>>çarpmaz ve ölmezsiniz ... türkiye de ölürsünüz.
>>Bozcaada

>>Örnegin, hiçbir yerde, otoyolda giderken radyoda
>>duydugu göbek havasi
>>esliginde göbek atmak için arabayi sag seride çeken
>>ve az sonra da
>>arkadan gelen arabanin çarpmasi sonucu ölen bilinmez.
>>Türkiye de bilinir.
>>Adapazarı

>>Nüfus sayim günü sokaga çikma yasagi nedeniyle bombos
>>otoyolda (dünyanın
>>hiçbir yerinde böyle bir sey yoktur ve olamaz)
>>sayim görevlisi bariyerlere çarpip ölmez.
>>burada ölür.
>>Gebze.

>>Ayni isyerinde biri gece, biri de gündüz vardiyasinda
>>çalismakta olan ve
>>her ikisi de mobilet kullanan bir baba-ogul, birisi
>>isten çikip eve
>>gider, öteki evden ise gelirken bir kavsakta
>>karsilasmazlar ve
>>birbirlerine selam vermek için ellerini kaldirinca
>>çarpisip her ikisi de
>>ölmezler.
>>Konya.

>>Gemi mühendisi kazani kontrol etmek için kazana
>>girdiginde biri gelip
>>kazanin kapagini kapatmaz ve sonra da gemi yola
>>çikmaz.
>>Kocaeli, Dilovasi.

>>Bir adam ayakkabisinin içine kaçan tastan kurtulmak
>>için elektrik diregine
>>yaslanip ayakkabisini çikarip silkelediginde, yoldan
>>geçen bir baskasi onu
>>elektrik çarptigini sanmaz ve elektrikle baglantisini
>>kesmek amaciyla
>>kafasina kürekle vurarak onu öldürmez .
>>Rize.


          Taksi
Taksisi ile cadde ışıkları altında yol alıyordu. "İki-üç müşteri daha bulursam eve dönüp uyuyacağım. "diye düşündü, yorgundu. Taksisine bir an sevgiyle baktı, mırıldandı; "Ekmek teknem" Gözü önce yolda sızmış bir sarhoşa sonra da çöpleri karıştıran birine takıldı. Kendisini kıyasladı sevindi; "İyisin, iyisin!. . "
Saatine baktı, bir Of çekti, "Bir müşteri çıksa artık, boşa dolanıp duruyorum. " Ertesi gün abisine gidecekti, erken kalkacağı için, evine erken dönmek istiyordu. Fakat herşey insanın istediği gibi gitmiyordu ki. İçinde hafif bir öfke ile abisini düşündü; "Ah!. . abi, bırakmadın şu kumarı, borçlanırsan tabi yakana yapışır tefeciler. "
Bir daha derinden of çekti, "Gerçi parayı bu gün bul diyordun ama olmadı, sabah borç-harç parayı bulup seni tefecilerden kurtaracağım ama böyle devam edersen beni de yakacaksın, aileni de !. . "
Tam böyle düşüncelere dalmışken tali yoldan çıkan bir adamın el salladığını gördü, sevindi. Taksisiyle hemen adamın önünde durdu. Adam taksiye bindi ve telaşla anlatmaya başladı; "Lütfen acele edin, şu ara sokakta" Taksici rahatsızlanan birini alacaklarını zannetti ama adam konuşmaya devam ettikçe canı sıkıldı; "Aman Allahım, korkunç birşey adamı dört yerinden bıçaklamışlar. Adam nerdeyse kan kaybından ölecek. Kimse yardım etmiyor, herkes toplanmış seyrediyor. Ne kadar duygusuz, umursamaz bir toplum olduk, seyrediyorlar!. . " taksicinin canı sıkıldı; "Arabam kan içinde kalacak. " diye düşündü. Diğer adam devam ediyordu; "Hele iki araba yaralıyı almayınca şok oldum, hâlâ inanamıyorum. Düşünebiliyor musunuz? Bir adam kan kaybından ölmek üzere ve iki araba gaza basıp gidiyor. Düşündükçe deli oluyorum. Hah geldik, yaralı olan şu kalabalığın içinde" Taksici yumuşak bir sesle "Hadi siz yaralıyı getirin, ben de arabanın yönünü çevireyim de vakit kaybı olmasın" "Tamam" ! diyerek adam indi, kalaba- lığın arasına koştu, bağırdı; "Açılın, açılın taksi geldi" Ama daha yaralının yanına varmadan uzaklaşan araba sesiyle irkildi, hızla döndü; plakası görünmesin diye ışıklarını söndürmüş halde taksinin hızla uzaklaştığını gördü. İçinde birşeylerin koptuğunu hissetti, ağlar gibi bir sesle inledi; "Yarabbim!. . Yarabbim!. . Ne oldu bize, ne oldu? " olduğu yere ümitsizce çömeldi.
Taksici dikiz aynasından geriye son bir kez baktı, bağrışmalara küfürlere aldırmadan tekrar gaza bastı. "Bana ne yav, işin yoksa yaralıyı al, arabayı kirlet. . . başka taksi mi yok? Nasıl olsa şimdi bir tane bulurlar. " Vicdanını da susturduktan sonra cebinden çıkardığı yabancı sigaradan bir tane yaktı. Sonra kendince bir espiri yaptı; "Hem işin ne ta buralarda? Rica etseydin katillerden, seni hastane önünde filan bıçaklasalardı. " Gözü elindeki sigaraya takıldı; "Ulan biz hakkaten geri kalmış ülkeyiz be, adamlar kendi ülkelerinde çoğu mekanda yasaklıyorlar bu mereti, bizim yasaklamamıza müsade etmiyor-lar. Eee onlarda haklı, kendi insanları gözünü açmış, biz de akıllanır- sak nereye satacaklar. Ulan, sigaralar bu kadar pahalıyken tarlada domatesini bin liraya satamayanlar varmış. " Sonra keyifle bir nefes daha çekti, "İç aslanım, iç Amerika'ya senin de katkın olsun. "
El sallayan bir müşteri görünce düşüncelerinden sıyrıldı. "-Hah müşteri dediğin böyle kılığı düzğün olacak, bahşiş bile bırakır. "
Taksici o gece bir süre daha çalıştıktan sonra evinin yolunu tuttu. İçi huzur dolu evine yaklaşmıştı ki evinin önünde bekleşenler olduğunu gördü. Meraklandı. Arabasını garaja çekip daha sonra ne olduğunu öğrenmek istedi ama bir komşusu onu durdurdu; "-İstersen arabayı yerleştirme, lazım olabilir. " Şaşkın indi, kapının önünde ağlaşan hanımı ve çocuklarına yaklaştı; "-Ne oluyor? " Hanımı ağlayarak boynuna sarıldı; "-Abin öldü. " Baştan aşağı titredi, "-Abim mi? ... nasıl? " "-Bıçaklamışlar, kan kaybından ölmüş. " Taksicinin içi korkuyla sarsıldı; "-Nerede, ne zaman? " Karısının cevabıyla yıkıldı. Gözünde farlarını kapatarak kaçtığı sokak ve kalabalık canlandı; kalabalığın içinden kanlar içinde tanıdık bir yüzün kendisine baktığını görür gibi oldu. Baygın yere yığıldı...