OKUNMALIK
Ramazan Amca Öldü

     Ramazan amcayı tanımıyordunuz büyük ihtimalle.

     Ramazan Doğan, Seyhan Doğan’ın babasıydı. Asiye Doğan’ın da eşiydi.

     Ama siz onları da tanımıyordunuz zaten.

     Belki Seyhan’ın hikâyesini bir yerlerden hatırlar gibisiniz.

     Kayıp edilenlerin hikâyeleri birbirine benzer. Birini okumuşluğunuz varsa hepsini hayal meyal de olsa hatırlarsınız.

     Ramazan amca, 5 yıldır küçük oğlunun, böcük gözlü kuzusunun peşinde her Cumartesi, diğer kayıp yakınlarıyla birlikte Galatasaray’da oturma eylemindeydi.

     Yolunuz oradan geçiyorduysa, o yoksul ve acılı kalabalık arasında onu görmüşsünüzdür. Ama acılı yoksulların yüzlerini ayırdedebilmek çok zordur.

     Bu yazının armağanı Ramazan amcanın yüzü olacak. Ölmeden birkaç ay önce çekilmiş bir fotografı.

     Yanındaki, Leman Yurtsever. Kendisini birkaç kez anmışlığım vardır. Aydınlık yüzüyle kayıp yakınlarının, işkence, tecavüz mağdurlarının hep yanıbaşındadır.

     1995 yılını hatırlayın. Henüz açılımdan söz etmiyor, Kürtlerle en ufak yakınlık kurmaktan çekiniyorduk. Seyhan Doğan 13 yaşındaydı. Mardin Dargeçitliydi. Zaten anılarımızda hep o yaşta kaldı. 1995 yılının 29 Ekim gecesi, askerler evlerini bastı. 13 yaşındaki Seyhan, 9 yaşındaki kardeşiyle birlikte gözaltına alındı. Askerin hükmünden sual olunmazdı elbet.

     Ama anası Asiye Doğan askeri tabura gitti. Oğulcuklarını sormaya. “Merak etme, çocukların gelir” deyip yolladılar evine.

     Birkaç gün sonra Hazni’yi serbest bıraktılar. Tekrarlıyorum, Hazni 9 yaşındaydı. Benim oğlumla yaşıtmış o zaman. Uzun tatilini oyundan oyuna koşarak geçiren nazlı oğlumla.

     Hazni, eve döndüğünde artık tanıdıkları çocukları değil. Büyüyüvermiş bir çırpıda. İşkence gördüklerini anlatıyor ailesine. Filistin askısını tarif ediyor. Tekrar ediyorum, 13 yaşındaki ağabeyi Seyhan’ı askıya ters astıklarını anlatıyor 9 yaşındaki Hazni. Ona çok ağır işkence ettiklerini anlatıyor.

     Seyhan, yok ortalarda. Akıbetini öğrenmeye çalışan ailesi çaresiz. İtilip kakılıyor. Ellerinden tutan, başlarını okşayan kimseleri yok. Kime başvursalar, nafile. Oğullarından haber yok.

     Bunun üstüne Asiye Doğan MED TV’ye çıkıyor. “Ben devletten davacıyım” diyor. “Oğlumu istiyorum” diyor.

     13 yaşındaki Seyhan’ı kaybeden devlet Asiye’yi de kaybediveriyor. Anacık da oğlunun peşinden o zifiri karanlığa dalıyor. Ailenin başvurduğu resmi makamlar, Asiye’nin gözaltına alındığını inkar ediyorlar.

     Ama aile yılmıyor. Hepsi aynı zifiri karanlığa gönderilmeye razı. “Haydi, kaybedin hepimizi.”

     11 gün sonra Asiye de o kanlı araftan dönüyor. Serbest bırakılıyor. Oğlunun peşinden ateşe dalan ana çok ağır işkenceden geçmiş. Sağlığı bozulmuş. Perişan halde. 11 günde kocamış.

     Asiye Doğan, Seyhan’ını kaybetmenin kahrı ve gördüğü işkencelerin yardımıyla hayatını kaybetti.

     Bu arada Seyhan’ın hesabını vermeyen, akıbetini bilmezden gelen, işlediği cinayeti inkar eden devlet, ailesinin bilgisi dışında, Seyhan’ı öldü diye nüfus kütüğünden düştü.

     Anası ölünce Ramazan Doğan tek başına sürdürdü mücadelesini. Seyhan’ın izini sürdü. O da gözaltına alındı. O da gözaltında devletin şefkatinden nasibini aldı. Gördüğü ağır işkenceler sonucu ellerini kullanamaz hale geldi.

     Ama kar kış demeden, her Cumartesi Galatasaray meydanındaydı. Kucağında oğlu Seyhan’ın fotografıyla.

     Bu ailenin başına gelenlerin yegane nedeni, korucu olmayı reddetmişlikleriydi. Silahlanmayı reddetmenin bedelini hayatlarıyla ödediler.

     Ramazan amcanın da 24 Ağustos günü kalbi dayanamayıp çatladı.

     Ananın da babanın da oğullarının hiç değilse mezarına kavuşabilmeye ömürleri yetmedi.

     Şefkat küpü Başbakanımız Cumartesi Anneleri kendisine sorulduğunda, “Ne iş yaptıklarını bilmiyorum, Cumartesi anneleri birileri tarafından kullanılıyor” buyurmuştu, hatırlarsınız.

     Ramazan Doğan da 31.07.2010’da Galatasaray’daki 279. Oturmada Başbakan’a şöyle sesleniyordu:

     “Ben Ramazan Doğan. Gözaltında kaybedilen Seyhan Doğan’ın babasıyım.

     29 Ekim 1995’te, gece saat 03.00 sıralarında Mardin-Dargeçit’teki evimize askerler tarafından düzenlenen baskın esnasında 13 yaşındaki oğlum Seyhan Doğan 9 yaşındaki kardeşi Hazni ile birlikte gözaltına alındı. Olayın hemen ardından eşim Asiye Doğan, Dargeçit’deki Tabur’a giderek “çocuklarım nerede?” diye sordu. “Merak etme, gelirler” diye cevap verdiler. Eşim ertesi gün tekrar Tabur’a gitti bu sefer “ senin çocuklarını bıraktık, eve gittiler, bir daha gelme” dediler. Birkaç gün sonra 9 yaşındaki oğlum Hazni’yi serbest bıraktılar. Hazni bütün olanları bize anlattı. Çocuklara işkence yapmışlar, filistin askısına asmışlar... Ama Seyhan’dan bir daha haber alamadık. Annesi her gün Seyhan’ı soruyor , dilekçeler veriyordu. Aramaktan vazgeçmeyince onu da gözaltına aldılar 11 gün kendisinden haber alamadık. Gözaltındayken ağır işkence gördü ve sağlığı bozuldu. Seyhan diye diye öldü. Eskiden Galatasaray’a o gelirdi. Şimdi onun yerine ben geliyorum.

     Bizim bilgimiz dışında nüfus kütüğümüze Seyhan’ın öldüğünü yazmışlar. Başbakan bizi suçlayacağına bu kaydı düşenleri araştırsın. Benim oğlum daha çocuktu onu benim kucağımdan alıp götürdüler. Başbakan ne yaptığımı bilmiyorsa söyleyeyim; ben oğlumun kemiklerini arıyorum...”
Kaynak: YILDIRIM TÜRKER – Radikal Gazetesi Yazarı


Diğer Okunmalık Yazılar
PKK’yi takmamanın dayanılmaz ağırlığı
Hasankeyf
İyi Kürt-Ölü Kürt Teorisi
Dargeçit’ten Bir Çocuk Dar Geçitlerde Büyüdü
Ilısu Barajı İçin Verilen Vaadler Tutulmadı
AK Parti, BDP ve referandum
Kürtler Neler Olduğunun Farkında Mı
Osmanlı Arşivlerinde "KERBORAN"
Ilısu Barajı, Sulama Projesi Değilmiş!
Erêê erê heyfa!
Diyarbakırlılar Öfkeli, Tedirgin
Bedenlerine Kurşun Değen Çocuklar
Ilısu Dosyası - 4
Ilısu Dosyası - 3
Ilısu Dosyası - 2
Ilısu Dosyası - 1
Baraj Değil, Güvenlik Alanı Gibi
Kürt'ün Kürt Gibi Olabilmesi
Kara Gözlük
Zorunlu Misafirlik
Cihaneke Be Deri
İnsan Pazarı
Sayın Kürtler Yolunuz Yanlış!
Türk çocuklar, Kürt çocuklar, şair çocuklar
Ahmet Türk: Görmüyor Musunuz? Kral Çıplak!
Ahmet Kaya Cinayeti
Kürt Halkının Demokrasi Kazanımı, TRT Şeş
Güneşi Sönmeyen Bir Halk 'Yezidiler'
Sala Nûh
Kürt Sorunu Askerî Tedbirlerle Çözülmez
Berfin
Kızgınım "Kürtlüğümü" acıya dönüştüren herkese
Türkiye Değilde Kürdiye Olsaydı
Kürt Meselesi ve Hukuk
Newroz Tarihi
Farkında olmayabilirsin
Sayın Başbakan, Kürtler Asimile Mi, Entegre Mi?
Kürt Sorununun Can Yakıcı Anı
Yaptıklarımızın Farkında Mıyız?
Neden Dargeçit'im
Bir Adet Gülücük

PKK’yi takmamanın dayanılmaz ağırlığı
     Haydi bakalım, buyurun! Bu barış fırsatını bu sefer nasıl kaçıracaklar, merak ediyorum.
     Kaçırmak çok kolay. Bahane çok.
     Birkaç tanesini hemen sayıverelim.
     En kolayı “terör”. “Bunlar terörist, teröristlerle masaya oturmam, görüşmem, önce terörizmden vazgeçsinler.”
     Gel gör ki, “terörist” muğlak bir kavram, nereden baktığına göre değişir. Birinin teröristi, öbürünün özgürlük savaşçısıdır. Dünün teröristinin bugün başbakan olduğu ülkeler var dünyada. Dahası, senin kendi vatandaşlarının beşte biri bunları terörist olarak görmüyorsa, haklı buluyorsa, kendi oğulları ve kızlarıysa senin “terörist” dediklerin, o zaman “terörist, terörist” diye bağırmanın pek bir faydası kalmıyor.
     Yine kolay, “Silah bıraksın, öyle görüşelim.”
     İyi de, bir kavgada iki tarafın da yapmayacağı şey, durup dururken silah bırakmaktır. Yenilmemişse, niye bıraksın? Neye güvenerek bıraksın? Masaya oturduğunda, “Sen zaten silahsızsın artık, şimdi binerim işte tepene” denmeyeceğini nereden bilsin? Yılların biriktirdiği güvensizliğin ardından, karşılığında ciddî ve ikna edici bir taahhüt verilmeden silah bırakan örgüt olmuş mudur dünyada? Bunu beklemek anlamlı değil, gerçekçi değil.
     Şu da kolay, “Tamam, bu adam silahsız, iyi, ama terörü lanetlesin, silahlılarla ilişkisini kessin, sonra bakarız.”
     Harikalar diyarında makul bir talep. Ama bizim yaşadığımız diyarda olmaz öyle şey. Adam Belediye Başkanı. Oğlu 17 yaşında. Hergün tartışıyorlar, haklarımızı nasıl elde ederiz, bu baskıya nasıl son verdirebiliriz, ne yapmalı, nasıl yapmalı. Sen adamı hiçbir suçu yokken tutuklayıp kelepçeleyip cezaevine atıyorsun; adam tartışmayı kaybetmiş oluyor, oğlu dağa çıkıyor. Dağdaki oğlunu mu lanetleyecek? Benim onunla ilişkim yoktur mu diyecek? Demez. Sen demesini istedikçe, oğlunu daha da haklı kılarsın.
     Geçenlerde Radikal’de Murat Yetkin iki basit soru sormuş:
     “İnanılmaz hatalarla (haydi ilk denemesi diyelim) başarısız kalan bir Kürt açılımı, ABD’nin istihbarat desteği, İran’ın sınır ötesi desteği, Irak’a sınır ötesi operasyonlara rağmen 1 Haziran İskenderun baskınıyla çatışma düzeyini yükselten ve 12 Eylül halkoylaması sürecinde hükümetin yumuşak karnına indirdiği darbelerle süreci kontrolüne almış görünen bir PKK var ortada. Nasıl oluyor da geldiğimiz aşamada olayların akışı (mutlaka 12 Eylül’deki halkoylamasının AK Parti’nin elini kolunu bağlıyor olmasının da etkisiyle) PKK’nın eline geçmiş görünüyor? Yirmialtı yıl sonra bugün nasıl oluyor da Ankara, İmralı’da müebbet yatan PKK kurucusu Abdullah Öcalan’ın silahlı ve silahsız takipçilerine ne mesaj vereceğini dikkatle bekler durumda?”
     Anlamayacak ne var yahu bunda?
     Kürt hareketini 3-5 eşkıya, bir avuç terörist, İsrail’in maşası, Ergenekon’un taşeronu filan fıstık olarak görürsen, durumu çakamazsın. Hata yaparsın, Kürt hareketi büyür.
     Kürt hareketini bir televizyon, iki güzel söz ve biraz ekonomik yatırımla tasfiye edebileceğini zannedersen, hata yaparsın, Kürt hareketi büyür.
     Bu hareketin silahlı ve silahsız, az silahlı ve çok silahlı, “yasal” ve yasadışı” temsilcileri var. Seç seç beğen. Ama birini beğen artık. Beğen ve masaya otur.
     Ve oturduğunda elinde bir şeyler olsun. Seçim barajını düşürmek mi, İmralı’daki koşulları değiştirmek mi, tutuklu Belediye Başkanlarını serbest bıraktırtmak mı, anadilde eğitimi tartışmaya açmak mı, sen bilirsin. Hangisi zor ki bunların?
     Tepki gelir diye mi korkuyorsun? Evet, gelir. Çıkarsın o zaman meydanlara, eşitlik anlatırsın, kardeşlik anlatırsın, barış anlatırsın.
     Kan dökülmesin, analar ağlamasın. Evet, ama mesele sadece bu da değil. Dahası var.

     Bu memlekette silahlı çatışma bitmeden, askerin siyasetteki ağırlığı yok edilemez. Savaşan bir ordu her zaman ülkenin en önemli kurumu olmaya devam edecektir, her türlü hakkı kendinde görecek ve bunu meşrulaştırabilecektir.

     Bu memlekette silahlı çatışma bitmeden, Ergenekon’un askerî ve sivil kanatları tümüyle temizlenemez. Derin devlet her zaman kendisine verimli bir alan, devşirilmeye hazır kadrolar ve dökecek kan bulacaktır.

     Bu memlekette silahlı çatışma bitmeden, demokrasi güzel ama erişilmesi imkânsız bir hayal olarak kalacaktır. Vatandaşlarının beşte biriyle savaşan bir ülkede demokrasi filan olmaz.
Kaynak: Roni Margulies - ronmargulies@btinternet.com – www.taraf.com.tr

Hasankeyf
     Hasankeyf’te son durumda ne oluyor, bilmiyorum. Dünyada pek bir eşi olmayan bu yeri ne yapacağız? Bırakacak mıyız, suların altında, “sualtı turizmi”ne mi terk edeceğiz? Öyle olmayacaksa, onu örterek barajın yapılmasından beklediklerimiz ne olacak?

     Türkiye’de bizler, bugünlerde, en çok Hasankeyf dolayısıyla bu soruyu soracağız, en azından bir süre daha. Ama ne burada, ne de dünyada, sorunun çevresinde dönendiği tek nesne Hasankeyf değil. Bu çağımızın genel bir sorunu ve Hasankeyf yüzlercesi arasında bir tane örnek.

     “Çağın sorunu” çünkü Sanayi Devrimi’nden bu yana teknolojimizin gücünü dünyanın gidişini etkileyebilecek derecelerde büyüttük. Buna ek olarak da yeryüzünü ve nimetlerini paylaşmak üzere yaşayan insan nüfusunu daha önceleri pek hayal edilemeyecek yerlere getirdik. Bunun devamı da gelecek tabii. Şimdi hava kirliliği, motorlu trafiğin bu kirlilikteki payı gibi konulardan söz ediyoruz da, Çin’de insan başına otomobil oranı ABD’deki gibi olunca ne yapacağız? Buna benzer sorular, sorular…

     Bundan iki yüzyıl önce ne Hasankeyf’i su altında bırakacak çapta bir baraj yapmayı planlayabilirdik, ne de öyle bir barajın varlığına ihtiyaç duyardık. Ama şimdi bunların hepsi “vaka-i adiye.”

     Böyle durumlarda verilecek kararı biçimlendirmekte en fazla imkân siyasetçilerin elinde kalıyor. Özellikle de sanat-kültür-estetik v.b konularda fazla bir duyarlılık göstermeyen toplumlarda o kesimin etkileme alanı büsbütün artıyor. Türkiye de bu dediğim tipte ülkelerden biri hâlâ, ne yazık ki!

     Siyasetçi hayata birtakım istatistiklerden bakan biridir, genellikle. Onun için önemli olan, nicelikleridir. “Kaç kişi oy verecek?” En büyük kalabalığı en kısa yoldan hoşnut etmenin yolu nedir?

     Barajın kazandıracağı sulama imkânları, yaratacağı tarımsal potansiyel, iş alanı, ayrıca elektrik v.b… Elbette ki siyaset adamı önce bunları düşünecek. Ama yalnız siyaset adamı değil, iktisatçı da, işadamı da, daha bir sürü kişi de bunları düşünecek. Ve tabii, açılacak o imkânları bizzat ve bilfiil kullanacak ve bunlardan çok somut bir biçimde yararlanacak insanlar bunları düşünecek.

     Bunun da hafife alınır bir hali yok. Zaten onun için iş ciddi. “Ne olacak canım” diye geçiştirecek bir durum, sorunun iki tarafında da, görünmüyor. Hasankeyf’ten ve onun yığınla benzerinden vazgeçivermek de hiç kolay değil.

     Geçenlerde Yenikapı’daki arkeolojik kazı alanına yeniden gittim. Burası bana “mucize” gibi görünüyor, çünkü kendi memleketinin tarihinde arkeolojik eser çıktı diye ekonomik yatırıma sekte vurulmasının örneğini görmemiştim. İlk gidişimde yanılmıyorsam, sekiz tekne bulunmuştu liman kazısında; bu gidişimde sayı otuz sekize çıkmıştı. Tabaka tabaka kazılıyor, insan ve hayvan kemiği de çıkıyor, testi ve başka eşya parçaları muazzam miktarda. İstanbul’un tarihi bizim sandığımızdan birkaç bin yıl gerilere gitti.

     Ama o metro işi tamamlandığında buralardan geçen yolcuların kaçı düşünecek, İstanbul tarihinin hangi İ.Ö binyılda başladığını? Onu mu düşünecekler, yoksa varmak istedikleri durağa kaç dakika kaldığını mı?

     Binyılları düşünmeseler de, insanlar, kendilerini zorlamadan, rahatsız etmeden korunan, restore edilen tarihten mutlu oluyorlar. Belirli koşullarda onunla karşılaşınca. Şu anda Hasankeyf’i bilmeyen ya da akıbetiyle ilgilenmeyen sıradan yurttaş bir gün yolu oralara düşecek olursa “Ne güzelmiş” diyor, kendince tadını çıkarıyor, bu olağandışı yerle bire bir temasa geçiyor. Bu da hayatın bir parçası.

     Onun için de, Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada bu uçları uzlaştırmanın yolları üstüne kafa yormalı, çözümler üretmeliyiz. Elbette insanları rahat yaşatmak çok önemli ve bunu hepimiz istiyoruz. Ama Hasankeyf’leri ve daha nicelerini gözden çıkarmadan, feda etmeden bunu yapmanın yollarını bulmalıyız.
Kaynak: Murat Belge – www.taraf.com.tr

İyi Kürt-Ölü Kürt Teorisi
     Güneydoğu'da operasyonlar, baskınlar ve isyanlar birbirini tetikleyerek yükseliyor. Gündelik yaşam kahredici bir spiral gibi birbirinin üzerinde yükselen halkalar şeklinde gelişiyor.
     Gelişmelerin kökeninde 30 yıllık bir çıkmaz sokak tabelası asılı duruyor:
     -Bu yıl PKK'yı bitireceğiz!
     Artık bu akıl dışı sorunun bile akıl dışı bir yanıtı tarih sayfalarına geçti:
     -PKK'yı beş kere bitirdik!
     Aslında otoriteyi sağlamak adına hareket edenlerin kastettikleri biraz farklı… PKK'nın bir Kürt örgütü olmasından yola çıkarak "Kürtleri bitirmek" gibi uçuk düşüncelere sahip oldukları sır değil.
     Güneydoğu'da şehirler, kasabalar, köyler kaynayan bir kazan gibi… Isınmış suyun dibinden hareketlenmeye başlayan kabarcıklar, hızla yükseliyorlar.
     Bu kabarcıkları su yüzeyine çıkmadan "yakalama" uğraşını da, terörle mücadele olarak takdim ediyorlar. Oysa yapılması gereken kazanın altındaki ateşi söndürmek olmalı!
     Gazeteler, televizyonlar ellerinden geldiğince olayları minimize etmeye çalışıyorlar. Bunu da "sorumluluk" adına yaptıklarını düşünüyorlar!
     Tıpkı geride kalan 30 yıl da yaptıkları gibi…
     Aman terör örgütüne puan kazandıracak haberler yapmayın!
     Yapmayalım!
     Siz ne yapıyorsunuz?
     İşte bu soruyu soran kimse olmadığı için, Güneydoğu alevler içinde kıvranıyor.
     Güneydoğu'da kepenkler niye kapanıyor?
     İnsanlar neden sokaklara taşmış durumdalar?
     Haberin içinde minik bir ayrıntı satırı olarak şu cümleler geçiyor:
     -Son çatışmalarda öldürülen PKK gerilla cenazelerinin ailelerine teslim edilmemesini bahane eden…
     Dünyanın ve Türkiye'nin her yerinde olduğu gibi Güneydoğu'da da cenaze törenleri önemlidir. İnsanlar yakınlarına karşı son görevlerini yerine getirmek için bütün gündelik işlerini bir yana bırakıp, ortak acı etrafında bir araya gelirler. Hayatını kaybeden yakınlarına veda ederler.
     Bu son derece sıradan basit ve kolay dini ritüel Kürtlere neden çok görülüyor?
     Verin cenazeleri akrabaları gömsünler!
     Cenaze namazı kılsınlar!
     Mezara koymadan önce yakınları kefenin yüzünü açıp çocuklarının yüzlerini son kez görsünler.
     Bu kadar basit değil mi?
     Ne yazık ki devletin bunu yapacak "yüzü" yok!
     Çünkü öldürülen gerillalardan bazılarının yüzü yok, bazılarının gözü!!!
     Bütün Türkiye bunu yakından biliyor. Son operasyonlarda öldürülen PKK'lıların ölü bedenleri üzerindeki darp izlerini gösteren fotoğraflar, bir CD içinde Başbakan Tayyip Erdoğan'a, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'a gönderildi. Aynı fotoğraflar basın yayın organlarının da eline geçti.
     Kimse basamıyor!
     Çünkü görüntüler korkunç!
     Güneydoğu'da sürdürülen bu kirli savaş, her türlü ahlakı deforme ettiği gibi savaşçı ahlakını da silip attı. Savaşanlar arasında da bir ahlaki kural vardır. Yaralı ya da ölü olarak etkisiz hale getirdin mi, artık senin koruman altındadır!
     Bu satırların da kaynayan su kabarcıklarını yakalama uğraşı olarak kabul edilebilecek cinsten olduğunu biliyorum.
     Esas sorun, kazanın altındaki ateşi söndürmek!
     Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, "Kürt gençleri neden dağa çıkıyorlar?" diye sorduktan sonra kendisi şöyle yanıt veriyor:
     -Belki Diyarbakır Cezaevindeki işkencelerdir, bekli işsizlik, yarın endişesi, bekli de kimliğini ifade edememektir!
     Bir de hepsi!
     Polis Akademisi Uluslararası Terörizm Merkezi (UTSAM) tarafından hazırlanan araştırma bugün İnternet Haber sitesinde yer alıyor. UTSAM'ın da terör örgütünün etkisine girdiğini söylecek kimse yoktur her halde!..
     Faili meçhuller, köy boşaltmalar, rüşvetler, haraçlar…
     Ne isterseniz var!
     Otorite adına, devlet adına…
     Sonra soruluyor, Kürtler niye dağa çıkıyor?
     Hadi bunu sormuyorsunuz, bari ölülerine saygı gösterin.
     Bu hal, OHAL'den de beter oldu.
     1990'larda Güneydoğu'da görev yapan "Vurucu Tim"lerin sloganıydı:
     -En iyi Kürt ölü Kürt'tür!
     Şimdi ölü Kürt ile de yetinilmiyor.
     Cesetleri parçalanıyor!
Kaynak: Nazım ALPMAN – İnternethaber.com

Dargeçit’ten Bir Çocuk Dar Geçitlerde Büyüdü
      Abdullah Akçay, 1992, Mardin Dargeçit..
     14’ünde gasptan mahkum oldu. 16’sında kansere çarptırıldı. 18’inde, bedeni lösemi, raporlara zincirli! Dargeçit’ten bir çocuk dar geçitlerde büyüdü de… iki ay ömür biçilse bile, belki öyle ölmemeli!

     BÜYÜ DE UYU
     Abdullah Akçay’ı ne Başbakan savunabilir, ne TV’de Genelkurmay Başkanı.
     Siyasi, askeri, sosyolojik, tam siper tahlillerde Abdullah’a yer yok.
     Zaten Abdullah’ın hikayesine bu dünyada pek yer yok.
     Binlercenin öldüğü ya da Genelkurmay Başkanı deyişiyle “etkisiz hale getirildiği”, onyüzbinlercesinin göçlere savrulduğu yerden; çocuk çocuk sürüklenip büyük şehir girdabına yuvarlanmış.
     Zaten ne çoklar ve ne kadar yoklar!
     Suç işlemiş… işlemeseydi.
     Kim bilir nelerden etkilendi… etkilenmeseydi.
     Başka bir fırsat olmamış… bulsaydı.
     Küçükmüş o zaman… büyüseydi.
     İşte büyüdü. Büyüdü de kanser oldu.
     Eskiden “amansız hastalık” denirdi; o da öldükten sonra, arkandan.
     Şimdi pattadanak, hücre hücre, hece hece biliyorsun: Kan kan kanser.

     HAYAL ET
     Babamı öyle kaybettim. O şimdiki yaşımdı. Ben Abdullah’tan çok küçük. Annemi de öyle kaybettim. Çok büyümüştüm. O da 79’unda. Başka savaşlarımız da oldu.
     Lakin bir çocuk için, çocuğun yaşındaki için, çocukluk bilemeden 18’ini zor bulmuş için ne erken. Kim olsa, kıyamazsın!
     Ardında çoğumuzun asla yaşamadığı kapkara, kupkuru, bin tür zincirle sürüklenmiş kısa ve şiddetli ömür; yaşamadığı, tanık olmadığı hayatlar silueti, belki hayal ettiklerinin hayaleti… Önünde hakiki ölüm!

     ÇELİK ÇOLUK, ÇOMAK ÇOCUK
     Abdullah 16’sında Maltepe Çocuk Cezaevi’nde resmen hastalandı. Zaten geç teşhis, zaten güç teşhis, “kan kanseri” oldu.
     18’inde büyüklerin cezaevine nakil, cezaevi doktoru sevkiyle Okmeydanı SSK; öyle sıradan ve üstelik mahkum bir Abdullah ya, hastanede karanlık tecrit odasında kemoterapiye vuruldu.
     Tam bilmiyorum, öyle mi oldu… Genç bedenlerin sert kemoterapiye (ne kadar!) cevap verme ihtimali belki ona da uğrayacaktı. Minik umut işte!
     Ama hücreler alt üst.
     İnsan Hakları Derneği, 18’ini bulmadığı, fiilen değilse de resmen çocuk olduğu günden beri; çocuğunu Harvard’da görme hazzına erişen Cumhurbaşkanı’na, çoluk çocuk sahibi bakanlara, müdürlere, milletvekillerine başvuruyor. Her cuma, hastanede ses duyurmaya çalışıyorlar. Deyin ki, köşeye sıkışmış bir çığlık.

     TIBBİ ADALET
     Mesele sadece Abdullah’ın hastalığı değil.
     Mesele sistemin hastalığı:
     1.Abdullah Mart başı Adli Tıp’a sevk edildi.
     2.Eriyen ömrünün birkaç ayı daha geçti, rapor çıkmadı.
     3.Rapor aslında 21 Mayıs’ta çıkmış.
     4.Günleri sayılıyken postaya 15 Haziran’da verilmiş.
     5.Savcılığa 16 Haziran’da ulaşmış.
     6.Lakin 1 Temmuz’a kadar Savcılık’ta bulunamamış.
     7.Israr üzerine o gün, yığılı dosyalar arasında ele geçirilmiş.
     Yavaş raporu, çocuk bir nevi hücrede bekliyordu; bedendeki hücrelere hapsolmuş ömrü ise yavaş yavaş ölüm cezasına mahkumdu! Ve geçen zaman, kardeşlerinden ilik nakli ihtimalini de yok ediyordu.

     KALBİ ADALET
     Ömür bitse de ceza, eza makamlarının titizliği bitmiyor tabii (İyi niyetli kamu görevlileri kıymet bilirlikle anılıyor!):
     Daha önce sözlü olarak, cezaevinde kalamayacağı umudu verenlerin raporu bu kez “pekala yatar” diye çıkıvermiş.
     Hastane raporu, “Tedaviye yanıt vermiyor; hayati riski var” derken.
     Tabii o da kayboluyor, o da zor bulunuyor, o da işleme konmamış, onun da işleme konması için şeyin şeyi gerekiyor…
     Sayın Cumhurbaşkanı, çocuk belki de ölüyor… Sayın “Adalet” hükümeti, Sayın “Adalet” Bakanı… Çocuğun istediği fazla şey değil, azcık ömür, Sayın Müdür!
     Adalet sadece “Suç ve Ceza” mıdır!
     “Hayat hakkı… Veda hakkı… Huzur hakkı” nedir!
     Adalet, suçla orantısız ceza; 14 yaş suçuna 18’inde ölüm cezası değil ki.
     Adalet, kıyamamaktır yahu!
     Abdullah’a da kıyamamaktır!
     Annesinin dileği ne, biliyor musunuz: “Eli elimde ölsün.”
     Bir annenin “eli evladının elinde ölüm”ünü, son nefesteki huzurunu elimden biliyorum; ama tam tersini dilemek kolay mı anam!
Kaynak: Umur Talu – Haberturk

Ilısu Barajı İçin Verilen Vaadler Tutulmadı
     Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi tarafından yapılan açıklamada, daha önce bölge halkının desteğini almak için verilen vaadlerin hiç birinin tutulmadığı ve köylülerin mağdur edildiği ifade edilerek, baraj yapımının hemen durdurulması istendi.
     Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi yaptığı yazılı basın açıklamasında, Baraj yapımını üstlenen firmaların, 70 bin bölge insanına istihdam imkânını sağlanacağı ve evleri sular altında kalacaklara yeni konutlar verileceğini vaad ettikleri dile getirilerek, bu vaatlerin yerine getirilmediği belirtildi.
     Köylüler Mağdur Edildi
     Yazılı açıklamada, Ilısu Barajı projesi kapsamında evleri sular altında kalacak olan Ilısu Köyü sakinleri için aynı bölgede inşa edilen konutların tamamlandığı ve sözleşmeye çağrılan köylülerin konutların fiyatlarının yüksekliği karşısında hayal kırıklığına uğradıkları belirtildi. Açıklamaya şöyle devam edildi: “Ilısu köyündeki eski evlere toprak veya beton yapılı olmasına göre 10 ile 20 bin lira fiyat biçilirken, yeni yapılan konutlar için vatandaşlardan 10 yıllık süre içerisinde 70.000 TL ödeme yapılması talep edilmektedir. Bu durumda gelecek yıllarda topraklarını ve tarım ile geçinme olanaklarını kaybeden bu insanlar içinden çıkamayacakları bir borç batağına saplanacaklardır.”
     Baraj Yapımı Durdurulsun
     Ilısu baraj projesi durdurulamadığı takdirde, Baraj suyu altında kalacak olan Antik Hasankeyf ilçesi ve diğer yüzlerce yerleşim biriminde yaşayan insanların da Ilısu köylüleriyle aynı akıbeti paylaşacakları belirtilen açıklamada, bütünüyle geçim kaynaklarını kaybedecek olan baraj mağdurlarının kentlere göç edeceği ve bu göçün sonucunda büyük sosyal sorunlarla karşı karşıya kalacakları vurgulandı.
Kaynak: Veysi Demir – İLKHA

AK Parti, BDP ve referandum
     Kavga kızışıyor... Askerî vesayetin emrindeki yargı oligarşisi elinden geleni ardına koymuyor. Balyoz darbe soruşturmasını iğdiş etmek için elinden ne gelirse yapıyor, tam operasyon yapılırken, kanıtlar toplanırken bir anda bu işlemleri yürüten savcılar görevden alınıyor...
     AK Parti’nin hazırladığı anayasa değişiklik paketi o sebeple çok önemli. Bu değişiklikler sonrasında şu anki anayasal durumdan daha iyi olacağı kesin. “Daha iyisi olmalıydı ya da tümden değişmeliydi” deyip bu anayasa reformuna karşı çıkmak doğru değil. Zaten bu reform paketi halka gittiğinde bu paketi eksik ve yetersiz bulan vicdan sahipleri de EVET oyu verecektir. Fakat bu durum AK Parti’nin kimi taleplere duyarsız kalması anlamına gelemez, gelmemeli.
     Bu noktada BDP’nin durumu çok kritik. BDP’ye yönelik “Hadi bakalım samimiyetinizi görelim, destekleyecek misiniz yoksa statükodan mı yana olacaksınız görelim, Türkiye’nin partisi misiniz,görelim” tavrını asla doğru bulmuyorum. Çok sevdiğim dostum Kurtuluş Tayiz’in kimi yazılarındaki eleştiri tonunu da doğru bulmuyorum. AK Parti bu anayasal reform sürecinde BDP’nin elini güçlendirecek ama kendi elini de (özellikle muhafazakâr/ milliyetçilere karşı) zayıflatmayacak bir formül bulabilmelidir. Kürt hareketinin içindeki belli başlı herkesle konuştum, ardından da AK Parti üst düzey kadrosundan birkaç kişiyle bu konuyu müzakere ettim. İki tarafın da uzlaşabileceği iki madde tesbit ettim. Bu reform taslağına bu iki madde eklenirse BDP’nin destek vermesi kesinleşir, buna rağmen BDP destek vermemeye kalkarsa kendi ayağına sıkmış olur. İmralı’nın da böyle bir şey yapacağını sanmam. Bu iki madde şöyle:

     1. Meclis içinde grup kurmuş ya da belli sayıda vekille temsil olunan partilere hazine yardımı verilmelidir.

     2. Anayasa’nın ilk 10 maddesi içine “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Türkiye topraklarında yaşayan tüm kültürlerin ve kimliklerin kendini özgürce ifade etmesini garanti altına alır” mealinde bir madde eklemelidir.

     Bu iki madde BDP ile AK Parti’nin üzerinde uzlaşabileceği iki maddedir. BDP ileri gelenleri bu anayasa referandumuna HAYIR denmesi halinde kendileri aleyhine yoğun bir propaganda yapılacağını, bu propagandanın da başarılı olma ihtimalinin çok büyük olduğunu iyi bilmelidir. Öte yandan AK Parti içindeki kimi isimler de alenen BDP’nin bu reform paketine hayır vermesini istiyor. Bu isimler hem kendi milliyetçi pozisyonları gereği bunu istiyorlar hem de bu durumun siyaseten AKP’nin işine yarayacağını düşünüyorlar.

     Teorik olarak bu hesap mantıklı... “Askerî vesayete devam mı, tamam mı?” anlamına gelen bu referandumda Kürt coğrafyasının tulum çıkaracağı kesin. İmralı ya da BDP ne derse desin Kürt halkı bu anayasal değişim paketine EVET diyecektir. Çok önemli bir BDP ileri geleninin bana bizzat söylediği üzere “Kürt halkı cellatlarıyla aynı safta yer almayacaktır”. Bir sonraki seçimlerde de elbette bu, AK Parti adayları tarafından kullanılacaktır. Bu siyasi hesap AKP’ye oy getirebilir ama bölgeye barışı getirmez. Barış için doğru bir dille ortak sağduyu zemini yakalanmalıdır. Bu bağlamda kimi BDP vekillerinin de “Kürtler için Ergenekon neyse, AKP de odur” gibi söylemlerini terk etmeleri lazım. AK Parti içinde, konu Kürt meselesi olunca Genelkurmay’a yakın bir dili benimseyen kimi nasyonalist kafaların olduğunu biliyoruz, sık sık bu adamları bu gazetede teşhir ediyoruz; ama BDP içinde de konu kimi dinî cemaatler olunca aynı Genelkurmay dilini benimseyenlerin olduğunu da biliyoruz. İttihatçılık bu toprakların kadim hastalığı, her toplumsal kesime sirayet etmiş bir hastalık bu. Bu zihniyet tarafından ezilenler bile bir yanıyla İttihatçı bu ülkede. Bu süreçte ya hep beraber içimizdeki bu hastalığı yeneceğiz ya da hep birlikte bir kez daha kaybedeceğiz.

     ***

     Bu arada sık sık kimi Ergenekon sanıklarının tutuksuz yargılanmaları gerektiği yönünde argümanlar işitiyoruz. Doğrudur bence de tutuklu yargılanma istisna olmalıdır, hele silaha külaha bulaşmamış, delil karartma ihtimali olmayan kimi ETÖ sanığı gazeteciler için. Öte yandan aynı şey KCK operasyonu kapsamında hâlâ içeride olanlar için de geçerlidir. Diyarbakır’ın kalbi Suriçi ilçesinin başkanı Abdullah Demirbaş hâlâ tutuklu, üstelik güvenlik kuvvetleri tarafından kötü biçimde tartaklandı ve şu an tedavisinin yapılması gerekiyor. Bizzat tanıdığım Batman Belediye Başkanı Nejdet Atalay hâlâ içeride. Zülküf Karatekin, Muharrem Erbey, Hatip Dicle gibi silahla külahla işi olmayan birçok önemli isim içeride. Bu isimler derhal tahliye edilmelidir.
     KCK operasyonları zaten baştan aşağı yanlıştır.
Kaynak: rasim.ozan@hotmail.com

KÜRTLER NELER OLDUĞUNUN FARKINDA MI
     Liberal-muhafazakâr diktatoryanın tesisinde, bu geçiş sürecinin önünde birer engel veya yavaşlatıcı olarak algılananların etkisizleştirilmeleri, etkisizleştirilmelerinin mümkün veya uygun olmadığı hâllerde ise itibarsızlaştırılmaları, yeni rejimin yeni muktedirlerinin en sık izledikleri yollardan biri oluyor. Bunun son ve en dehşet verici örneklerinden biri, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a karşı gerçekleştirilen video tertibi oldu.
     Tertibin mide bulandırıcılığı ve içinde yer alanların kendilerini konumlandırdıkları “İslamî ahlak” pek çok tartışmada söz konusu oldu ve bizler için artık anlamlı olmayan tartışmalardır. Biraz daha anlamlı sayılabilecek tartışma ise yayımlananların gerçek olduğu varsayımından hareketle yürütülen, Baykal’ın, 2002’den bu yana, başta Recep Tayyip Erdoğan’a olmak üzere, AKP’ye kimi konularda sağladığı kolaylıkların ardında böylesi bir zor veya baskının etkili olup olmadığı tartışmasıdır.
     REFERANDUM İÇİN Mİ
     Kuşkusuz tertibin pek zamanlı olduğu da gözönünde bulundurulmalıdır. On gün kadar bir zaman sonra toplanacak CHP Kurultayı ve Anayasa’daki son değişikliklerle ilgili iki ay sonra gerçekleştirileceği söylenen referandum düşünüldüğünde tertibin niyetinin gayet açık olduğu görülecektir. İçinden geçtiğimiz dönemde, son tertibe dair diğer tartışmalar, tek tek anlamlı görünseler de esas savaşı gölgelemekten başka bir işe yaramayacaklardır.
     Video tertibi, Türkiye’deki Cumhuriyet Savaşı’na dair, artık Wall Street Journal gibi yabancı gazetelerde bile “kansız iç savaş” tanımlamalarının yapıldığı bir zamanda düzenleniyor. Diktatoryal düzenin tesisinde son adımlar atılırken, liberal-muhafazakâr karakterli yeni rejimin inşa ediliş sürecinin önündeki en büyük engel veya yavaşlatıcı olarak görülenlerden hâlâ tasfiye edilemeyenler bulunuyor.
     KÜRTLER’İN KUDDUSİ OKKIR’I
     Bunlardan, Bahar 2007’de yükselen Kemalist cumhuriyetçi direnişin, polis operasyonları ve Silivri yargılamaları ile etkisizleştirilmek istenmesine tanıklık ettik. Bir diğerinin, öyle ye da böyle, ABD-İsrail-AKP ve Barzani’den mürekkep ittifakın önerdiği çizgiyi kabul etmeyen Türkiye Kürtleri olduğu ve bunların da tıpkı Silivri operasyonları gibi bilumum şafak baskınları, gözaltı ve tutuklamalar, şemalar, telefon ve ortam dinlemeleri ile gizli tanıklar aracılığıyla sürdürülen KCK operasyonları ile etkisizleştirilmek istendikleri biliniyor.
     Oysa, Kemalist cumhuriyetçilerin, her gün pompalanan korku ve tüm yapılanlara rağmen, bütünüyle etkisizleştirilemediklerini, dahası, Baykal örneğinde görüldüğü gibi, son zamanlarda siyasî tarihimizde benzerine pek az rastlanan bir yeniden güçlenişi yakaladıklarını ve Kürtlerin ise benzer ve hatta daha ağır baskılara, dahası, içlerindeki ve özellikle de hareketlerinin legal kanadındaki AKP’’ye meyilli figürlerine rağmen, İmralı-Kandil hattının AKP karşıtı analiz ve açıklamaları nedeniyle de olsa, AKP’yi bir hayli zora soktuklarını görmek işten bile değildir. Kürtler, AKP’yle uyumsuzluklarının bedelini, ilk Kuddusi Okkır’larını vererek de ödediler; kapatılan DTP ve bürolarına yönelik altı ay kadar bir zaman önce gerçekleştirilen polis operasyonunda tutuklanarak Mersin E Tipi Kapalı Cezaevi’ne konulan kalp hastası Osman Yiğit, geçtiğimiz ay, henüz 34 yaşındayken yaşama gözlerini yumuyordu. Matbuatımızda göremediğimiz bu haber, Kemalistler’e ve Kürtlere çektirilenlerin ne kadar da paralel ve benzer yürüdüğünün son ve hazin bir delili olmaktadır.
     İhsan Dağı gibi yazarların son dönemde ölçüsü artan kin ve hiddeti ile taraftar basında CHP, MHP ve BDP kastedilerek dillendirilen “Statüko İttifakı” benzeri hınç yüklü manşet ve söylemlerin nedeni, liberal-muhafazakâr ittifakın Cumhuriyet Savaşı’nda düşledikleri sonuca bir türlü ve düşündükleri hızla varamamalarından kaynaklanıyor. Yenildikleri ve zorlandıkları ölçüde de baskı ve korkunun şiddetini arttırdıklarını ise biliyoruz.
     HATİP DİCLE GÜNAH KEÇİSİ
     DTP kapatıldığında, AKP ile yürütülecek her türlü diyaloğun sonlandırılacağını bildiren ve bunun bir gereği olarak da DTP’li mebusların TBMM’den çekilmelerini öngören “sine-i millet” kararını Diyarbakır’da toplanan Demokratik Toplum Kongresi adına duyurup destekleyen Kürtlerin tutuklandıkları; bunlardan en gözönünde bulunan Hatip Dicle’nin tutuklu yargılanırken mahkemede yaptığı savunması esnasında, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile kapatılan DTP’nin eş başkanlarından Ahmet Türk’ün büyük gürültü koparan Habur olayı öncesi gizlice buluşup anlaştıklarını açıklaması sonrası en büyük günah keçisi ilan edildiği; yine Baykal’a yönelik Van tertibini planlayıp uygulayanların AKP’li olduklarını ortaya çıkarma da cumhuriyetçilerle dayanışma içerisine giren BDP’lilerin mürtecilerin feci küfür ve hakaretine maruz kaldıkları; son olarak, anayasa değişikliği oylamalarının ikinci turunda cumhuriyetçilerle birlikte oylamaya katılmayan BDP’li mebusların “statükocu” ilan edildikleri; hepsi ve hepsi, hatırlanmalıdır. Bu harekatın, yalnızca Kürtlere dönük olan kısmı oluyor.
     Dolayısıyla, Baykal’ın ve aslında liberal-muhafazakâr diktatoryanın inşasının karşısındaki tüm bir cumhuriyetçi direnişin hedef alındığı son video tertibiyse, aynı harekatın, yalnızca Kemalist cumhuriyetçilere yönelik kısmına ait gibi dursa da, diktatoryal yeni rejime çoktan Kuddusi Okkır’lar ve Osman Yiğit’ler feda etmeye başlamış ve daha pek çok Okkır ve Yiğit’i feda edeceği kesin gibi görünen tüm kesimlerin boşa çıkarması gereken bir fesat olarak önümüzde durmaktadır.
Kaynak: Emre Özsuda Odatv.com

OSMANLI ARŞİVLERİNDE "KERBORAN"
     Öncelikle böyle bir sitenin kurulmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Ben bu yazıyı anadilimle Kurdî (Kürtçe) ile yazamayıp, sunmadığım için sizden özür dilemeyi bir borç olarak görüyorum. Maalesef içinde yaşadığımız ülke başta eğitim alanı ve başka alanlar olmak üzere, üzerine düşen görevleri yerine getirmiyor veya getirmek istemiyor ya da bu alandan beklentileri (asimilasyon) var. Eğitim alanında yapmadığı çalışma alanı sadece benim anadilimle sınırlı, okuduğumuz üniversitelerde hemen hemen her dilin bir kürsüsü (İngilizce, Fransızca, Arapça, Farsça) mevcutken geriye kalan ve hiçbir şekilde izin verilmeyen yine anadilim, son dönemlerde bir şeyler oluyor gibi "Mardin Artuklu Üniversitesi, Türkiye'de Yaşayan Diller" adı altında bir şeyler yapılıyor bakalım. 21 yüzyılda hala böyle sorunları bile yazmamız, dile getirmemiz bile içler acısı. Şunu da belirtmek lazım devlet bize anabilim dalı ya da bölüm açmadı diye de dilimizi öğrenmeyeceğiz veya geliştirmeyeceğiz anlamına da gelmesin. Tam tersine dilin kendisini var etmesinin tek olanağı konuşulmasıdır. Devlet üzerine düşeni layıkıyla yerine getirmiyorsa, devlet bizi böyle bir tercihe zorladıysa çözüm belli bir Kürt evinde sadece tek dil konuşulacak "Kurdî", bunun dışında kalan diller yasaklanacak gerekirse ev içerisinde diğer dillerden kaç kelime konuşulduysa kelime başına para cezası kesilsin. Bunlar abartı değil biz bunları birebir yaşadık en azından para yabancıya gitmiyor. Ya devlet kelime başına sizden zorla para alsaydı ne olurdu? Daha sonraki yazılarda bu konuları dile getiren yazılar yazacağım. Bu yazıyı anadilimle yazamadım ama daha sonraki yazılar da bunu telafi etmeye çalışacağım.

     Bu yazım da geçmişten günümüze kadar Kerboran (Dargeçit) tarihini anlatacak değilim böyle bir birikime de henüz ulaşamadım, baya da zaman alacağına benziyor. Bu konuyla ilgili herhangi bir çalışma yapılacaksa özellikle bazı alanlarda belli bir altyapıya ihtiyaç vardır. Çünkü Kerboran ve çevresi birden fazla dil, din ve kültür öğesini bünyesinde barındırdığı için bu çok kültürlülük, dillilik literatürünü iyi bilip işlemek lazım en basitinden Ermeni, Ezidi (Yezidi) ve Süryaniler gibi bu coğrafyada yaşamış ve yaşamaya devam eden milletler var olduğundan bu konular hakkında hem donanımlı hem de bu alandaki gelişmeleri iyi bilip takip etmek gerekir. Ama umudum o ki günün birinde birileri bu konu üzerinde çalışmaya girişir. Bu alandaki büyük bir eksiğimizi giderme şansına da sahip oluruz. Bu konudaki çalışmalar illaki kitap veya daha kapsamlı büyük bir şey olmasına gerek yok. Bu konularda mütevazi davranılması bence en iyisidir. Ben ne yapabilirim sorusuyla yola çıkılabilir. Belki biraz konumuzdan sapmış olacağım ama bir uyarı mahiyetinde hepimizin küçükken ninelerimizin, dedelerimizin, annelerimizin bize anlattığı illaki Masal - Hikayeler (Çirok) vardır. Bu yakınlarımız daha hayattayken bunların anlattıklarının kayıt altına alınması bile bence yukarıda söz ettiğim çalışmalardan daha mühimdir.

     Bu yazım daha çok Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde (BOA) araştırma yaparken gözüme çarpan, Kerboran'la ilgili belgelerin bir araya getirilmesinden oluşuyor. Bulduğum belgelerden olan, Ermeni Cemaatinin Kerboran'da bir kilise yapmak için merkeze gönderdiği yazışmaları konu alan belgenin hem transkiribini hem de dilini günümüz Türkçesine çevirmeye çalıştım. Yazının geri kalan kısmı ise, BOA'da Kerboran'la ilgili bulduğum belge özetlerini bir araya getirip düzenledim. Bu belge özetlerinin çoğu, tayin edilen memurlar ve görevden alınanlarla ilgili belgeler olmakla beraber, farklı konuları da işlemiş belgeler de mevcuttur. Ben bu belgeleri İstanbul'daki Başbakanlık Osmanlı Arşiv'inden buldum Kerboran'la ilgili diğer kütüphanelerde de mutlaka arşiv belgesi ya da materyal vardır. Bu belgelerde "Kerboran" bazı yerlerde Kerburan diye yazılmış bu "?" (waw) harfinin hem "o" hemde "u" okunmasındandır. Bunun dışında yine belgelerde "Kerboran" Gerboran diye okunmuş bu da "?" (kef) harfinin "G" ve birçok ses özelliğine sahip olmasındandır.
Arşiv Belgeleri ve ayrıntı için lütfen   tıklayınız
Kaynak: Bahattin DEMİR

Ilısu Barajı, Sulama Projesi Değilmiş!

Yıllardır Ilısu Barajı projesinin yanlışlığına dikkat çekip duruyoruz. Ancak derdimizi kimseye anlatamıyorduk. Bu köşenin acizane yazarı olarak yanlışlara dikkat çekerken, doğruları, toplumsal yararları savunuyordum.

İnsanlık ailesinin bizlere ve gelecek nesillere miras olarak bıraktığı tarihi, kültürel değerler açısından dünyanın en önemli antik kentlerden biri olan Hasankeyf´i sular altında bırakacak olan bu projenin ´hukuki´ dayanaktan yoksun olarak dayatıldığını söylediğimde de kimseye sesimiduyuramıyordum…

Dicle Nehrindeki ekolojik yapı, çevre, doğa için yıkım anlamına gelecek bu projenin sakatlığı her açıdan netti. Ama inandıramıyorduk…

183 köyü, on binlerce dönüm birinci sınıf tarım arazisini, binlerce dönüm bağ, bahçe ve bostanı, binlerce hektarlık ormanı yok edecek bir projenin mantıklı yönü olamazdı. Yaklaşık 70 bin insanın göç etmesine ve uzak diyarlara gitmesine neden olacak bir projeden söz ediyorum…

70 bin insanı bütün geçmişleriyle (Anne, baba, evlat ve sevdiklerinin vs. mezarlarını bile sular altında bırakacak şekilde) bağını koparmanın ne tür psikolojik-ruhsal travmalar yaşatacağını tahmin bile edemeyiz. Ama birileri bu projede diretiyordu…

Bahse konu bu kadar geniş coğrafyayı sular altında bırakacak ve oralardaki canlıların doğal yaşam alanlarını yok edecek olan proje hakkında ne yazık ki toplumumuzu tam bilgilendiremiyorduk.

Birebir görüştüğümüz nice yüksek tahsilli insanlar bile, “Siz bu kadar geniş toprağımızın sulanmasını istemiyor musunuz? Baraja karşı çıkarak yüz binlerce dönüm arazinin sulanmasına nasıl karşı çıkıyorsunuz?” diyebiliyorlardı…

´Kişi bilmediğinin düşmanıdır´ diyorlar. Onlara da hak veriyordum. Onlara, ´Ilısu Barajı Projesi sulama ve taşkın koruma amaçlı değildir. Bu barajın sulama amaçlı olmadığını önceki konsorsiyum(Nurol firma) yetkilisi de açıkça ifade etmişti´ dediğimde, şaşırıp kalıyorlardı…

Demek ki hala bazı okumuşlara bile derdimizi tam anlatamamışız…

Evet, Hasankeyf´i ve Dicle Kanyonunu, oradaki doğal yaşamı bitirecek Ilısu Barajı projesinin temeli atıldığı zaman, bunun hukuksuzluk olduğunu yazmıştım. Başbakan Erdoğan´ın, hukuksuzlukta direttiğini söylerken de haklıydım. Nitekim Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi, yürütmeyi durdurma kararı vermiştir. Hasankeyf´teki kültür varlıklarının taşınacağı alanla ilgili kamulaştırmayı iptal eden mahkeme gerçeği gösteriyor ki, birileri hukuksuzlukta ısrarcı olmuştur. Yargının bu yerinde kararı, haklı olduğumuzu göstermiştir.

Batman Hasankeyf Yaşatma Girişimi, kamulaştırmanın yasal olmadığı yolunda bir basın açıklaması yaptı. O açıklamanın önemli bölümlerine bakalım; “Bakanlar Kurulu´nun 2006 yılında Ilısu Barajı Projesi kapsamında Hasankeyf ilçe merkezinin taşınmasını öngören kamulaştırma kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması için Diyarbakır Danıştay´ına açılan davada verilen kritik karar Hasankeyf´te yapılan kamulaştırmaların yasal olmadığını göstermiştir. Ilısu Barajı için Hasankeyf´in taşınmasını gerektirecek Bakanlar Kurulu kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması amacıyla Başbakanlık aleyhine açılan dava ile ilgili verilen kararda Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi, Hasankeyf´teki kültür varlıklarının taşınacağı alanla ilgili kamulaştırmayı iptal etti. Mahkeme, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı´nın taşınması işin aceleye getirdiğini belirtmiştir. Hasankeyf´in sular altında kalmasına yol açacak olan Ilısu Barajı inşaatı konusunda verilen karar Hasankeyf´in kurtarılması açısından olumlu bir gelişmedir. Kültürel miras savunucuları ve çevrecilerin tepki gösterdiği Ilısu Barajı projesi için Hasankeyf ilçesindeki kamulaştırmalar Bölge İdare Mahkemesi´nce iptal edilmiştir. Tarihi değer taşıyan taşınmaz kültür varlıkların başka bir yere nakledilmesi konusunda da Kültür ve Turizm Bakanlığı Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu´nca alınmış bir karar bulunmadığını vurgulanmıştır. Ilısu baraj projesinin çevreye, tarihe, doğaya ve insana zararlı bir baraj olduğu yönündeki düşüncemiz gün geçtikçe daha iyi anlaşılmakta ve haklılığımız ortaya çıkmaktadır. Ilısu barajında ısrar edenler de biliyorlar ki birçok açıdan yasal olarak barajı inşa etmek mümkün değildir. Geçmişte Bakanlar kurulunun Hasankeyf ile ilgili aldığı acil taşınma kararı da ancak savaş halleri ve doğal felaketler esnasında alınabilecek bir karardı. Oysa alınan kararın hiçbir haklı gerekçesi yoktu. Mahkemenin bu gün aldığı kararda Bakanlar Kurulu kararının da bir yönde haksız bir karar olduğunu göstermektedir. Bu güne kadar yapılan kamulaştırmalar keyfi ve hukuksuzca yapılmıştır. Mahkemenin aldığı karar doğru ve yerinde bir karar olmuştur.”

AVRUPA PARLAMENTOSUNDAN UYARI!..

Geç de olsa yanlışların görülmesi sevindirici gelişmelerdir. Bölge İdare Mahkemesi´nin aldığı kararın dışında da olumlu gelişmeler var. Geçen günlerde Avrupa Parlamentosu (AP), Hasankeyf´i sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı projesiyle ilgili tüm faaliyetlerin durdurulması yönünde bir açıklama yaptı.

Avrupa Parlamentosu´nun bugüne kadar sessiz kalması zaten düşündürücüydü. Üç Avrupa ülkesinin finansman sağlamaya çalıştığı Ilısu Projesi için bütün duyarlı kesimler ayakta iken, Avrupa Parlamentosu suskunluğu tercih ediyordu…

Hasankeyf Gönüllüler Derneği, Doğa Derneği, Hasankeyf Yaşatma Girişimi ve yurt dışındaki duyarlı çevrelerin tepkilerine göğüs geremeyen konsorsiyumu oluşturan üç Avrupa ülkesi gerçeğini hatırlamak gerekir.

Konsorsiyum yanlıştan döndükten sonra AP, ilk kez çevreciler, doğa ve tarihseverlerden yana bir açıklama yapmıştır. Geç de olsa AP´nin kararını olumlu ve önemli bir gelişme olarak ifade etmek istiyorum.

Doğa Derneği Başkanı Sayın Güven Eken´in, son gelişme ardından basında çıkan demecine bakalım: ´´Projeye destek veren ortakların geçen yıldan bu yana birer birer çekilmesiyle, Ilısu baraj için kredi sağlayan Garanti Bankası, Akbank ile Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu´ndan başka destekçi kalmamıştır. Doğaya ve kültüre saygılı hiçbir kurum Ilısu barajı gibi eski bir projeyle yan yana durmamalı.”

Hükümetin de artık yanlışlarını görerek doğrulara teslim olması gerektiğine inanıyorum. Duyarlı çevreler, Hasankeyf ve Dicle Vadisi´nin Unesco Doğal ve Kültürel Miras listesine dahil edilmesini istiyor. Dünyanın başka yerlerinde bir iki kriter dünya miras listesine girilmesi için yeterli görülürken, 9 kritere sahip Hasankeyf ve Dicle Vadisi´nin sahipsizliğine yanmamak elde değildir…
Mereto72 / Gazeteci-Yazar / meretobatman1@hotmail.com

Erêê erê heyfa!
Bir başnot diyelim buna. Bu yazı “akıl vermek” ve “yol göstermek”ten yoksundur. Aciz değil, yoksundur ve iddiası yoktur. Sadece kederi vardır. Ve Kürde yazılmıştır.

Evet, bu yazı Kürde yazılmıştır. Gün olur çünkü artık anlatacak ve ikna etmeye çabalayacak gücün kalmaz. Dönersin kendi kuş sürüne, nereye uçtuğuna bakmadan, havada, orada, o yerde asılı kalmak istersin. Varsın mevsimler geçsin. Kar yağsın, tipi olsun, yağmur... Sonra aynı yerde mevsimin döngüsünü, günün döngüsünü izlersin, bakarsın güneş ışıldar. Göçmek ile kalmak arasında bir yerdir orası. Ama olsun, sürünlesindir. Ya uçarsın, geri dönmek üzere, ya da “hiçbir yer” dersin. Güdülerini öldürür, orada asılı kalırsın. Vatan nereye düşer, yurt nereye... Nereye uçmalı, nereye konmalı?.. Bilemezsin, hepsi karışır.

Karışır, çünkü Kürt vatansızdır! Havada asılıdır. Yaşamasam da bilirim, babasının dayak yediğini gören çocuğun içinde büyüyen öfkeyi ile haylazlığı. İflah olmazlığı... Babasına bok yedirilmiş, annesi dövülmüş, evi ve tüm geçmişi ateşe verilmiş çocuk, vitrin camlarıyla hesaplaşmanı bilirim; ama gün gelir anlatamam artık. Elime taş alıp her yere atmak isterim ama anlatamam. Taşı sen atarsın; sonra, çıktığında bile hâlâ reşit olamayacağın dört duvarlı binaya sokulursun. Sen adına dersin ki “zindan”, ben derim “devlet”.

Bilirim, ekranda ya da şurada burada gördüğün hayatın nereye aktığını anlamaya çalışırken, elleri nasırlaşmış babanın akşam eve bir parça ekmek ile bir torba keder getirmesini... Annenin tüm bunları katık etmesini... İçine tıkıştırıldığın ve adına yaşam dediğin şeyin tanımı yapılır senin adına. “Yurttaşlık” denir, sen elini kaldırırsın havaya, Ece Ayhan’ın en arka sıradaki çocuğu gibi, “Kürt” dersin. “Pis, kinli, öfkeli, kaba, kavgacıdır” dersin. Payına, “meçhul öğrenci anıtı” düşer. Bilirim... Sen buna “isyan” dersin, ben, “Kürt dediğin, babası dövülen çocuktur” derim.

Kürt dediğin, her zaman paçasında pusula taşıyan, uçuş yönünü kaybetmiş bir güvercindir. Nerede avcının tuzağına düşeceğini bilemeden, tüylerinin pırıltısında kaybolmuş bir güvercin... Kimse buna methiye demesin. Buna “kana ağıt” der bilenler. Bilenler bilir ki güvercin dediğin çocuktur. Uçar uçar, döner de gelir sanırsın. Bir gün bir koyda, bir dağ oyuğunda, bir kar tümseğinin altında yattığını duyarsın. Gün döner, güneş döner, kara gözlü kızlar, kara kaşlı oğlanlar gülümser kalkan karın altından. Vücudundan geriye kalan uzuvları ile. Çünkü ne ben, ne bir başkası anlatabilir, bu ülkenin bayrağını “nereye dikilmek isterse” oraya dikmeye kodlanmış evlatlarının o çocukların kulaklarından boynuna kolye yaptığını. İki halkın, ikide bir halkın kabrinin başına dikilir bayraklar. Hiçbiri dalgalanmaz oysa. Şanını çoktan yitirmiştir. Hangi bayrak çocuk ölülerinin şanını taşıyabilir ki? ***

Diyarbakır’da hafta sonu... Adliyenin önü çatışmadan geriye kalmış gibi dağınık. Battaniyeler yerlerde sahipsiz. Boz bir kalabalık toplanmış Adliyenin yanı, belediyenin önünde. BDP otobüsü ortada. Osman Baydemir “s...r” çektikten hemen sonra... Alana girerken Kürtçe sesleniyor kadınlar: Sen erkek adamsın!

Diyarbakır’ın kitlesi halka halkadır. En merkezde her zamanki kalabalık vardır. Elinde bayraklarla... Öfkelidirler. Gergindirler. Yine öyle... Onları görünce kederleniyorum. Çünkü o kalabalık, sınırötesi operasyon yapıldığı zaman bir yürüyüş gerçekleştirmişti. Hepsi orta yaşlarda veya daha üstü. Keder denilen şeyi işte o zaman görmüştüm. Dağlardaki çocukları için endişelenmeyi... Partizanlık falan değil, endişe ve keder! Ağlayan yaşlılar... İşte o zaman ve bu zaman. Umudun tükenmesi ve keder!

Yine soruyorum kendime, Kürt dediğiniz nedir ki? Yine kalıbım çatırdıyor. Bir yerde durayım diyorum, duramıyorum. Ruhumu bir yere sabitleyeyim diyorum olmuyor. Kürt dediğiniz nedir ki? Ölüsü tekmelenen, dirisi tekmelenen... Peki benim güzel “kardeşim”, hangi kardeş diğerini tekmeler. Denir ki diriden korkarsın, korku seni zalimleştirir. Peki ya ölü? Buralara “vatani hizmete” gelmiş yüzbinlerce, milyonlarca kişi, vicdanlarınız nereye gitti? Hiç mi çıkıp da olanları anlatacak cesaret yok birinizde. Anlatılamayacak kadar vahimdir biliyorum, ama olanlardan ve olacaklardan daha da mı vahim?

Geçiyorum er-erbaş meselesini. Korkudur, ölüm korkusu ve öfkenin varlığına veriyorum her şeyi. İyi niyetlerimi, umutlarımı bir kenara atıyorum. Benim atmamın hiçbir ehemmiyeti yok biliyorum. Ne olur, en fazla küser de yazı yazmam. Ne köyüm yakılmıştır ne de babamı dövmüşlerdir. Dövmüşlerdir, onu biliyorum, unutamam. Ama 12 Eylül işte, hepimizi biraz kinlendirip, biraz durultmuştur. Ama daha dün değil... Dün gibi değil... Dedim ya, en fazla küserim. Peki ya Kürt? Bunca şeyin ardından küsmek mi? Onu geçti, o eşiği atladı, biliyorum. Ya öfkeyle tanımlar, dersin ki “ya herro ya merro”, ya da yüreğin hâlâ yerindeyse, “yok” dersin; “bu yol, yol değil!”
Ne ise... Ser sala we pîroz be!
EVRİM ALATAŞ / Gazeteci-Yazar /evrimalatas@hotmail.com

Diyarbakırlılar Öfkeli, Tedirgin
Diyarbakır sokaklarında bugünlerde en çok şu soruluyor: Barış diyorlar, açılım diyorlar, sonra da DTP'yi kapatıyorlar... Hadi DTP'yi kapatıyorlar, barışı en çok isteyen Ahmet Türk'e niye dokunuyorlar? Tokat'ta yedi askerin şehit edilmesi, onlara göre de karanlık: Derin devletin parmağı olabilir.

En son 22 Temmuz 2007'de yapılan seçimlerden bir ay önce Diyarbakır'a gelmiştim. Havanın sıcaklığına karşın bütün sokaklarda heyecanlı bir çalışma vardı. DTP'nin desteklediği dört bağımsız milletvekili adayı Aysel Tuğluk, Selahattin Demirtaş, Akın Birdal ve Gültan Kışanak'ı Meclis'e göndermek için kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar hemen hemen herkes bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Sonunda bunu da başardılar...

İki yıl önce temsilcilerini Ankara'ya göndermenin gururunu yaşayan Diyarbakırlılar, bu defa bir veda törenine ev sahipliği yapıyordu. Çünkü DTP kapatılmıştı, 30'dan fazla bağımsız aday arasından seçtikleri Aysel Tuğluk'a beş yıl siyasi yasak gelmişti...

Savaş uçaklarının sesi
Üniversite öğrencisi Aydın Erdem'in öldürülmesi, Reşadiye'de yedi askerin şehit edilmesi, DTP'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması...
Üst üste gelen bu olayların yarattığı karamsarlık Diyarbakır sokaklarına da yansıyor. Zaten Diyarbakırlılar güne sık sık havalanan savaş uçaklarının gürültüsüyle başlıyor. Kentte öyle bir korku hâkim ki ismini vererek konuşanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.

Gençlerimiz niye sussun
Diyarbakır'da gösterilerin düzenlendiği Bağlar ilçesindeyiz. Hemen hemen herkes yapılan eylemleri doğal karşılıyor; "Bize haksızlık yapılıyor. Gençlerimiz niye sussun."
Çekindiği için adını vermek istemeyen bir kahvenin sahibiyle konuşuyoruz: "Gençler tabii ki karşı çıkacak. Onların temsilcilerine dokunuyorlar. Barış diyorlar, açılım diyorlar, DTP'yi kapatıyorlar. Hani nerede açılım."

Aynı kahve sahibi PKK'nın üstlendiği yedi askerin şehit olduğu Tokat'taki olayın ise karanlık olduğunu düşünüyor: "Derin devletin parmağı var."

Dolapdere'deki görüntüler
Ali Kaçmaz 27 yaşında bir inşaat işçisi. Kendisini "dini inançları güçlü biri" olarak tanımlıyor. DTP'nin kapatılmasına o kadar karşı değil. Ama ardından ekliyor: "Vekillere niye dokunuyorlar."

Son zamanlardaki gerilimden hükümeti de sorumlu tutuyor: "Kürt açılımının 10 kasımda Meclis'e getirilmesi hataydı. Milliyetçilerin damarına basılmamalıydı."

Kaçmaz, PKK'nın Tokat'taki saldırıyı üstlenmemesi gerektiğini de sözlerine ekliyor.
Abuzer Alp de inşaat işçisi. Elindeki gazetede Dolapdere'de DTP'lilere ateş edenlerin fotoğraflarını gösteriyor: "Aynı durum burada olsaydı, kıyamet kopardı. Taş atan çocukların başına gelenleri biliyoruz."

Neden Ahmet Türk
Çarşıya Şewiti'deyiz (Yanık Çarşı). Çarşı içinde esnafın toplandığı ve kendi aralarında "Siyaset Akademisi" dedikleri çay ocağına giriyoruz. Önce emekli memur Mehmet Ali Ok sözü alıyor. Kürt açılımını yetersiz buluyor: "Başında umutluyduk, AK Parti'nin attıkları adımlar bize samimi geldi. Ama gördük ki icraat yok. Yasal düzenlemeler yapmadılar. DTP'yle yeterince görüşmediler. Abdullah Öcalan'la dolaylı olarak görüşebilirlerdi."

DTP'nin kapatılmasının yanlış olduğunu söyleyen Ok, bundan da büyük yanlışın Ahmet Türk'e siyasi yasağın getirilmesi olduğunu söylüyor: "Emine Ayna orada duruyor. Daha ılımlı, barış isteyen Ahmet Türk'e yasak getirdiler. Bu siyasi bir karar."

Mehmet Ali Ok, Reşadiye'deki saldırıyı ise "provokasyon" olarak değerlendiriyor: "PKK direkt üstlenmedi. Derin devletin bazı kanalları hala çalışıyor."

Sokak eylemlerine eleştiri
Abdulaziz Balatlı, "Siyaset Akademisi"nin lideri gibi. Kulakları az duyduğu için bağırarak konuşmak zorunda kalıyoruz: "Ahmet Altan bizi çok iyi anlatıyor. DTP'nin kapatılması siyasi bir karar. Hakkari'deki çobana bile yasak getirmişler. Tam barışa ihtiyaç duyulan bir zamanda parti kapatmak doğru değildi."

Diyarbakır'daki sokak gösterilerini tasvip etmediklerini anlatan Balatlı, "Diyarbakır'ın yüzde 98'i Kürt. Bu gösterilerde zarar gören esnaf da Kürt. Bunlar yanlış eylemler" diyor.

Esnaflık yapan Abdulrahim Fırat ise, Güneydoğu'daki gösterileri savaşa bağlıyor: "Bu çocuklar savaş ortamında büyüdü. Hepsi bir travma yaşıyor. Psikolojileri bozuldu. Çoğu göç eden çocuklar bunlar."

Üç generali hatırlıyor musunuz
İşçi emeklisi Abit Nart ise olaylara daha geniş açıdan bakılması gerektiğini söylüyor. Cumhuriyet tarihinde ilk defa kuvvet komutanlarının sivil savcılara ifade verdiğini hatırlatan Nart, Tokat'taki saldırı, Diyarbakır olayları ve DTP'nin kapatılmasıyla birlikte bunların unutulduğunu söylüyor.

İşadamı Ekrem Yılmaz, Reşadiye'deki saldırıyı PKK'nın yaptığına inanmıyor ve ardından ekliyor: "PKK'nın bölgesi değil. İstihbaratı nasıl aldı. Niye zamanında açıklamadılar. Telsiz konuşmalarını yayımladılar. Neden üç gün beklediler."

Kiminle masaya oturacaksın
Bu sırada ismini vermek istemeyen bir esnaf söze karışıyor: "Ahmet Altan'ı satır satır okuyoruz. Çocuklarımıza da okutuyoruz. Bizi eleştirsin, bundan rahatsız olmuyoruz. Ama davanın ana muhatabıyla konuşulmadan nasıl açılım yapılacak."

Kendisini "Nesip" olarak tanıtan kahvenin sahibi de Taraf'a teşekkürlerini sunduktan sonra, "Bir sorun olduğu söyleniyor. Muhatap olarak, İmralı'yı, DTP'yi, Kandil'i kabul etmiyorsan. Kiminle masaya oturacaksınız" diye soruyor.

Konuşmaları bitiren olay
Sorular ve verilen yanıtlar sertleşiyor. Tartışmaya katılanların sayısı gittikçe artıyordu. Bu sırada televizyondan bir son dakika haberi geçiyordu: "Muş'ta iki gösterici öldü."
Herkes sustu, büyük bir sessizlik çay ocağına hakim oldu. Artık konuşulacak bir şey kalmamıştı... Barışa olan inanç biraz daha azalmıştı. Çarşıya Şewiti, "Muş'ta iki kişi ölmüş" duydunuz mu sesleriyle yankılanıyordu...

Bedenlerine Kurşun Değen Çocuklar
2006'da yaşanan gösterilerde bir sürü çocuk öldü. Sonra hepimiz oturup “bu sefer niye bu kadar çok çocuk öldü”nün cevabını bulmaya çalıştık. Ortak cevap, ne denli “kriminal mantık” içerir bilmiyorum ama polislerin göstericilerin ayaklarını hedef alarak ateş ettiği, ayaklara da çocuk bedenlerinin denk geldiği, haliyle çocukların göğsünden vurulduğuydu. İşte size “Kürt çocuğu nasıl ölür” sorusuna cevap!

Yazıya başlamadan evvel “Kürdistan’da çocuk ölmek” başlığını atma hissi fena halde içimi tırmaladı. Çünkü bir ülkenin bir tarafında yaşam, hele ki çocuk yaşamı bu kadar ucuzlamışsa, coğrafi kavramların falan bir ehemmiyeti kalmaz. Direnç göstermenin manası olmaz. Ölen çocuklar her zaman Kürt ise, “Türkiye’nin doğusu” falan diyerek bir Türkiyelilik kavramı kullanmak bile insana batar. Ama yine de ne dön dolaş, de ki “buralar”...

Yıllar önce Van’ın Bostaniçi beldesinden şehre doğru giderken bir çöplük gördük. Tepelerde... Erkek çocukların karartıları dolaşıyordu. Şoför, “Burada yaşıyorlar” dedi. Merak ettik. İndik, çocuklara yaklaşmaya başladık. Taş yağmuruna tuttular bizi. Arabaya binip uzaklaştık. Ama içimize dert oldu, ne diye taşladılar bizi? İkinci gün tedbirli gittik. Yaş ortalaması büyük, şeklen daha bir “Kürt” abimizle, uzaktan Kürtçe konuşarak yaklaşmaya başladık çocuklara. Bu sefer taşlamadılar. Yanlarına vardık. Yaşları altı ile ondört arası bir sürü çocuk. Üstlerinde asker giysileri... Çöplük aynı zamanda askeriyeninmiş. Askerlerle bir “çöp kardeşliği” var diyelim aralarında. Önceki gün bizi niye taşladıklarını sorduk. “Özel timler kötü kadınlar getiriyor, onlarla kötü şeyler yapıyorlar, bizi de dövüyorlar. Sizi de öyle sandık” dediler. Sonra hikâyelerini anlattılar. Hepsinin köyü yakılmış. Kimi ailesiz... İçlerinden en küçüğünü gösterip, “çok güzel türkü söylüyor” dediler. Kara, kir içinde bir oğlandı küçüğü. Başladı o çöp yığının içinde bir Kürtçe uzun havaya. Uzaklaşıp ağladım. Dalga geçtiler benimle. Ağlanacak ne vardı ki? Çok utanmıştım. Anladım ki pismiş Kürt çocukları, çocuk mocuk değillermiş.

O çocukları gördükten sonra hayatım değişti falan diyen bir hanımefendi değilim. Sterillik ve de “şeker de yemeliler”in edebiyatı da değil derdim. Mesele çok daha pis, sert ve vahşi...Çünkü, o çöp yığını içinde Kürtçe uzun hava çeken çocuğun sesi, ondan sonra gördüklerime ancak fon müziği olabildi.

Diyarbakır’da polisler, 12 yaşındaki bir kız çocuğunun kollarının kırk yerinde sigara söndürürken de o ses vardı fonda, meşhur “Mart olayları” diye bilinen 2006’daki çocuk kıyımında da. 2006‘da yaşanan gösterilerde bir sürü çocuk öldü. Sonra hepimiz oturup “bu sefer niye bu kadar çok çocuk öldü”nün cevabını bulmaya çalıştık. Ortak cevap, ne denli “kriminal mantık” içerir bilmiyorum ama polislerin göstericilerin ayaklarını hedef alarak ateş ettiği, ayaklara da çocuk bedenlerinin denk geldiği, haliyle çocukların göğsünden vurulduğuydu. İşte size “Kürt çocuğu nasıl ölür” sorusuna cevap! Böyle miydi bilmiyorum. Çok şey dolandı şehirde. Özel timlerin çocukları alıp duvara vurduğu, göğüslerine nişan aldıkları, haliyle çocuk oldukları için, plastik mermiyle bile ölebildikleri...

Evet, plastik mermiyle de ölebilir çocuklar, arazide “unutulmuş” el bombaları, havan mermileriyle de, mayınla da... Gazetelerin küçük sütunlarında yer alan “mayına basmış çocuk ölüsü” haberleri, rutinin ve duygunun uzaklığından daha tehlikeli, daha kötü şeylere işaret etmektedir oysa. Bu kadar çok canın yandığı, bu kadar çok ölünün dolaştığı bir coğrafyada hangi Kürt kalkıp da gazetelerden köşe, sütun dilensin! Kim tenezzül eder ki falanca köyün falanca mezrasının lanetçe bir ağacının dibinde beş para etmez bir Kürt çocuğunun ölüsüne? Derdini nasıl anlatsın Kürt!

İronik bir örnektir biliyorum, ciddiyetten uzak olacak belki. Zeki Müren’in öldüğü günlerde Diyarbakır Cezaevi’nde bir katliam yaşanmış, on tutuklu dövülerek öldürülmüştü. Meseleyle ilgili İHD’de basın açıklaması vardı. Tutuklu aileleri adına metni okuyan genç kız şöyle dedi: Herkes Zeki Müren’in ölümünden bahsediyor. Hiç kimse demiyor ki on kişi dövülerek öldürülmüş. Tamam, Zeki arkadaş da değerli bir arkadaştı, ölümüne karşı değiliz. Ama bu insafsızlık değil mi?

İşte Kürdün dili bu kadar döner, ne diyesin! Dili Türkçeye bu kadar döner, ne diyesin? Bir baba, bir ana, çocuğunun ölümünü nasıl anlatsın ki tenezzül edilsin o ölüye. O çoban kız Ceylan’ın oracıkta, karakolun yakınında avlanmasını, anası babası nasıl anlatsın? Çare olmayınca, umut tükenince, dili Allah’a döner insanın. Ya öbür dünyaya bırakır hesabını, ya da bu dünyada, Allah’tan adalet bekler. Diyarbakır Eğil’de, aynen Ceylan gibi çobanlıktan dönerken, tepedeki askeri birlikten tek kurşun atılarak vurulan çoban çocuğun hikâyesindeki gibi... Uzaktan atıp çocuğu vurmuşlar. Kim vurmuş? Karakol vurmuş... Kime anlatacaksın peki sevgili memetçiğin böyle uzaktan nişan alacağını? Sonra ne olmuş. Bir gün oradaki askeri birlik operasyondan dönüyormuş, Asur kral mezarlarının olduğu o tarihi kayalardan kocaman bir kaya kopup askerlerin üzerine düşmüş. O zaman millet demiş ki “alma mazlumun ahını...” Adaletten ses çıkmasa bile, Hak’kın adaleti var demişler.

Ne diyesin? Çocukların ve inançların bol olduğu pek sevgili coğrafyamda, çocuğunu kaybeden inancına sarılır. Kim bilir, belki bir süre bu bizi götürür...
EVRİM ALATAŞ / Gazeteci-Yazar /evrimalatas@hotmail.com

ILISU DOSYASI - 4
     Kreditörlere yalan söylendi
     Çevre Bakanlığı'nın projeye 500 küsur milyon euro sağlayacak Alman, Avusturya ve İsviçre'ye verdiği taahhütler arasında en talihsiz olanı yeniden yerleşimle ilgilidir.
     Bakanlık, Ilısu'nun yerinden edeceği 60-70.000 kişiyi Dünya Bankası'nın standartlarına uygun bir biçimde başka yerlerde iskân etmeyi kabul etti. Ama bunu yapması imkânsızdı. Ve borçlandığı ülkelere söz verirken bakanlık bunu biliyordu.
     Nedeni açık: DSİ ne kadar samimiyetle istese de Türkiye'nin iskân yasaları buna müsait değildir.
     Yeniden yerleşimin söz verildiği gibi yapılabilmesi için yeni bir iskân yasası yapılması gerekiyordu. Resmi kaynaklardan öğrendiğime göre, bu konuya dikkati çekildiğinde Eroğlu'nun tepkisi "Bana yasa getirmeyin" oldu.
     DSİ kamulaştırma dairesinden öğrendiğime göre, baraj için 300 küsur kilometrekare arazinin kamulaştırılması gerekiyor. Kreditörlere verilen söze göre, inşaat kamulaştırma aşama aşama tamamlanmadan başlamayacaktı. Çevre Bakanlığı bu sözü de tutmadı.

Yol genişletildi
     Baraj inşaatında kullanılacak ve uzunluğu yaklaşık 54 km olan Mardin-Dargeçit yolunun yaklaşık 10 kilometresi kamulaştırma yapılmadan genişletildi. "Köy muhtarlarından onay yazısı alındı" dedi kaynağım, "Ama bunların hiçbir yasal geçerliliği yoktur. Yol güzergâhındaki tümüyle özel mülkiyete ait topraklara girildi. Halkın bu toprakların üzerindeki ekili ürünleri bile tazmin edilmedi. Şikâyetleri görmezden gelindi" dedi kaynağım.
     Aynı kaynağa göre, baraj şantiye alanındaki servis yollarının açılmasında da kamulaştırma yapılmaksızın özel mülklere girildi. Yine halkın ürün zararları tazmin edilmedi, şikâyetleri dikkate alınmadı.
     Bu konuda yapılan bir başka ayıp, ne olup bittiğini soran kredi kuruluşlarına söylenen yalandır.
     Yolun bir kısmı yapıldıktan sonra, hükümet 18 Aralık 2008 tarihli Resmi Gazete'de Mardin-Dargeçit yoluyla ilgili olarak acele kamulaştırma kararı çıkardı ki acele kamulaştırma, yani el koyma tümüyle uluslararası standartlara aykırıdır.
     "Acele kamulaştırma kararını takiben..." dedi kaynağım, "...kredi garantör kuruluşları açıklama istedi. Nurol'un da telkiniyle verilen cevapta bu yol inşaatının barajla ilgisi olmadığı, acele kamulaştırma kararının kamuya ait mülkiyet devirlerinin hızlandırılması için alındığı açıklandı. Böylece kredi kuruluşları bu yol güzergâhındaki toprakların kamu mülkü olduğu yanılsamasına düştüler."

Finansman yapısı çöktü
     "Çevre Bakanı'nın önayak olduğu acele kamulaştırma kararı, Nurol'un yolu açmaktaki acelesi ve ayıbını örtmeye yönelikti" diyor kaynağım. "Bu açık."
     Bu konuda DSİ de Nurol da yorum yapmak istemedi.
     Kreditörler geçen ay başında projeden çekildi ve barajı yapmak için kurulan finansman yapısı çöktü.
     Çevre Bakanı Veysel Eroğlu proje çıkmaza girmeye başlayınca kabahatin kimlerde olduğunu açıkladı: "Bölücüler... O bölgenin kalkınmasını istemeyenler, oradaki vatandaşımızın refah ve huzurunu istemeyen kişiler."
     Ilısu Barajı'nın yapılmasını istemeyenler arasında her türlü insan bulunabilir ama ne kadar gürültü çıkarırsa çıkarsınlar, bunların hiçbirinin projeyi durduracak gücü yoktur.
     İşin neden yürümediği, bu yazıda da kısmen anlatılmaya çalışıldığı gibi, bellidir. Eroğlu, Ilısu gibi karmaşık bir projeyi sonuçlandıracak yeteneğe sahip değildir.
     Bu arada, 6 Ağustos Ilısu Barajı'nın Başbakan tarafından temelinin atılışının üçüncü yıldönümüydü.
     Eroğlu o tarihte Devlet Su İşleri Genel Müdürü idi.
     İşini bilen biri olsaydı, eline çimentolu küreği vermeden önce Başbakan'a Ilısu için kreditörlere verilen sözleri tutmak için en az üç ile beş yıl gerektiğini söylerdi.
Metin Münir / Milliyet Gazetesi Yazarı / mmunir@milliyet.com.tr

ILISU DOSYASI - 3
Encon'un raporlarını DSİ'den kimse okuyamadı
     Ilısu baraj bölgesinde, biri sular altında kalacak olan Hasankeyf'te olmak üzere, üç Bilgilendirme Ofisi kuruldu. Bu ofisler aynı zamanda halkın şikâyetlerini işletecekleri yerler olacaktı.
     Bunlar da yine Nurol adına Encon tarafından kuruldu. Personeli Encon tarafından sağlandı. Yani DSİ gibi ülkenin önemli kuruluşlarından biri, Encon'un sağlayabileceği düşünülen nitelikli danışmanları istihdam etmekten acizdi. Bu yetmezmiş gibi, Encon, DSİ bünyesinde bulunan ve Ilısu projesini götürmekle görevli Proje Uygulama Birimi'ne adam soktu.
"Yani" diyor kaynağım, "halkın müteahhitlerden şikâyetini yine müteahhitlere yapması, müteahhitlerin de inşaatın durdurulmasını göze alarak bu şikâyetleri gerekli mercilere, en üst düzeyde de kredi kuruluşlarına iletmesi beklendi."
Bunun halkla nasıl alay etmek olduğunu az sonra okuyacağınız, baraj bölgesinde kamulaştırma yapılmadan yapılan yol inşaatları kanıtladı.

Hazırlanan yeni planlar
Bilgilendirme ofisleri aynı zamanda çevre ve kültürel varlıklar konusunda da gerekli izleme ve kontrolleri yapmakla yükümlüydüler. Burada çalışan arkeologlar da yine Encon tarafından görevlendirildi. Bu arkeologlar inşaattan etkilenecek kültürel, tarihi varlıkların korunmasına yönelik gerekli kontrolleri yapacak, inşaat kazılarında ortaya çıkacak buluntular konusunda gerekli tedbirlerin alınmasını sağlayacaktı. Ama müteahhitlerin sağladığı parayla çalışan arkeologlar inşaatın durdurulmasına bile neden olabilecek buluntular konusunda gerekli uyarıları nasıl yapabilecekti?
Benzer biçimde, çevreyle ilgili konularda gerekli izlemeleri yapmak üzere bu ofislerden birinde bir çevre mühendisinin yine Encon tarafından görevlendirilmesi öngörüldü.
Kreditör ülkeler Ekim 2008'de DSİ'nin taahhütlerini yerine getirememesi dolayısıyla krediyi askıya aldı ve durumun düzeltilmesi için 60 günlük bir süre tanıdı.
DSİ Encon'a ve müteahhitlere yüklenip yeni bir plan hazırladı ve 5-6 Aralık 2008 tarihinde bunu kreditörlere sundu.
Kreditörler DSİ'nin yeni planını beğenmedi ve bu defa 23 Aralık 2008 tarihinden başlamak üzere son bir 180 gün daha süre tanıdı.

Kim ne yapıyor belli değil!
"Bu 180 günlük süre içerisinde kreditörlerle ilişkiler tümüyle Nurol ve Encon tarafından yürütülmüş, yurtdışında gerçekleştirilen toplantılara DSİ'den tek bir temsilci bile katılmamıştır" dedi kaynağım.
Neden?
"Devlet Su İşleri bünyesinde Ilısu projesini uygulamak için kurulan birimde yabancı dil bilen bir tek kişi bile yok. Bu yüzden Encon'un yazdığı raporlardan değil Bakan'ın DSİ'lilerin bile haberi yok, aslında. Raporlar İngilizce olarak hazırlanıyor ve Encon tarafından doğrudan gönderiliyordu."
Encon yalnız projenin bilgilendirme ofislerinde eleman bulundurmuyor. DSİ'de işi götüren Proje Uygulama Birimi yapılanması içinde de elemanı var. Encon'un patronu Tolga Hikmet Balta projeyle ilgili en üst yapılanma olan ve ilgili kurumların üst düzey yetkililerinden oluşan Yönlendirme Komitesi'nin (Steering Committee) bir üyesidir. Alt komitelerde de uzmanların (Yeniden Yerleşim Komitesi'nde 1 yeniden yerleşim uzmanı, Kültürel Varlıklar Komitesi'nde 1 uzman arkeolog ve Çevre Komitesi'nde 1 çevre mühendisinin) patronu da Encon'dur.
Yani sonuç olarak, kim işveren, kim işi alan, kim kontrol eden belli değil.
Metin Münir / Milliyet Gazetesi Yazarı / mmunir@milliyet.com.tr

ILISU DOSYASI - 2
25 milyon euro'luk çevre etki değerlendirme
    DSİ Genel Müdürü Koçaker'e sordum: Encon adlı bir şirket size danışmanlık hizmeti veriyor mu? Bu işi nasıl Encon'a verdiniz? Hangi prosedüre dayanarak? Aranızda anlaşma var mı?
    "Encon'la anlaşmamız yok" dedi. "Konsorsiyumun var. Nurol ve Cengiz'le anlaşmamız var. Biz onlara verdik."
    Neden ihale açmadınız?
"Sözleşme müsait. Bu faaliyet inşaatla birlikte götürülmesi gereken bir faaliyet."
İşin bedeli nedir?
"Net olarak söyleyemeyeceğim."
Ben size 25 milyon euro civarında olduğunu söyleyeyim.
"20-25 milyon euro mertebesinde olabilir. Büyük ve önemli bir faaliyet. Proje kadar önemli bir faaliyet."
Bu nasıl olabilir? İnşaat işlerini bir şirketler grubuna verdiniz, inşaat işlerinden doğabilecek kayıpların işveren adına kontrolünü de aynı şirketler grubuna verdiniz. Sizce bu normal mi?
"Benim yerimde otursanız size de normal gelirdi."

Süreç, itirazlara rağmen işletildi
Aslında, nerede oturulursa oturulsun, açıkça, çıkar çatışması içeren bir işi müteahhide vermek normal değil. İhalesiz verilmesi de.
Nitekim DSİ içindeki birçok üst düzey bürokrat bu düzenlemeye karşı çıktı. "Ama" diyor kaynağım, "Barajlar Dairesi ve Emlak ve Kamulaştırma Dairesi'nin tüm itirazlarına rağmen bu süreç işletildi. Ne Kamu İhale Kanunu, ne Dünya Bankası ne AB prosedürleri, ne hiç bir satın alma/ihale prosedürü buna izin vermez. Tüm bu nedenlerle söz konusu işlemlerin tamamı şaibelidir."
Başkaları ne düşünüyor?
Emekli Cumhurbaşkanlığı Denetleme Kurumu başmüfettişlerinden Hıfzı Deveci ihale konularında Türkiye'nin önde gelen uzmanlarından biridir. Deveci, Ilısu'da DSİ'nin müteahhide aykırı roller vermesini "Kepazelik" olarak tanımladı.
"Bu çalışmaları inşaatı yapacak olan firmaların yönetmesi, yönlendirmesi, müdahil olması öyle bir kepazelik ki kaynağınızın sözlerine hiçbir ek yapmaya gerek duymuyorum" dedi.
Deveci, ayrıca, iş için ödenen "20-25 milyon euro'yu da "fazla" buldu.
Deveci örnek olarak, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattının çevre etki değerlendirme (ÇED) sürecini anlattı.

BTC'nin ÇED'i 3.7 milyon dolar
"Bu kabaca 19-20 bölüm halinde 750 sayfa kadar rapor metni ve kabaca 1100 sayfa kadar tutan çevresel etki ve sosyal etki analiz/anket raporlarından ve yüzlerce ekten oluşan, devasa bir çalışmadır" dedi.
"BTC Projesi'nin Türkiye kesimi, 1076 km boru hattı boyunca 400 civarında yerleşim yerini ilgilendirdi (şehirler, kasabalar, köyler). 1200 nehir ve sulama kanalı geçişi (730 kadarı dere yatağıdır), 1085 kadar karayolu ve demiryolu geçişi incelendi, 7 büyük fay hattı üzerinde gözlem ve raporlama yapıldı. 87.000 kişiye ait 17.000 parselde (ki toplam büyüklüğü yaklaşık 28 milyon m2'dir) arazi işleri (kamulaştırma, irtifak tesisi, geçici yerleştirme vs.) yapıldı. Buralardaki yüzlerce çeşit bitki ve hayvan varlığı raporlandı.
Şimdi, bu ölçüde büyük bir çalışmanın ÇED bedeli (ihaleli) 3.750.000 dolar idi. Dolayısıyla, Ilısu'da verdikleri rakam gerçekten fazla."

Kredi kuruluşları durumu biliyordu
Encon daha önce Yusufeli Barajı için Doğu İnşaat Çoruh Konsorsiyumu adına Avusturyalı ortağı ile çevre etki değerlendirme projesi hazırladı. Güvenilir kaynaklara göre, işin bedeli "1-1.5 milyon dolar" aralığındaydı. Bu da Ilısu'da benzer iş için ödenen 25 milyon euro ile bir karşılaştırma imkânı sağlıyor.
İşin acıklı bir başka boyutu kredi kuruluşlarını ilgilendiriyor. Batı'daki çevre kuruluşlarına zemzemle yıkanmış görünümü vermeye özen gösteren ve bizim gibi ülkeler üzerinde de bir namusluluk sultası sallandıran bu kuruluşlar bu durumdan haberdardı. Tüm bu işlemler bilgileri dahilinde yapıldı. Neden göz yumdular?
Bir başka acayip boyut Nurol-Cengiz ortaklığının taşeronu olan Encon'un işin sahibi olan DSİ'de eleman bulundurmasıdır.
Bu kadar da değil.
Metin Münir / Milliyet Gazetesi Yazarı / mmunir@milliyet.com.tr

ILISU DOSYASI - 1
İşi yapan ile denetleyen aynı

Resmi kaynaklardan sızan haberler Ilısu Barajı projesinde Çevre Bakanlığı’nın mevzuata ve ahlak kurallarına aykırı işler yaptığını gösteriyor.

Bakanlık, ayrıca, imkânsız olduğunu bile bile borçlandığı yabancı kreditörlere, Ilısu havzasında yerlerinden olacak köylülerin iskânı konusunda uluslararası standartların uygulanacağına dair taahhüt verdi.

Bakanlığın, bazen kamu yararını değil, inşaat konsorsiyumunun çıkarlarını koruduğu araştırmamın ortaya çıkardığı bir başka önemli bulgu.
Projeyle ilgili kamu kurumlarından üst düzey bir kaynak, “Çıkar çatışması durumuna göz yumuldu, hatalı satın almalar yapıldı, şaibeli işlemler oldu” dedi.
Hatırlanacağı üzere, Ilısu Barajı’nın yapımı için gerekli finansmanın büyük bir bölümü Alman, Avusturya ve İsviçre ihracat garanti kurumları tarafından sağlandı. Kurumlar kredinin işlerlik kazanması için üç koşul ileri sürdü.

İnanılması zor bir karar

Sulardan etkilenecek olanların yeniden yerleşimi uluslararası standartlarda yapılacaktı. Kültürel varlıkların dökümü çıkarılacak, korunması için önlemler alınacaktı. Çevre konusunda barajdan etkilenecek bitki ve yaban hayat korunmaya alınacak, suyun kalitesi kontrol edilecekti.

Ekim 2006’da Türkiye bu konuda bir “mutabakat zaptı” imzaladı. İnşaat başlamadan önce, sürerken ve bittikten sonra yapılacak işler 153 maddede toplandı. Bunları gerçekleştirmek üzere Çevre Bakanlığı’na bağlı Devlet Su İşleri bünyesinde bir Proje Uygulama Birimi kuruldu.

Kreditörlere taahhüt edilen işler için bir “eylem planı” gerekiyordu. DSİ, bünyesinde bunu yapacak bilgi birikimi olmadığına karar verdi ve bir danışman tutma yoluna gitti. Ancak ihale açmadı. İnanılması zor bir kararla, görev Ilısu Barajı’nı yapacak olan müteahhitlerinin önderliğini yapan Nurol ve ortağı Cengiz’e verildi.

İşte iki sakatlık

Devlet Su İşleri Genel Müdürü Haydar Koçaker, 24 Eylül 2008’de Ankara merkezli Nurol İnşaat ve Ticaret A.Ş.’ye bir mektup yazdı.
Mektupta, “Yeniden Yerleşim, Kültürel Varlıklar, Çevre konularıyla ilgili her türlü saha ve anket çalışması, planlama ve raporlama faaliyetleri, mühendislik ve müşavirlik hizmeti ile ihtiyaç duyulan ve belirlenen hizmetlerin” yürütülmesi için Nurol ve ortağı Cengiz’in görevlendirildiği yazıyordu.

Gerçi mektubun altında Koçaker’in imzası var ama görevlendirme emri Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’ndan geldi. Ilısu ile ilgili bütün önemli kararların arkasında, Başbakan’a en yakın politikacılardan, İstanbul Su ve Kanalizasyon İşletmesi (İSKİ) eski genel müdürü, bu politikacı vardır.
Bu görevlendirmenin ne kadar uygunsuz olduğunu şöyle anlatmaya çalışayım: Bir kişinin aynı anda hem sanık, hem savcı, hem yargıç olması nasıl saçma ise, bir şirketin hem devlet adına iş yapması hem de devlet adına aynı işi kontrol etmesi aynı derecede saçmadır.

İşin ihalesiz ve kimseye haber vermeden tahsis edilmesi birinci sakatlığı meydana getiriyor.
İkincisi, kendilerine tevdi edilen işin müteahhitlerin ihtisas sahasına girmemesidir.

Muhatap bulamıyorum
Nitekim Nurol DSİ’den aldığı işi Encon adlı bir çevre danışmanlık şirketine havale etti.
“Ancak bu muameledeki hatayı ortadan kaldırmaz” dedi kaynağım. “Çünkü Encon müteahhitlerin taşeronudur, onlardan para alıyor ve onların çıkarı aleyhine bir şey yapmasını beklemek makul değildir.”
Aslında ihaleli veya ihalesiz DSİ’nin işi Nurol-Cengiz’e vermemesi, ihale açsa da bu şirketlerin etik olarak ihaleye alınmaması gerekiyordu.
Kontrolün amacı, kamu adına kaynakların doğru ve yerinde kullanılmasını sağlamak ve işlerin istenen kalitede yapılmasını garanti etmektir.
“Bir firmadan bir hizmet alıyorsanız aynı firmaya aldığınız hizmetin kalitesini kontol ettirmezsiniz” dedi kaynağım.
“DSİ, Nurol’u aynı anda hem baraj inşaatı dolayısıyla birtakım kayıplara ve zararlara neden olabilecek taraf, hem bu zararlar için gerekli önlemleri alması gereken taraf, hem de bu önlemlerin alınıp alınmadığını kontrol edecek taraf haline getirdi.”

“Oysa inşaat işlerinden doğacak kayıplar, zararlar ya da mağduriyetleri inceleyecek yapının bağımsız olması gerekir.”
“Aksine” diyor kaynağım, “Tüm işler inşaat konsorsiyumunun çıkarları doğrultusunda hareket edecek yapılar olarak organize edildi.” Anlaşılıyor ki amaç, yeniden yerleşim ve diğer konularda uygulamaları uluslararası standartlarda yerine getirmek değil, getiriyor görünerek inşaat konsorsiyumunun çıkarlarını gözetmekti.

Çevre Bakanlığı, DSİ ve Nurol bu ve diğer konularda yönelttiğim sorulara cevap vermediler.
Metin Münir / Milliyet Gazetesi Yazarı / mmunir@milliyet.com.tr

BARAJ DEĞİL, GÜVENLİK ALANI GİBİ…
Ilısu Barajı'nın yapılacağı Germav (Ilısu) köyü dibindeki 14 bin nüfuslu Mardin-Dargeçit ilçesi, büyük bir köy. Belediye Başkanı Süleyman Asan da bir gerçeği itiraf ediyor; "İlçemiz köyden farksız değil…" Az ötedeki baraj alanı ile Dargeçit arasında yasaklı bir bölge varmış gibi bir manzara var. Yıllardır Dargeçit de oturan Başkan Asan, henüz baraj alanına adım atmamış… Baraj alanına girmek imkansız. Tepelerden etrafı termal kameralarla izleyen 15 karakol var…

Ilısu Barajı'nın savunucusu Çevre-Orman Bakanı Veysel Eroğlu, şimdi de bölgedeki yatırımlara 'acil eylem' planından ayrılan ödenekleri, Ilısu'ya kaydırmanın hesabını yapıyor. Bu yıl büyük bölümü tamamlanan Batman Barajı sol sahil kanalı bıçak kesilir gibi durdu. Nedeni belki de Ilısu barajı?

BARAJ DEĞİL, GÜVENLİK ALANI GİBİ…
Batman-Mardin il sınırındaki Dargeçit'in hemen dibindeki Ilısu Barajı alanına girdiğinizde kendinizi 'güvenlik alanı' gibi bir yerleşim birimde hissedersiniz.
Baraj çalışmalarından çok güvenlik yatırımı dikkat çekici.
14 bin nüfuslu Dargeçit Belediye Başkanı Süleyman Asan da 'güvenlik bölgesi' diye o alana girmek istemiyor. Yatırım alanından çok 'güvenlik' yatırımına büyük bir bütçe ayrılmış.
'Kuş uçmaz kervan geçmez' dağların tepesinde devasa karakollar var.
Dargeçit ilçesinin hemen dibindeki Ilısu barajından ilçe sakinleri habersiz.
Esnaf ve ilçe sakinleri, nedense 'baraj'ı ağzına almak istemiyor.
Sanki, barajı konuşmak suçmuş.
Almanya, Avusturya ve İsviçre'nin baraj'a dış kredi vermeyeceğinin altını çizmesinin ardından işlerin bıçak gibi kesildiği Ilısu barajı'nda 'belirsizlik' var.
Ilısu'nun akibetinin ne olacağını kimse bilmiyor.
Hayırlı olmayan 55 yıllık bir projenin arkasında inadına duran Çevre-Orman Bakanı Veysel Eroğlu, bundan sonra nasıl bir yol alacak? Doğrusu merak konusu?
Avrupa'nın üç ülkesi artık projede yok.
Ilısu yeniden mi ihaleye verilir? Yoksa kaldığı yerden devam mı edilir?
Nasıl bir model bulunacak Ilısu'ya?
Daha çok Karadeniz firmalarının talipli olduğu bu projeye, Hazine ve bazı bankalar da teminat verebilir. O zaman bu proje de çok baş ağırtır.
Ilısu, artık içinden çıkılmaz bir hal aldı. Bakalım, projenin savunucusu Bakan Eroğlu, nasıl bir model bulacak Ilısu'ya?

ACİL EYLEMDEKİ ÖDENEKLER ILISU'YA MI?
20 Yılı aşkındır projesi süren Batman Barajı sol-sağ sahil sulama kanallarını da kapsayan yarıda kalan bir dizi projeye yönelik AK Parti hükümetinin, iki yıl önce açıkladığı 'acil eylem' planı bir umuttu yöredeki yatırımlar için.
Acil eylem planını Diyarbakır'da kabinesiyle birlikte açıklayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan; "Sulama kanalları başta olmak üzere bölgede yarıda kalan bir çok yatırımı eylem planı kapsamında tamamlayacağız…" diyordu.
Bu söz, yıllardır ödeneksizlikten yarıda kalan yatırımlar için bir umuttu.
1986 yılından beri Batman Barajı gövde inşaatıyla birlikte yapımı süren sağ-sol sahil sulama kanalları, ödeneksizliğe takıldı. Geçen yıl hükümetin 'acil eylem' planıyla birlikte bir arpa boyu mesafe alınmayan sol ve sağ sahil kanallarında öyle bir yol alın ki, yöre çiftçisi bile o hızlı çalışmaya şapka çıkardı ve önümüzdeki hasat döneminde tarlasına artık iki-üç ürün ekmenin hesabına yöneldi.
Fakat ne olduysa, iki-üç hafta öncesinde 'ödenek' bıçak gibi kesildi.
Kanallar bitme aşamasındayken, her şey tersine döndü.
Avrupalı üç ülkenin, Ilısu barajı'na 'dış kredi' vermeyeceğini açıklamasının ardından Çevre-Orman Bakanı Veysel Eroğlu'nun, "Kendi imkanlarımızla da olsa Ilısu'yu yapacağız" demesi kafalarda soru işareti bıraktı?
Acaba, bundan böyle hükümetin Güneydoğu'daki yarıda kaldığı yatırımlara ayırdığı 'ödenek'leri Ilısu Barajı'na mı kaydıracak?
Böyle bir çalışma, bölgedeki tam yatırımları alt-üst eder?

BALONLARIN UÇURULDUĞU PROJE!
Çevre-Orman Bakanı Veysel Eroğlu'nun, iki yılda bir temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp kamuoyunun bıraktığı Ilısu barajı'nın artık kokusu çıktı.
Dört yıl öncesinde de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a, balonlu temel attıran Bakan Eroğlu'ndan başkası değildi. Başarısız bir proje Eroğlu'nun elinde kaldı.
Günler öncesinden üç ülke barajdan çekildiğini duyurunca Eroğlu, yerinde duramadı. Aralarında Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, popstar Tarkan ve Orhan Gencebay'a, verdi veriştirdi;
"Bazıları, Türkiye'yi sevmiyor. Neden bu yatırıma karşı çıkıyorlar?"
Aslında Bakan Eroğlu'nun anlamak istemediği bir şey var.
15 bin yıllık tarih hazinesini yok edecek bir barajın yapılmasıyla Türkiye'nin neler kaybedeceğini anlamış değil.
Doğu ve Güneydoğu'da bugüne dek 24 baraj yapıldı?
Bugüne dek yapılan barajlara, kim karşı çıktı?
Tarihseverlerin baraja karşı çıktıkları tek neden? Tarihi ilçe Hasankeyf?
Dünyanın hangi ülkesinde 15 bin yıllık bir antik kent, sulara gömülmek istenilirse aynı tepkiler her yerde yaşanırdı. Sesler yükselirdi. Çevrenin de coğrafyası, siyaseti olmaz…
Bakalım, Ilısu'nun ısrarcısı Bakan Eroğlu, bundan sonra nasıl bir macera izleyecek?
Bekleyip göreceğiz…
Arif Arslan / Batman Çağdaş Gazetesi Yazarı / haber.gazete@hotmail.com

KÜRT'ÜN KÜRT GİBİ OLABİLMESİ
Son zamanlardaki en çarpıcı cümleyi televizyonda Altan Tan’dan duydum:
“Bir Kürt isterse Edirne’ye gider, kimse bir şey sormaz. İsterse milletvekili, bakan, cumhurbaşkanı olabilir; kimse bir şey söylemez. Ama bir Kürt, Kürt olamaz.”
Bu cümle yıllardan beri bu ülkede yaşadığımız büyük trajedinin altını çiziyor.
Kürt’e göğsünü gere gere Kürt olduğunu söyleme, ana diliyle ve kültürüyle gurur duyma hakkı verilmedikçe yapılan her şey boştur.
Bu hak; Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmemesinin, dirlik düzenlik içinde yaşamasının, evlatlarının kanının dökülmemesinin garantisidir.
Ne yazık ki Güneydoğu’da yaşamamış ve olayları yakından izlememiş kimseler, iyi niyetli olsalar bile gerçeği kavrayamıyorlar.
Orada insanların neler çektiğini, devletin onlara nasıl kan kusturduğunu bilemiyorlar.
Bazıları saf saf soruyor: “Faili meçhul ne demek? Nereden çıkıyor 17 bin faili meçhul cinayet?”
Hemen söyleyeyim. Meclis komisyonunun raporundan çıkıyor.
Musa Anter gibi, Vedat Aydın gibi bir tenhaya götürülüp öldürülenlerin adını biliyoruz ama adını ve ne olduğunu bilmediğimiz binlerce kişi var.
Çünkü o dönemlerde Güneydoğu Anadolu, “insan avı” düzenlemenin, Kürt öldürmenin serbest olduğu bir yerdi.
Masum insanları öldürüp, sonra onların PKK’lı olduğunu iddia etmek modaydı. O zaman kimse sormazdı bu insanların hesabını.
Bu gerçeği zaten kabul etmeyen yok.
Emekli generaller, valiler, emniyet müdürleri bile “canım devletin içinde de yanlış yapanlar oldu elbette” diye konuyu şahıslara indirgemeye, devlete mal etmemeye çalışıyorlar.
Doğru!
Biz de öyle isteriz.
Kendi devletini karalamayı kim ister ki?
Ama bunun şartı, suç işleyenlerin hepsini cezalandırmak, devleti suçtan arındırmaktır.
Hem suçluyu koruyup hem “devlet içindeki bazı kişilerin yanlışı” demek olmaz.

Şimdi Türkiye büyük bir sınava giriyor.
Kangren olmuş, 70 milyona acı çektirmiş bir yarayı tedavi etme yollarını arıyor.
Sezdiğim kadarıyla ordu da bu işe destek veriyor. Çünkü onlar bu ateşin Türkiye’yi nasıl yaktığını yakından biliyorlar.
Sadece muhalefet karşı çıkıyor çözüm arayışlarına.
Bence büyük hata yapıyorlar. Bazı konular siyasetin üstündedir, ulusal nitelik taşır.
“Kürt sorununda açılım” konusu da bunların başında geliyor.
Herkesin, iç siyaseti bırakıp iyi niyetle işin bir ucundan tutması gereken günlerden geçiyoruz.
Yoksa yazık olur.
Bu planı en çok da çocuğu askere gidecek olan ailelerin desteklemesi gerekir.
Çünkü belki de göz nuru oğulları, bu sayede tenha bir mezrada yok olup gitmeyecek.
Zülfü Livaneli / Zaman gazetesi

KARA GÖZLÜK
Ben küçük iken çok güzel bir gözlüğüm vardı. Gözlüğü bana kimin aldığını hatırlamıyorum. Belkide ben kendime almışımdır. Ama bu o kadar da değil benim için, sonuçta bir gözlüğüm varya bu bana yeter.
Gözlükle ilgili olarak hatırladıklarım; beyaz plastik bir çerçevesi olan, siyah camlı sıradan bir gözlük. Tam hatırlamıyorum: Bir yere misafirliğe gitmiştim. Kiminle gittiğimi nereye gittiğimi bilmiyorum. Dönerken tek başımaydım. Bizim ilçeye gelen dolmuş şoförlerinden birine bir eşya gibi emanet edilmiştim. Şoför, sıra ona gelinceye kadar kahvede, arkadaşlarıyla oturuyordu. Tabi ki yanında beni, beyaz çerçeveli gözlüğü olan emanet çocuğu da götürmek zorundaydı. Kahveye girdik bir masaya oturduk. Şoför arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Ben ise küçük, kendi çabalarımla oluşturduğum hayal dünyamda gezintiye çıkmıştım. Çevremde gördüklerimle gözlüğümle, oradaki insanların içinde olduğu hayaller kuruyordum. Gözlüğü gözüme taktığımda benim dışımdaki her şey bana karanlık gözüküyordu. O karanlığın içindeki tek aydınlık nokta da ben oluyordum. Kurduğum hayallerdeki kötü kişilikleri onlar oluşturuyor, iyiyi de ben. Gerçek hayatta hiçbiri kötü değildi, hiçbir kötülüklerini de görmemiştim ama taktığım o basit gözlük o an bütün insanları bana öyle gösteriyordu. Gözlüğü taktığım vakit aynada kendime baksaydım, herkesi bana kötü, karanlık gösteren gözlük, beni bile insanları kötü görmekten kötü biri olarak gösterecekti. Kendime aynada gözlükle bir kez bile olsun bakamadan, gözlüğümü kahvede unuttum. Eve gidince aklıma geldi. Aklıma gelince ağlamaya başladım ve gidip almayı düşündüm ama bu annemin attığı dayaktan sonra sadece düşüncede kaldı. Sonra düşündüm de iyi ki kaybetmişim o gözlüğü. Çünkü kaybetmeseydim insanların iyi, güzel taraflarını göremezdim herhalde... Ta ki biri gözlüğü gözümden alıp kırıncaya kadar…

Şimdi benim bunu size niye anlattığımı düşünüyorsunuz değil mi? Aynı yurdu paylaştığımız, aynı havayı soluduğumuz, kardeşimiz dediğimiz insanlar gözlerindeki milliyetçilik gözlüğüyle bakmaya başlayınca ya da baktırılmak zorunda bırakılınca bizleri kötü görmeye başladılar. Kendileri dışında ki insanların varlıklarını inkâr etmeye başladılar.

Onlara tavsiyem o gözlüklerle aynada kendilerine bakmadan önce bir kenara bırakıp unutsunlar. Gözlerinden çıkarıp bir kez olsun dışarıdaki gözlükleri gördüklerinde anne dayağına gerek duymadan bir daha takmazlar. Ama onu kendileri çıkarmaz ve başkası gelip zorla çıkarıp kırdığında hayatlarının sonuna kadar bir daha kendi gözlüklerini takamazlar. Dünyaya gözlükle bakmak istediklerinde hep başkasının gözlüğünden bakmak zorunda kalırlar…
Ekrem Sevimli /28/07/2009 / raso_89@windowslive.com /Dokuz Eylül Üniversitesi Coğrafya öğretmenliği

ZORUNLU MİSAFİRLİK
Son günlerde bir misafirlik rüzgârıdır almış bizi bir o eve, bir bu eve götürüp duruyor. Ne zaman ki elimizden alınan evimiz geri verilse, o zaman misafirliğimiz son bulacak. Ev ahalisi toplanır, yarım kalmış olan tatlı sohbetimize kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Gerçi misafirlik güzel bir şey. Hiç bir iş yapmadan yaşayıp duruyorsun. Tabi misafirin de misafirliğini bilmesi gerekir. Misafirlik en fazla 3 gün olur, 3 günden sonra misafirlik diye bir şey kalmaz. Bizde milleti sıkmamak için bütün ev halkı, bir eve değil, 3-4 eve dağıldık. Bu da yeterli gelmedi, misafirlik süremiz biter bitmez başka evin yolunu tutardık. Ama bizimle ev sahipleri arasında yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Misafir kalkıp gitmek istediğinde, ev sahibi tüm samimiyetiyle misafirlerinin gitmesini istemez. Bizimki tam tersi oluyor. Ev sahibi adeta kovarcasına uğurlayıveriyor bizleri. Ben bu durumdan bişey anlayamadım ama hadi hayırlısı.

Misafir olabileceğimiz ev kalmayınca, tilki misali döndük kürkçü dükkânına. Bu sefer ev sahibi olarak değil, misafir olarak döndük. Neyse bu ev sahibi diğer ev sahiplerine göre biraz daha samimiydi bize karşı. Ev sahibini ikna ettik en azından misafir olarak kalmak için. Komşularımız rahatsız olmaya başladılar. Mahallemizde kalabalık aile istemiyoruz diye. Bu onların görünürdeki sebepleriydi. Asıl sebepleri ise istenmeyen komşu ve misafirleri aynı evde yakalamışlar idi. Bu onlar için kaçırılmayacak bir fırsattı.

Komşularda durum bu haldeyken ev sahibide mahallede tek başına kalmamak için mi bizi evine aldı, yoksa komşularını kızdırmak için mi yaptı bunu anlamış değilim. Bizde dışarıda kalmaktansa hazır ortam uygunken evimize misafir de olsak girelim dedik. Anlayacağınız delilerin ipiyle başladık kuyuya inmeye.

Bakıyorum da ev sahibimiz misafirlerinden hiçbir şey esirgemez oldu. Eve aldı yetmedi şimdide villaların bahçesinde bulunan tek odalı evi verdi. Evin içinde rahat edemeyiz diye bize orayı hazırlatmış. Ne diyelim ALLAH razı olsun. Tamam, her şey güzel hoşta bakalım komşular bu yeni duruma ne diyecekler. Bunu kıyametin en büyük alameti sayıp kıyameti koparacaklar. Kıyameti koparmasalarda buna çalışacaklarından eminim. Onlar, orda kıyametle uğraşa dursunlar biz evimizin tadını çıkaralım. Bize ev vermiş, onları bir akşam yemeğine çağırmassak yeni eve ayıp olur. Kolu komşu herkesi davet ettik. Hazırlıklara başladık, yöremizi ve bizi tanıtacak bir sofra hazırladık. Evimiz tek oda, biraz sıkışacağız ama önemli değil bu, sıcak bir ortam oluşur en azından. Akşam oldu kapıda misafirleri beklemeye başladık. Bahçenin dışında bire hareketlilik var ama anlamış değilim. Kimseler gelmedi derken birden "Burada daha rahat edersiniz " diyen ev sahiplerimiz göründü. Evimizde yerden biraz yüksekte, neyse ev sahibi ilk basamağa çıkar çıkmaz, dışarıdan bahçeye bir insan seli akmaya başladı. Hep bir ağızdan bağırmaya başladılar;"Onları evinize aldınız yetmedi kocaman birde ev verdiniz."Tek odalı evin neresi kocamansa? "Şimdide ev sahibiyken, kendi evinizde misafir oluyorsunuz. Bugün sizin evinizi ele geçirdiler, yarın bizimkileri" deyip duruyorlardı.

Hemen de unutmuş bizim aç gözlü komşularımız; Beraber kurduğumuz bu mahalleden bizleri nasıl attıklarını. İşlerine gelince hemen akıllarıma geliveriyor "ele geçirme" lafları. Acaba siz bunu yaparken neredeydi aklınız.

İşte bizim Kürt milletinin bu günkü durumu da bu, ev sahibiyken-misafir olduk, şimdide bölücü oluyoruz…
Ekrem Sevimli /10/06/2009 / raso_89@windowslive.com /Dokuz Eylül Üniversitesi Coğrafya öğretmenliği

Cihaneke Be Deri
Ben kötü bir insan değilim. Bu benim iyi biri olduğumu da göstermez. Yerine göre bazen iyi bazen de kötü. Bunun miktarını da o anki ruh halim belirler. Ruh hali deyince de; ben bile kendimi anlamış değilim.

Anlayabileceğini iddia eden biri varsa buyur gelsin, kapımız sonuna kadar açık. Biraz kendimden bahsedeyim de siz de benim ne kadar haklı olduğumu görün. Ben iki dünyada yaşarım; birincisi gerçek olan herkesin yaşadığı dünya, ikincisi ise hayal dünyası. Herkes bunda yaşar mı bilmem ama benim, zamanımın büyük bölümünü geçirdiğim dünya. Kendimce isim bile verdim. Ama farklı bir dilde anadilimle bunu da belirtmek istedim belki size yardımcı olur. Her neyse, hayal dünyamın ismini "Cihana Be Deri" yani kapısız dünya. Ne alaka değil mi? Bu dünyanın bir kapısı mı var? Elbette yok ama belirli bir yaşamı olduğu, çocuk olursun, sonra olgun biri olursun, sonra bir yaşlı ve en sonunda ise bir ölü. Bu bir kapıdır işte. "Cihana be deri" de ise öyle değil işte: beş yaşın da bir çocuksun ama kendini TV de gördüğün bir selena, bir bez bebek yerine ya da ünlü bir şarkıcı olup sahnede şarkı söylerken bile bulabiliyorsun. Ya da altmış yaşında eşini kaybedip yalnız kalmış olan bir insan.

Parkta gördüğü genç âşıkların yerine koyup yirmi yaşında bir genç olup eşini yanın da hayal edip yaşamaya başlar. Bu yüzden ismini "cihana be deri" koydum. Hayatımda hep mutsuz oldum. Acı çektim ve halada çekmeye devam ediyorum. Hep ikilem içerisinde kalıyorum. Tıpkı şu an yaptığım işin doğru olup olmadığını bilmediğim gibi. Acı çekmemin nedeni ise dünyada istediğimi bulamamamdandır. Bulamayınca da başlıyorum hayal dünyasına gömülmeye. Ta ki bu gömüde gelip üstümü açan bir gerçek gelinceye kadar. Bunun da iyi veya kötü olması önemli değil. Hani gerçek ya karşı çıkamıyoruz, silip yerine yeni bir şey koyamıyoruz. Bu yüzden seviyorum "cihana be deri"yi ve hep orada yaşıyorum.

Her yaşamın bir bedeli var. Gerçek dünyada yaşama bedelini yüce Allaha kulluk ederek ödüyoruz. Cihana be derinin bedelini ise gerçek dünyaya adapte olamamakla, sonra yalnız kalıp, mutsuz olarak ödüyorum. Çok şükür hiç borçlu duruma düşmedim, hep alacaklı oldum. Şükrediyorum ama bende borçlu duruma düşmek istiyorum. Atalarımız demiş ya borç yiğidin kamçısıdır. Ben de artık yiğit olmak istiyorum. O cihana be deriye bir deri takmak istiyorum ki her zaman dalıp gitmeyeyim. Bu nasıl olacak bilmiyorum ama sizinde yardımlarınızla başarırız herhalde. Ben bu dünyada aciz biri olmaktan kurtulmak istiyorum. Çünkü hayal dünyasın da yaşamaktan sıkıldım. Üçüncü bir dünya bulursam beni kısa bir sürede de olsa mutlu olabilirim. Aklıma bir tane geliyor ama o istediğim dünya olur mu bilmem.

Cennet Cehennem dünyası yani ahiret. Oraya bir tek ölerek gidilir. Eninde sonun da oraya gideceğim de; ya bu dünyalardan sıkıldım için mutsuz bir şekilde ya da yeni yaşanacak bir yer buldum diye mutlu gideceğim. Bunu görmek için de beklemek gerekir. Buraya kadar kendimden biraz bahsetmeye çalıştım.

Şunu bilmenizi isterim ki tıpkı hepsi gibi buda hayal idi. Diğerlerinden bir farkı vardı; gerçekleştirilen bir hayal. Hayatımda ilk defa kendimi yazdım. Bir ihtiyaçtan da olsa. Kendimi anlattım en iyi ve gerçek dostuma YAZIYA.
Ekrem Sevimli /30/05/2009 / raso_89@windowslive.com /Dokuz Eylül Üniversitesi Coğrafya öğretmenliği

İNSAN PAZARI
Doksanlı yılların başlarında, sabahın köründe kalkıp hayvan pazarına giderdik. Bazen bir hayvan almak ya da satmak için. Kimi zaman da vakit geçirmek için. Hayvanlar orda sahiplerinden ve müşterilerinden gördükleri ilgiyi ve değeri başka hiçbir yerde göremiyorlardı. Bunu da onlara çok görüp, bu hayvan pazarlarını ortadan kaldırdılar.
Yerlerine daha modern pazarlar kurdular. Fakat hayvan pazarı değil onun yerine insan pazarı kurdular. Daha büyük bir alana, daha kötü şartlarda ve bilmem kaç derece daha altında hem de. Anlayacağınız: insan o kadar değersiz bir hale geldi ki hayvandan daha aşağı bir mertebeye düşürüldü. Pazar açıldı ve satılacak mal da bulundu, bunlara bir de bekçi çoban gerekli. Bulmak için çok zorlanmadılar. İlk önce ağalar, beyler. Daha sonra ise korucular. Sözde, insanları korumak için. Bir de yasa lazım, o da hazır: Töre. Korucular hemen işbaşı yaptılar; insanları korumuyor önce kendi menfaatleri için insanları terörist diye tek tek öldürmeye başladılar. Yetmedi, daha çok kan; daha çok ölüm. Öldürmek için yeni sebepler lazımdı onlara. Bulmak ise çok zamanlarını almadı, yanı başlarında duran; Cinsellik ve Töre. Önce tecavüz ettiler, namusu kirlendi diye vurdular, kirletti diye yine vurdular. Halka verdikleri cevap: Töre böyle. Devlete verdikleri ise: Teröre yataklık . Ta ki pazardaki malların çoğunu kaçırıp yok edinceye kadar. Kalanlar da çoban olmak istedi. Sevgili halkım ister de geri mi çevireceğiz, al sen de ol dediler. Herkes çoban oldu, korunacak sürü kalmadı. Bu sefer de çobanları birbirini vurmaya başladı. Hem de tek tek değil, sürü halinde birbirlerini vurmaya başladılar. İncir çekirdeğini doldurmayan bir sebepten dolayı. İnsanoğlu doymak bilmez, istedikçe ister. Birbirlerini yok ettikçe sevinirler, mutlu olurlar. Nasıl mutlu olmasınlar. Öldürmek için otomatik silaha para vermez, öldürdü diye ceza almaz. Üstüne bir de para alır, ülkesini, kardeşini korudu diye. Bu da yetmez öldürdüğü kişilerin mallarını alır madalya niyetine ve bir o kadar da toprak kalır onlardan geriye ganimet diye.
Gerçekten yaşadığımız coğrafya itibarıyla insan ölümlerine alışmıştık. Ama bu son günlerde Mardin`de meydana gelen vahşet, o ölümlerin ulaşabileceği en son nokta idi. Duyarken böyle bir şeyin olabileceğine inanmamıştım. Bu kadar ölümün aynı anda gerçekleşmesini, düşünürken bile tüylerim diken diken oluyor. Kardeşin, kardeşi yok etmeye çalışması inanılmaz bir şey. Devlet büyükleri bu insanları cani, barbar diye nitelendiriyor. Madem cani, barbar niye ellerine silah veriliyor. Bazı gazeteler onları koruyorcasına diyorlar ki: Olay sırasında koruyucular köyün dışında görevdeydiler. Köyde olsaydılar ne olurdu. Durun size ben söyleyeyim: Daha büyük bir çatışma çıkar, ölen 44 değil 144 ya da daha fazlası. Bunu mu istiyorlar acaba , daha büyük olayların çıkmasını mı? Daha çok insanın ölmesi mi lazım bu sorunu görmeleri için. Demokratik ülke, hukuk devleti deyip duruyorlar, diğer taraftan milleti silahlandırıyorlar. Kendileriyle çelişiyorlar. Ya da en son şeyi; birbirlerini yok etmelerini bekliyorlar. Toptan temizlik, hem de elleri kirlenmeden. Unuttukları bir şey var, bir şey kalmayınca bu sefer Pazar dışına çıkıp korunacak-Yok edilecek-mal aramaya başlarlar. Bu da yok olma değil, yok edilme olur.

Selam ben de dargeçit liyim ve sitenizle bir iki ay önce tanıştım. güzel bir site ve çok beğendim bu yüzden bu çalışma ve emeğinizden dolayı teşekkür etmek istiyorum. herşeyden önce insanımıza ve halkımıza hizmet babında takdire şayan bir gayret bence. benim de çorbada tuzum olsun istedim ve uygun gördüğünüz takdirde hissettiğim ve kelimelere dökebildiğim konulardaki fikirlerimi sizinle ve site ziyaretçileri ile paylaşmak istiyorum. yukarıdaki yazımı onun için size gönderdim. siz de uygun görürseniz yayınlamanızı rica edecektim, bundan sonra da vakit vakit göndermeyi düşünüyorum iyi günler....
Ekrem Sevimli /07/05/2009 / raso_89@windowslive.com

Sayın Kürtler Yolunuz Yanlış!
Yaşadığımız zamanlar, Kürtlere, Türk olmanın ne kadar ulvi, ne kadar büyük bir lütuf olduğunun propaganda edildiği, bu topraklarda yaşamak istiyorlarsa, Türk olmaktan başka bir şanslarının olmadığının çeşitli usullerle anlatıldığı cumhuriyetin o ilk yıllarına benzemeye başladı.
Hak tanımak ne kelime, Kürt kimliğinin inkârı için ciltler dolusu kitaplar yazılıyor, seminerler, konuşmalar yapılıyor.
Devrin öncüleri ise her zaman olduğu gibi askeriyemiz, yani ordumuz.
Komutanlar kürsüye çıkıp konuştuklarında onları dinleyen ahali ikna olsun diye neredeyse onlar için yazılmış kitaplar var artık.
Metin Heper’in geçen yıl merakla aldığım ve okuduktan sonra üstüme sıcak pekmez dökülmüş gibi hissettiğim Devlet ve Kürtler kitabı bu türden bir kitap.
Başbuğ’un Harp Akademileri konuşmasını dinlerken bu kitapta yazılanları yeniden hatırladım. Sayın Başbuğ’un konuşmasını süsleyen cümleler buradan fırlamış gibiydi sanki.
Bu fikirler tedavülde olduğu ve onlara inanıldığı sürece, Türkiye’nin değişmesini beklemek bir hayal.

Metin Heper, Kürtlere asimilasyon uygulanmadığını Atatürk ve İnönü’nün beyanatlarına dayanarak kanıtlamaya çalışıyor. Ama hiç inandırıcı olamıyor. Okuma yazması olmayan biri bile bugün, Kürtlerin, dillerinin yasaklandığını, asimilasyona uğradıklarını anlayabilir. İnsanın bu çıplak gerçeği görebilmesi için, vicdanının sesini dinlemesi ve komşusu olan Kürdün başına gelenlere gözünü kapamaması yeterli.
Asimilasyon söz konusu olduğunda, tarihî gerçeklerin ve belgelerin, Heper’den yana olduğu söylenemez. Atatürk’ün Heper’in kitabında da yer alan 31 Şubat 1931 tarihli Adana konuşması şöyle:
“Dil bir ulusun en temel özelliklerinden biridir. Türk ulusunun ayrılmaz bir parçası olmayı isteyen bir kimse her şeyden önce Türkçe konuşmalıdır. Başka bir dil konuşanlar başkalarıyla işbirliği yapabilirler ve bize karşı hareket edebilirler.”
Buradaki ifadelerin izah edilmeye ihtiyacı yok ve yeterince açık.
Ama Heper, Kürtlere asimilasyon yapılmadığını, yapılanların Kürtlere entegrasyon hakkı tanımak olduğunu yazıyor ve şöyle garip sonuçlara varıyor:
“Son çözümlemede, devlet, etnik Türk olmayan vatandaşların ulusun ayrılmaz bir parçası olmasını kendi kendilerine bıraktı, fakat bu vatandaşların da Türkçe öğrenmeye, etnik Türklerin gelenek ve göreneklerini benimsemeye istekli davranabileceklerini düşünerek, bu dönüşümü kolaylaştırıcı politikalar izledi.”

Bu kolaylaştırıcı politikalar acaba neydi dersiniz?
- Yatılı Bölge Okulları açmak,
- Kürtçe her kelime başına para cezası kesmek,
- Vatandaş Türkçe konuş kampanyaları düzenlemek,
- Dağa taşa “Ne mutlu Türküm Diyene” yazmak,
- Mecburi İskân Yasaları çıkarmak mıydı acaba?
En vahimi, Heper’in, Kürtleri ilkel bir halk olarak göstermeye çalışması .
‘İlkel bir halka Türk olma şansı verilmiş, daha ne olsun’ demeye getiriyor Heper şöyle yazıyor mesela: “Atatürk ve arkadaşları, Mears ve Jackh gibi, Kürtlerin çağdaş sosyoekonomik yeteneklerden yoksun olduğunu düşünmüşlerdir.”
Örnek verdiği bu adamlar, “Kürtlerin eşkıya olmayana kız bile vermediklerini’ yazabilmiş kimseler. Ve bu ibarelere de kitabında yer veriyor Metin Heper.
‘Eşkıya olmayana kız bile vermeyen’ bir halka, cumhuriyet yönetimi Türk olmak, yani uygar bir halk olmak şansı vermişken, bu ‘ilkel halkın’ tutumu ne olmuştur dersiniz.
Ne siz sorun ne Metin Hoca anlatsın, durum hem hazin hem vahim çünkü!
Heper, devletin bütün bu iyi niyetine karşılık, “Kürtlerin cumhuriyet politikalarına karşı ‘bizi kendi halimize bırakın’ biçiminde bir tutum sergilediklerini” (s.188) yazıyor. Hocaya göre “buna rağmen Türkler Kürtlere karşı düşmanlık duyguları beslememişler hatta onlara yakınlık ve sempati duymuşlardı. Devletin Kürtleri asimile etmeyi düşünmemesinin diğer bir nedeni de buydu.” (s.188)
Derken, her ne olmuşsa olmuş ve Kürtler ‘bizi kendi halimize bırakın’ vaziyetinden ‘isyan vaziyetine’ geçmişlerdir. Yani kendi hallerinde kalamamışlardır!
Ama buna rağmen, Devlet ve Kürtler kitabında yazıldığına göre, Kürtler ne zaman isyan etmişse, devletin çabası, ‘bakın Sayın Kürtler yaptığınız yanlış, yolunuzu değiştirin’ şeklinde ikna etmek olmuştur.
Devlet isyancılara ‘nasihat heyetleri’ göndermiş, hükümet kuvvetleri saldırıya geçmeden önce, ‘eğer halk asilerin devlete karşı saygısızca davrandıklarını fark eder ve asileri devlete teslim ederse Ankara’nın da halkı sevgiyle bağrına basacağını ve mutlu bir yaşam sürmelerini sağlayacağını’ söylemiştir. (s.251)

Bu arada hakkını yemeyelim Metin Hoca, Kürtlere kötü davranan bazı devlet adamlarının varlığını da kabul ediyor ve bu kimselerin, ‘Kürtlerin uygarlaşmamış olduğu ve ılımlı davranmayı hak etmedikleri’ düşüncesinde olabileceğini yazıyor.
İşte size ‘ılımlı davranmayı hak etmeyen Kürtlerin’ binlercesinin neden öldürülüp faili meçhul kaldığının akademik izahı!
Devlet ve Kürtler kitabı, Kürt sorununda askerlerin belirleyici olduğunu yeniden hatırlatan bir kitap.
Askerlerin tutumunu anlamamız bakımından ilginç şeyler yazmış Metin Heper.
Mareşal Fevzi Çakmak için diyor ki, “Kürt soyundan gelen subay görmek istemiyordu; ayrıca bedeninin herhangi bir yerinde belirli bir tür çıban olanların orduya alınmamaları kuralını getirmişti. O dönemde bu tür çıbanın doğu ve güneydoğuda yaşayanlar arasında yaygın olduğuna inanılırdı.”

Heper’in buradan vardığı sonuç şu:
“Sonuç olarak Mareşal Çakmak’ın bile taraftar olduğu, politik farklılıkları ortadan kaldırmak değil, farklılıklardan uzak durmaktı.” (s.254)
Gerçi Kürtlerin yüzünde şark çıbanı yok artık bugün, ama Kürtler dahil farklılıkları yok saymak yönünde ciddi bir gayret olduğu da açık.
Devlet ve Kürtler kitabı bu gayretlere önemli bir katkı sunuyor.
Alt kimlik, üst kimlik bahsinde Türkiyelilik üst kimliğine karşı çıkan Başbuğ’un Metin Heper’i iyi anladığını düşünüyorum.
Yani durum, “Türkiyeliyim ama Kürdüm” demenin bile henüz kabul görmediğini ortaya koyuyor.
Orhan Miroğlu / Taraf gazetesi yazası / orhanmir@hotmail.com

Türk çocuklar, Kürt çocuklar, şair çocuklar!
“Çocuklar benim ahbabım, arkadaşlarım” diyen bir bilge Yaşar Kemal. Dün, 23 Nisan vesilesiyle 9 yaşındaki Helin Zeynep Miser’le yaptığı şahane röportajı Radikal’in verdiği ekte okudum. Bayram sabahı televizyon karşısına oturmuş Resmî Gazete sıkıntısı veren törenleri izlerken, buz gibi limon kolonyası etkisi yaptı sözleri.

“Biz şu anda dünyadaki uygar ülkelerden daha az uygarız. Onun için çocuklara bunu söylemiyorlar. Oysa çocuklara söylemeli esas bunu, büyüdüklerinde şaşırmasınlar” diyor büyük yazar. Bu en büyük yalanı deşifre ettikten sonra lafı 23 Nisan’ı cezaevinde geçiren Kürt çocuklarına getiriyor. “Polise taş attıkları için çocuklar tutuklanıyor. Bugünkü yöneticiler işine gelmediği zaman çocukları da hapsediyor. Çocukları hapsetmesinler diye, ‘Çocuklar bu işlerle uğraşmayın’ demekten başka bir şey gelmiyor elimden. Ayıp oluyor bu da çok; çocukları küçümsemek oluyor (...) Benim için çocuk, çocuk değildir, bizim gibi insandır.”

***

İstanbul’daki çocuklar bu 23 Nisan’da garip hareketler yapıp, tuhaf şiirler okumaktan kurtuldu yağmur sayesinde. Ama Diyarbakır’daki çocuklar bayram hediyesi kontenjanından hapis cezası almaktan kurtulamadılar. Polise taş attıkları için örgüt üyeliği ve örgüt propagandası suçlamasıyla yargılanan altı çocuktan biri yedi yıl, üçü altı yıl, ikisi on ay ceza aldı.

En tahammül ötesi olan durum ise bu çocukların tıpkı yetişkinler gibi Terörle Mücadele Yasası’na göre yargılanıyor olmaları. Yani polise taş atan veya slogan atan çocukla silahlanıp dağa çıkanı adaletin o şaşmaz terazisi aynı kefeye koyuyor. Aydınlar bir süredir “Çocuklar İçin Adalet İstiyoruz” grubu adıyla bu düzenlemenin değişmesi için uğraşıp didiniyor ama maşallah yüce Meclis’ten tık yok.

Düşünüyorum, düşünüyorum içinden çıkamıyorum bu işin. Hadi adalet, vicdan filan umurunda değil bu memleketi yönetenlerin. Ama en azından devlete karşı potansiyel düşman yetiştirme endişesiyle bir şeyler yapar insan yahu. Bugün okulda olmak yerine, cezaevinde yatan bu çocuklar herhalde üç beş sene sonra “vatan sağolsun” deyip yaşadıklarını unutuvermeyecek. Olacağı şu. Tıpkı 12 Eylül sonrasında Diyarbakır Cezaevi’nde PKK’nın serpilmesini sağlayan süreç gibi, bu gidişle ileride de bilmem kaçıncı Kürt isyanı ne yazık ki bu çocuklar üzerinden anlatılacak.

Ama nedense bu durum bir türlü idrak edilemiyor. Artık kavrama güçlüğü mü var devletin, niyeti mi yok ona siz karar verin. Bu idrak meselesinin en şahane örneği de önceki gün altı çocuğa hapis cezası veren Diyarbakır 6. Ceza Mahkemesi’nde yaşanmış zaten. Çocukların avukatları duruşmada, “Bayramda çocuklar devlet büyüklerinin makamına otururlar. Bugün yargılanan bu çocuklar da mahkeme heyetinin yerine otursa heyete ne ceza verirler” sorusunu yöneltmişler. Mahkeme başkanı bu soruya, “Çocukların bize ceza vereceklerini düşünmüyoruz” diye cevaplamış.

Tabii emin olun öyle yaparlar, içeriden çıkınca bayramlarda elinizi öpmeye gelirler hatta !

***

Dedim ya düşün, düşün bir türlü çıkamıyorum bu işin içinden. Asabım iyice bozulunca da açıyorum başucumda duran kitaplardan birini, avuç içlerinde taş izi bulunmaktan suçlu bulunup, bayramı demir parmaklıklar arasında geçiren yaklaşık 500 çocuğa ithafen “Şair Çocuklar”ı okuyorum:

“Rüzgâr eser, rüzgârın basit hareketlerini basit bir şekilde anlarlar, rüzgârın ruhunu görürler, sonra bize dönüp bu ruhun yaptığı kahramanlıkları bir bir anlatırlar, büyükler anlatılanları dinleselerdi, oradaki metafiziği görebileceklerdi. Bazı çocuklar bunu yaparlar, onlar şair çocuklardır, hepsi şair olur mu bilemeyiz, ama Kürtlerin bir sözü var, rüzgârı gören Allah’ı görür diye, Allah’ın toparladığı cismin boşluğunu da, işte bunu gören çocuklara biz Esrârîler, kendi aramızda şair çocuklar diyoruz, şair çocukları gördüğümüzde biz onları kolluyoruz.”
Demiray Oral / Taraf Gazetesi Yazarı / oraldem@gmail.com

Ahmet Türk: Görmüyor Musunuz? Kral Çıplak!
Bu, "kanuna aykırılık" noktasından ele alınabilecek bir sorun değildir. Kanunlar hayatın gerçeklerine uymuyorsa, hayatı değiştirmeye çalışmaktan vazgeçip, o kanunları değiştirmek gerekir. Bunu yapmadığımız, yapamadığımız müddetçe, Kürt sorunu acılar üretmeye devam edecektir

Yeni yılla birlikte TRT'nin bir kanalının 24 saat Kürtçe yayına başlaması, Kürtler açısından eleştirel bir temkinlilikle karşılandığında, bazı çevreler, atılan adımın 'tarihselliğine' vurgu yaparak eleştiri ve tepkileri şaşkınlıkla karşılamışlardı. "Artık Kürtçe serbest idi, daha ne istiyorlardı?"
Önce şunu vurgulamak gerek: TRT Şeş, Kürtçe diye bir dilin varlığının dahi inkâr edildiği bir zihniyet söz konusu iken, hiç kuşkusuz bir adım. Ancak bu 'adım'ı sakatlayan gerçekler hükmünü sürdürüyor. Bunların başında da TRT Şeş'in yasal bir dayanağı dahi olmadan alelâcele yayına başlaması geliyor. Bunun Türkçesi ise şu: Kürtçe, hâlâ yasalar nezdinde yasaklı bir dil...

Öte yandan Kürtçe konusu, Kürt sorununun çözümünün ayrılmaz bir parçası. Dolayısıyla Kürtçe yayının, Kürtçe'nin serbest bırakılmasının, Kürt sorununun çözümünün bir parçası olacak şekilde ele alınması gerekiyor. Kürtçe'nin serbest bırakılması, siyasi bir iradenin yanı sıra, bir dizi yasal reform ve düzenleme yapılmasını gerektiriyor. TRT Şeş, böyle bir irade ve hazırlığın sonucu olarak gündeme gelseydi, Ahmet Türk'ün Meclis'te Kürtçe konuşması bu kadar 'önemli' olmayacaktı...

Oysa bir yanda TRT Şeş adıyla Kürtçe yayın yapan bir televizyon kanalı varken, "Kürt sorunu" olarak adlandırdığımız sorun, olanca yakıcılığıyla varlığını sürdürüyor. Buradaki acayiplik, daha önce bir başka yazımda da vurguladığım şekilde, "di vé karé de şaşiyek heye" (Bu işte bir acayiplik/yanlışlık var) dedirtiyor...

Bu konunun DTP Genel Başkanı Ahmet Türk'ün TBMM'de grup toplantısında yaptığı konuşmanın bir kısmını Kürtçe olarak yapmasıyla çok yakından ilgisi var.

TRT Şeş'le beraber Kürtçe'nin serbest bırakıldığı şeklinde yaratılan yanılsama, Ahmet Türk'ün Meclis çatısı altında Kürtçe konuşmasıyla beraber bir anda çöktü. Şişirilen balon söndü. Bizim hâlâ Kürtçe'nin serbest bırakılmasıyla ilgili bir sorunumuz olduğu gerçeğiyle tekrar yüz yüze gelmemizi sağladı.

SAMİMİYET TESTİ

Ahmet Türk'ün Mecliste ana dili olan Kürtçe ile grubuna hitap etmesiyle ilgili yapılan yorumlar muhtelif.

Bir kısım yorumcu, bunu Leyla Zana'nın 1991'de Meclis kürsüsünde yemin ettikten sonra Kürtçe olarak "Halkların kardeşliği" üzerine bir cümle sarf etmesiyle kıyaslıyor ve bunu bir 'provokasyon' olarak nitelendiriyor.

Bu yorum, tepeden tırnağa yanlış. Her şeyden önce dönemler farklı. O dönemde Kürtçe'nin varlığı çok katı bir şekilde reddediliyordu. Devletin resmi görüşü, "inkâr" idi. Geldiğimiz noktada ise, hiç değilse Kürt sorunu adı konularak tartışılabiliyor ve TRT Şeş adında resmibir televizyon kanalı var...

Bir başka yoruma göre ise, Ahmet Türk'ün yaptığı "seçim yatırımı". Buna ancak şu söylenebilir: Velev ki seçim yatırımı olsun... Ne olur? Şu çok açık: Türkiye seçim sath-ı mahalline girdi. Seçime giren bütün partilerin yaptıklarının, söylediklerinin seçimle doğrudan bağlantılı olduğunu kabul etmek gerek ve bu, normaldir de. Kimi partiler beyaz eşya, kömür, makarna dağıtıyor; DTP ise, Kürtçe konuşuyor... Sorunu bu bağlamda tartışmanın çok abes olduğu açık...

Öte yandan TBMM iç tüzüğünü hatırlatanlar, Anayasa'nın "değiştirilemez" maddelerini hatırlatarak bunu 'başkaldırı' olarak nitelendirenler var. Meseleyi milliyetçi hissiyat ve duyarlılıklarla ele alanlar, Kürt sorunu ve Kürtçe konusunda var olan fîli durumu dahi kabul etmeye yanaşmayanlardır. Zaten sorunu bu açıdan yargılamaya çalışanlar, genellikle "inkâr" konseptinin sürmesi gerektiğini savunanlar oluyor.

Olay şudur: Ahmet Türk Meclis çatısı altında Kürtçe konuşmasıyla, konuyla ilgili herkesi bir 'samimiyet testi'ne tabi tutmuş olmaktadır.

Bu, kanuna aykırılık noktasından ele alınabilecek bir sorun değildir. Kanunlar hayatın gerçeklerine uymuyorsa, hayatı değiştirmeye çalışmaktan vazgeçip, o kanunları değiştirmek gerekir. Bunu yapmadığımız, yapamadığımız müddetçe, hem Kürt sorunu acılar üretmeye devam edecek, hem de sorunu çözer gibi yapmakla yaratılan acayip durumlarla daha çok karşı karşıya geleceğiz...

AHMET TÜRK NE DEDİ

Bu arada, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk'ün Meclis grubunda Kürtçe konuşması ve TRT'nin izleyicilerinden özür dileyerek canlı yayını kesmesi üzerine konuşulurken, unutulan, gözden kaçırılan bir şey var: Ahmet Türk Kürtçe ne söylemişti?

Türk, Kürtçe olarak, 21 Şubat Dünya Anadilleri Günü ile ilgili görüşlerini açıkladı. "Çok kültürlülük, ancak çok dillilik ile olur" dedi.

Ama olayın yol açtığı sonuçlar itibarıyla şöyle de diyebiliriz: Ahmet Türk, "kral çıplak" dedi...
Cafer Solgun / Yüzleşme Derneği Başkanı / cafersolgun@gmail.com

Ahmet Kaya Cinayeti
"Önümüzdeki günlerde bir albüm çıkarıyorum. Kürt asıllı olduğum için Kürtçe bir şarkı yapıyorum ve Kürtçe bir klip çekiyorum. Bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncuların olduğunu da biliyorum..."

10 Şubat 1999'da MGD ödül töreninde bunları söyledi Ahmet Kaya... Yuhalamalar, tacizler altında masasına gitti. Masasında uzatılan mikrofonlara da şunu söyledi...

"Her zaman Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünden yana oldum. Binlerce yıldır böyle yaşamıştır bu ülke, binlerce yıldır da böyle yaşayacaktır diyorum ama Kürt realitesini sahiplenmek, kabul etmek zorundadır bu ülke. Bunu söylüyorum bu kadar yani..."

Devletin artık resmî bir Kürtçe kanalı var... Bu devletin başbakanı bu kanalı Kürtçe sözlerle açtı. İktidar partisinin milletvekili canlı yayında devletin Kürtçe kanalında Kürtçe bir şarkı söyledi... Bu devlet kanalında bir sürü Kürtçe klipler dönüyor... Kaya'nın dediği gibi Kürt realitesini kabul etmek zorunda kaldı bu devlet... Ama kabul etmek zorunda olmamalıydı, Cumhuriyetin kurulduğu günden itibaren öyle kabul etmeliydi zaten... Haklarımızın ve özgürlüklerimizin devlet tarafından biz yurttaşlara "bahşedilen" bir lütuf olmadığını bilmek zorundaydı Cumhuriyetimiz, ama bilmedi... İnsan olmamız sebebiyle doğuştan, vazgeçilemez ve devredilemez bir şekilde o haklara sahip olarak doğduğumuzu bilmeliydi... Elimiz, ayağımız, gözümüz, burnumuz neyse haklar ve özgürlüklerimiz de odur. Bu Cumhuriyet kendi yurttaşlarının doğuştan varolan ellerini yok saydı... Bu yok sayılma nedeniyle o eller silaha yöneldi... O eller silaha ve şiddete yöneldikçe de o eller kirlendi... İş karmaşıklaştı ve bugünlere kadar gelindi...

Bu feci gecede ve sonrasında yaşanılanlara odaklandık geçtiğimiz çarşamba Mahmut Övür ile sunduğumuz Politik Performans programında (Kaçıranlar için bugün tekrarı var,17.30,Kanal T) konuğumuz da Gülten Kaya idi. Detaylı olarak hiç montajlamadan o günün görüntülerini izleyicilerle paylaştık... Net bir biçimde görülüyor ki ortalık tam durulmuşken herkesi tetikleyen davranış Serdar Ortaç'ın şarkısının sözünü değiştirip "Bu vatan bizim ellerin değil" diyerek Kaya'nın masasına bakması olmuş... O andan itibaren, içindeki ırkçı kini kusmak ve Ahmet Kaya'yı linç etmek isteyen herkese cesaret gelmiş ve saldırmaya girişmişler... Serdar Ortaç fiilen bu linç güruhunu azmettiren, kışkırtan kişi... Sonradan pişman olduğunu da söylemişti Ortaç, ama bunu orada burada değil direkt Gülten Kaya'nın yüzüne söylemesi gerekir... O kitle faşizmi atmosferinin, o linç psikolojisinin yükselmesinde özellikle iki kişinin daha payı çok büyük... Birincisi yapımcı Tunca Yönder... "Atın bu adamı dışarı, kovun bu adamı" diye ahlaksızca insanları Kaya'ya karşı azmettirerek salonda dolaşıyor... İkincisi magazinci Şenay Düdek... Kaya hakkında "Sünnetsiz Pezevenk" diye bağırıyor... Bu azmettirici tavırlar ve hakaretler doğrudan savcıları ilgilendirmektedir... 10 yıl geçmiş olsa da bu yapılanların belgeleri ortadadır. Adalet mekanizması çalışmak zorundadır...

Bu gecenin sonrasında ise derin bir medya operasyonuyla Ahmet Kaya'ya bu ülke dar edildi. Kaya sürgüne gitmek zorunda kaldı ve orada vefat etti... Ağır çekim bir cinayetti Kaya'ya yaşatılan, 10 Şubat 1999'dan 16 Kasım 2000'e kadar süren bir cinayet...

Tam 10 yıl önce bugüne dönelim... 14 Şubat 1999 günü Hürriyet gazetesi "Ayıp ettin gözüm" diye manşet atıyor... 1993 yılında Ahmet Kaya'nın Berlin'de Öcalan'ın fotoğrafı altında konser verdiği iddia ediliyor. Bir resim basılıyor. Resmin alt başlığı "Bebek katilinin resmi altında"... Ardından Emniyet Müdürlüğü bu manşete dayanak teşkil eden kaset, ses bandı, röportaj ve buna benzer dokümanları gazeteden istiyor... Gazeteden gelen cevap ellerinde hiçbir dokümanın olmadığı şeklinde... Hürriyet'in hukuk bürosundan Aslıhan Dumlu'nun gönderdiği resmî yazıyı ve Emniyet'in yazısını Politik Performans yayınında da gösterdim... Sonradan yayınlanan resmin de fotomontaj olduğu yargı kararıyla sabitleşiyor... Tam bir operasyon var ortada...

Aynı 14 Şubat günü Ertuğrul Özkök de bir yazı kaleme alıyor... "O gece orada birçok gerçek sanatçı vardı. Her biri Türkiye'nin yüzakıydı. Bütün bunlar içinde bir tek çirkin adam çıktı. O da ne yazık ki Ahmet Kaya idi" diyor...

Özkök, gazetesinin bu manşetlerinden ve bu yazdıklarından bir zerre bile pişmanlık duymuyor mu bugün? Ahmet Kaya'nın eşi Gülten Kaya'dan babasız kalan kızı Melis'ten özür dilemesi gerektiğine inanmıyor mu? Hiç mi yüreği sızlamıyor? Çok merak ediyorum...
Rasim Ozan Kütahyalı /Taraf gazetesi yazarı / rasimozan@derindusunce.org

Kürt Halkının Demokrasi Kazanımı, TRT Şeş
TRT Şeş'in yayının başlaması 85 yıldır pompalanan korkuların ne kadar temelsiz, kof olduğunun göstergesi oldu. Televizyonun açılmasından sonra ne sokak çatışmaları, ne de linç girişimleri oldu. TRT Şeş Kürt sorunun çözümü yolunda önemli bir adımdır.
Cumhuriyetin kuruluşundan kısa bir dönem sonra (1924) devletin resmî politikası, homojenleştirilmiş nüfustan oluşan bir toplum yaratmak oldu. Resmî devlet siyasetinin önemli bir boyutu da Kürt dili ve kültürü üzerinde uygulanan ret, inkâr ve yok etme politikasıdır. Çünkü zorba devletler farklı dillere karşı uyguladıkları zoraki asimilasyon politikası ile o dili "yok etmeyi (to kill a language)" dolayısı ile, konuşulmayan dil onu konuşanlar ile birlikte kaybolmaya yüz tutar. Bunu sosyolinguistler "Dilkıyım (linguicide)" olarak niteler. İnsanlığa karşı bir suçtur.
85 yıllık cumhuriyet tarihinde Kürtçe konuşan insanlar böylesine ağır ve zorba metotlara rağmen dillerini koruyabildiler. Bunun için ağır bedeller ödediler. Kürt hareketinin bir bütün olarak önemli taleplerinden biride Kürtçe TV ve Radyo yayını idi. Türkiye'nin en büyük kamusal kuruluşu olan TRT'nin TRT-Şeş adı ile 1 Ocak 2009'dan bu yana 24 saat Kürtçe yayına başlaması Kürt halkının, yasalarda adının konmamasına rağmen (hatta TRT yasayında bu yayının adı çok dilli yayın olarak belirtilmesine karşın), resmî olarak yasakların olmasına rağmen, gösterdiği direngenliğinin, Kürt dili ve kültürüne bağlılığın, inatla kimliğini sahiplenmenin bir sonucudur.
BU KAZANIM ÖNEMLİDİR
Bu sonuçta Türkiye'deki demokrasi güçlerinin, bu yayına evet oyu veren TBMM'nin üyelerinin ve demokratikleşmenin önemli dış dinamiği olan AB'nin katkısı da önemlidir. Bu adım normalleşmenin, siyasette kırılmanın bir başlangıcıdır. Olumludur.
Türkiye'de devlet dünyada olup bitenleri Kürt sorununa ilişkin resmî ideolojisinden ötürü çabuk algılama yetisinden maalesef yoksun, cesur tavır takınmada gecikme kusurlu. Buna rağmen gecikmeden ziyade yayının uzun erimli ve çağdaş normlara uygun olması, iyi yapılması önemlidir. Bunu da izleyip, göreceğiz. Peşin hükümlü olmaktansa gelişmeyi izlemek daha doğru olur diye düşünüyorum.
TRT ve onun gibi habercilik yapan kanalların haber programlarını izlemiyorum. Çünkü henüz objektif değiller. Bu gereksinimi çok dilli oluşumdan bugünkü teknik koşullarda giderme olanağım var.
'HAİN' SUÇLAMALARI YANLIŞ
TRT Şeş'in kültür ve edebiyat ile ilgili programlarının bir bölümünü fırsat buldukça izliyorum. Bu programı yapan insanlar, ekranda görünen ve görünmeyenler, Kürt dilini iyi kullanıyorlar. Bu arkadaşlar Kürtçeyi kendi kişisel çabaları ile yazma ve okuma dili olarak geliştirdiler. Bu dili ve bu dili konuşanları sevdikleri için bu çalışmalarını yaptılar. Bu coğrafyanın Kürtçe dili ile eser veren kültür emekçileri bu çalışmalarını ağır bedeller ödeyerek yaptılar. Kitapları, şiirleri, türküleri yasaklandı. Yargılandılar. Çıkardıkları eserler baskılardan ötürü kitlelere ulaşamadı. Pazar bulma sıkıntısı yaşadı Kürt yayınevleri, dar bir okuyucu çevresinin dışına çıkamadı.
Kısacası içinden geldikleri halkın kaderini onlar da bir biçimi ile paylaştı. Kürt edebiyatı, romanı boşuna Avrupa'nın demokratik ülkelerinde, sürgünde, gelişme olanağı bulmadı. Onlar ay'dan gelmediler. Belki kimisi aktif siyasetin içinde olmadı ama yasaklı bir dili benimsemek, sevmek onun üstüne yoğunlaşmak, çalışmak eser vermekte bedeli olan siyasi bir tavırdır. Toplumsal kalkınmaya katkıdır. Kürtçe ezgileri sunan sanatçılarda öyle. Onlar hiçbir zaman İbrahim Tatlıses, İzzet Altınmeşe olmayı tercih etmediler. Kimliklerine bağlı kaldılar. Hırpalandılar, sürgüne gittiler veya buralarda kaldılar.
DTP'li kimi arkadaşlar veya o cenahtan etkin kişilerin TRT Şeş'te program yapanları "hain" ve benzeri sıfatları yaftaladılar. Müthiş bir psikolojik baskı cenderesi oluşturuldu. CHP lideri Baykal ve MHP lideri Bahçeli ile örtüştüler. Ne garip değil mi? Oysa bu yayın başladığında 85 yıldır bu dili yasaklayanlar, o zihniyet utanç duymalıydı. Tepki bunlara olmalı idi.
Siyasi tartışmalarda bu tip sıfatları itici, çağdaş olmayan, modern dünyanın tartışma kültüründe tedavülden çoktan çıkardığı sıfatlar olduğunu düşünüyorum. Eleştiri hakkının olmadığını söylemiyorum.
Yayınların nitelikli olması için, yayın yapan Kürt televizyonlarına karşı anti propaganda aleti haline gelmemesi için, çoğulculuğa katkı sunması için kuşkusuz eleştirel bakacağız. Dikkatli bir izleyici olacağız. Ancak o kanalda kültürel birikimleri ile Kürt dili ve kültürüne katkı sunan insanları böylesi sıfatları yapıştırmak haksızlıktır. Ve ben bu haksız tavrı doğru bulmuyorum.
TRT Şeş yayınının açılışında Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın konuşma yapmalarını, protokolde devletin en üst düzeyde temsilini önemsiyorum. Bu adım normalleşmenin başlangıcı olabilir.
KORKULARIN BOŞ OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI
Ancak bu gelişmeyi genel demokratikleşme süreci içerisinde diğer adımlar gecikmeden takip ederse anlamlı olur. Yasal düzenlemeler pratik adımlar ile uyum içinde olmalıdır. YÖK'ün almak istediği karar (İstanbul ve Ankara üniversitelerinde Kürt Dili ve Edebiyatı Fakülteleri'nin kurulması) olumludur. Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasaklar (Siyasi Partiler Yasası vd.), yerleşim yerlerinin, bölgelerin otantik adları iade edilmelidir.
Yayının başlaması 85 yıldır pompalanan korkuların ne kadar temelsiz, kof olduğunun göstergesi oldu. Ne sokak çatışmaları, ne de linç girişimleri oldu.
TRT Şeş yayınları iyi televizyonculuk yapar ve bunu geliştirirse Kürt dilinin gelişmesine ve standardize edilmesine katkı sunabilir. Kürt edebiyatı ve Kürt yayıncılığı gelişme sağlar ve bir pazar oluşur. Kürtçe yayınlar arası rekabet yayın kalitesini yükseltir. Kültürlerarası diyaloga katkı sunar.
Demokratik sürecin ilerlemesi Kürt sorununun çözümünün zeminini oluşturur.Ben Kürt sorununun demokratik bir zeminde çözüme kavuşacağını düşünenlerdenim. Çünkü en iyi çözümler bu zeminde tartışılır ve bulunur. Kısacası TRT-Şeş olumlu bir adımdır.
SERTAÇ BUCAK /HAKPAR Eski Genel Başkanı / serbu04@hotmail.com

Güneşi Sönmeyen Bir Halk 'Yezidiler'
Tarihte birçok kez katliama uğramış olan Yezidiler, yaşadıkları bütün katliamlara, zulme ve aşağılamalara rağmen, 80'li yıllara kadar Anadolu topraklarına renk vermeye devam etmişler fakat daha sonra Avrupa'nın yolunu tutmak zorunda kalmışlar. Paylaşılmış bu acı ve travma kendini nesilden nesile aktarmış, dilediğince yas tutma şansına bile sahip olamamış Yezidiler.

Kùre min ev ne welate meya. Emè rojekè vegerin Kiwexè, cihè qalèn xwe. (Oğlum bura bizim vatanımız değil, bir gün Kiwex'a atalarımızın topraklarına geri döneceğiz.)

Annemin bu sözleriyle birkaç sene teselli bulabildim. Yola çıkmadan önce bana ve üç erkek kardeşime Midyat'tan yeni takım elbiseler almıştı amcam. İçlerine de naylon gömlekler. Öyle ya İstanbul'a oradan da Almanya'ya gidecektik. Otobüse binecektik, uçağa binecektik. Misafir olacaktık bir yola, bir şehre, bir ülkeye. Ona uygun giyinmeliydik. Dedemden bana kalan bir hançer vardı. Onu evin biraz üzerinde hiç kimsenin bilmediği, benim keşfettiğim kayalıkların içindeki gizli bir oyuğun içine sakladım. Dönünce kolay bulabilmek için. Evimizi her şeyiyle orada öylece bıraktık. Gözüm köyün ortasındaki incir ağacında, aklım hançerimde, gönlüm Kiwex'ta yola çıktık.

Yolda annem hiç konuşmadı. Türkçe bilmiyordu. Sorun çıkmasın istedi. Babam askerde olduğu yıllarda Yezidi olduğu için bir subay tarafından dövülmüş ve engelli olarak yaşamını devam ettirmek zorunda kalmıştı. Yolda en çok zorlanan o oldu.Annem için yaşam Kiwex ve Midyat' tan ibaret olduğu için, başka yerlerde başka iklimler olabileceğini düşünememişti. Soğuktu. Elbiselerimiz yeni ve inceydi. Annem dövmeli elleriyle, yüzüyle ısıtmaya çalıştı bizi. Tütün kolonyası,mola yerlerinin insanın içini karartan parlak ışıkları, 'Midyat'tan İstanbul'a gitmekte olan...' diye başlayan anonslar,karın ağrısı, istifrağ kokusu,topuklu ayakkabılar, renkli dudaklar, bir Alman polisin odasındaki ilk uykum ve mülteci yurdu... Ve bütün bu yaşanmışlıklara eşlik eden o kirli sarı duygu: Korku.

Elbiselerimi annemin her gün ağlayarak tekrarladığı o 'bir gün' için sakladım. Sonra o günün hiç gelmeyeceğini anladım.Geriye dönüş yoktu artık. O elbiseyi hala saklarım. Kim bilir bir gün biri çıkar bir müze yapar köyde, ben de o elbiseyi veririm.

YEZİDİLERİN KADERİ
Eski kimliklerin din hanesi bölümünde 'X' ya da '0' ileifade edilen dine mensup insanlar... Dualarını güneşe dönerek okuyan, şeytana (yazıda geçen şeytan kelimesi için bütün Yezidilerden özür diliyorum) taptıkları gerekçesiyle senelerce zulüm görmüş, topraklarını terk etmek zorunda bırakılmış, bir gün geriye dönebilmek ümidiyle yaşayan insanlar...

'Yezidi' ya da 'Ezda' Kürtçede 'beni veren', başka bir deyişle 'yaratılmış olan' anlamına gelir. Yezidi olunmaz, doğulur. Sonradan Yezidi olmak kati suretle mümkün değildir.

Yezidiler güneş doğarken ve batarken, dualarını yüzlerini güneşe dönerek ettikleri, ateşi ve güneşi kutsal buldukları için 'ateşperest' olarak bilinirler. Oysa bu yanlış bir inanıştır.Yezidiler Xweda'ya inanırlar. 'Xweda' Kürtçede 'kendini yaratmış olan' anlamına gelen Allah'tır. Allah kendi ateşinden, evreni ve insanı yaratması için Tausi Melek'i (Melek Tavus) görevlendirir. Bu yüzdendir ki Tausi Melek en kutsal melekleridir Yezidilerin. Tarihte birçok kez katliama uğramış olan Yezidiler, yaşadıkları bütün katliamlara, zulme ve aşağılamalara rağmen, 80'li yıllara kadar Anadolu topraklarına renk vermeye devam etmişler fakat daha sonra Avrupa'nın yolunu tutmak zorunda kalmışlar. Irak, Suriye, Rusya, Gürcistan, Ermenistan, Türkiye ve Avrupa'nın birçok kentinde yaşayan genç, yaşlı hangi Yezidi ile konuşsanız,toplum olarak yaşadıkları acıyı anlatacaktır size. Paylaşılmış bu acı ve travma kendini nesilden nesile aktarmış, dilediğince yas tutma şansına bile sahip olamamış Yezidiler. Yaşanan travmaların ardından kimliklerini ayakta tutabilmek için geleneklerine daha da sıkı sarılarak, dışarıya olan öfkelerini içlerine kusmaya başlamışlar. Bu yüzdendir ki biribirlerini acımasızca cezalandırabilmekte, inanmadıkları, güvenmedikleri, benimsemedikleri feodal sisteme sıkı sıkıya bağlanarak, kendilerini etraflarına çizilmesinden en çok korktukları o çıkışı olmayan çembere hapsetmektedirler.

KÖYE ZİYARET
Geçmişine değil ama geleceğine eşlik edebilme şansına sahip olduğum sevgili eşimin hikâyesiyle başladım yazıma.2007 yılının yazında o masalsı köyü, 'Kiwex'ı görmeye gidiyoruz birlikte. Köy terkedilmiş bir Yezidi köyü. Yeni ismi 'İslam Köyü'(!).Köye girişte önce hareketsiz kalakalıyoruz. İnsansız bir köy. Birkaç sinek vızırtısı dışında hiçbir ses yok. Ölüm sessizliğini çağrıştıran bir sessizlik. Ne süt sağan kadınlar, ne tarlaya giden erkekler, ne kavun karpuz tarlalarının kokusu, ne çocuk sesleri, ne de yüzleri dövmeli yaşlılar var köyde. Yüreğimizde sükûnetin yarattığı korku ve acıyla evlerine yöneliyoruz. Yirmiüç yıl sona ilk kez açmaya çalışıyor evinin kapısını. Kapı açılmıyor. Evin kapıları, pencereleri tahtalarla dışarıdan çivilenerek kapatılmış, önünde otlar büyümüş. Taş evin üzerinde bir alana çıkıyoruz. 'Burası lìwan' diyor. 'Yaz geceleri burada uyurduk. Buradaki kadar çok yıldızı bir arada bir daha hiç görmedim. Doğrusunu istersen, buradaki kadar huzurlu uyuduğumda hiç olmadı ömrümde' diyor gözleri dolu dolu.

ÖLÜLERİ KİM
Bir ara evin üzerindeki kayalıklara tırmandığını görüyorum. Mayın olur korkusuyla iyiden iyiye korku sarıyor bedenimi. Birazdan gözlerinde hüznün ıslaklığıyla iniyor aşağıya. Hemen anlıyorum, hançer yok yerinde. Yerinde olmayan daha nice şey gibi.

Ölenler ölmeyenlerin ziyaretini beklerler dünyanın her yerinde. Kiwex'ta ölülerin bekleyeceği kimseleri yok. Gözümüz köyün ortasındaki incir ağacında ve altındaki sahipsiz mezarlarda, elimizde birkaç Kiwex inciriyle yola koyuluyoruz. Güneş yapayalnız kalıyor ardımızda. Ona yüz çevirip dua eden insanları yok artık.
BERNA MÜKÜS KAYA / Uzman Psikiyatr / bmukus@yahoo.com

Sala Nûh
Rojek nûh, salek nûh,hêvîyen nûh...
Kî dizanê belkî jî jiyanek nûh.
Bêguman di van salên borî de gelê Kurd, wek her gelê bindest gelek êsh û jan kîshand. Hin ji me nechar man, dev ji warê bav û kalan berdan û bûn penaber bi xûrbetê ketin; hin ji me hatin kushtin; hin hatin wendakirin… Hin ji me asîmîle bûn, hatin xapandin û bûn lîstok di destê zordaran de; hin ji me dema kû welat li dû xwe hishtin, dilê xwe jî li welatê xwe danîn. Her chend van kesan li welatê xûrbetê jiyanek nûh ji xwere ava kirin jî, ji ber dilê wa li welatê wa bû, bi hesreta welat dishewitîn. Bi dilekî sotî dikirin girî, dikirin nalîn. Lê nalîneke bê denq, qêrîneke kû bang dikirin di gotin: " ashitî, biratî, wekhevî, edî bese xwinrijandin,…", lê mixabin ji alîyê tikesan ve ne dihat bihîstin....
Ne tenê ev bûn êsh û azarê gelê kûrd. Jîyana wan ji her alî ve di xeterê de bû. Ji ber kû zext û zorî ya li ser wan ne tenê ji destê dijminên wan bû.
Tishtek hebû kû ew ji her tishtî zahmettir bû: SHERÊ NAVBERA BIRA! Ev sher, ji yê li hemberî dijmin hîn behtir xetere bû. Ji berê de bav û kalên me gotine: " kû destîyê darê ne ji darê bê fermana darê nîne". Edî chi dihat serê me ji destê me bû. Ji ber kû ticaran me yekîtîya xwe saz nekiribû. Em bi hêz bun, em bi aqil bûn û tishtê kû me destê xwe diavêtê de em bi ser diketin. Lê bi piranî karê me yê xelkê,, xesara me ya me bû. Bi kûrtasî ji xelkê re dost, lê mixabin ji xwe re neyar bûn.
Her chiqas ev salên borî bi vî rengî derbas bûne jî, dema kû mirov li pash xwe dinehêre û sala 2008´an di ber chavan re derbas dikê, hêjayî gotinêye kû mirov dibê sahîdên hinek gavên giring yê kû divê sale de hetine avêtin. Gava yekem: hevgirtina gelê Kurd yê li her char parche Kurdistanê û gavên kû bibaskî hev ve avêtine. Ya duyamin û herî giring jî:,rêberê Kûrda ji sher û kushtina di navbera biran de gotin " edî NA!".
Daxwaza dil ya herî mezin ewe kû ev hevgirtina gelê Kurd di sala 2009 ´an de hîn xorttir bibê û bibê bingehek ji bo yekîtî ya gelê Kûrd û pêre jî ya azadî û serfiraziyê.
Hêviyeke me ya din jî begûman ewe kû edî kîn û dijminatî ji dilan bên avêtin. Ne tene li Kûrdistanê li tevayi cîhanê li dijî sherê nav gelan de chareseriyek bê avakirin û ashitiyeke mayinde bê saz kirin. Da kû edî ne li filistînê , ne li Kûrdistanê ne jî li deverên din yê cihanê tikes hêstiran ne barînê kûl û xeman di dilê xwe de ne civînê.
Jiyan mafê her mirovî ye.
Bi hêvîya gelek rojên xwesh, azadî û serfiraziyê sersala we teva pîroz dikim!
Berî ez jibira bikim: Chi pîshatîyeke balkêshe kû mirovên Kûrd ji sedî heshtê /heya nod di 1´e meha 1´e (01.01) hatine dinê.:))). Ez rojbûna gelê me, yê div ê rojê de hatine dinê jî pîroz dikim. Rêya we teva ronahî, jîyana we bi dilê we bê!
Zilan Cebe / zilan.c@hotmail.de

Kürt Sorunu Askerî Tedbirlerle Çözülmez
Sorunun çözümsüzlüğüne sebep, oralarda yaşayan Kürt köylülerinin ‘haince’ tutumları hiç değil. Asıl sorun, ‘Kürt sorunu’ diye bir sorunun olmadığına kendimizi inandırdığımız gibi, dünyayı da inandırmaya çalışan, realist olmayan çabalarımızdadır. Ölenlerin hepsi bu ülkenin çocuklarıdırlar. Yazık değil mi bu insanlara? İki dilin kardeşliği/kardeşleşmesi adına; ARTIK- BESE!
Bu ülkede ölen askerlerin cenaze törenleri üzerinden ‘Vatan-Millet’ söylemleriyle kabartılan intikam duygularını, sokaklarda linç provalarına dönüştürmeye halen devam ediliyor. İki muhalefet partisi (CHP/MHP) bir adım daha ileri giderek, ordunun kalıcı bir şekilde Kuzey Irak’a girmesini talep etmekte bir sakınca görmüyorlar. Ne ilginçtir ki bu çılgınlık genişleyerek tırmanıyor. Irak’ta çocuklar ölmesin diye, ABD’nin işgaline karşı çıkan vicdan, bu topraklarda çocuklarımız ölürken susuyor! Çocuklarımızı ölüme ve öldürmeye gönderenler, ‘vatan millet aşkı’ndan önce, onların yaşamalarına öncelik ve önem vermelidirler. Söz konusu çocuklarımızın hayatları ise, ondan daha öncelikli bir başka meselemiz olmamalı. Bunca insan öldü/öldürüldü! Peki, sorun bitti mi? Hayır. Tam tersine cenazeler geldikçe, acılarımız katmerlenerek çoğaldı. Ancak ne hikmetse hiç kimse çocuklarımızı bizden koparıp götüren bu çılgın savaşı sorgulayamıyor. ‘Niye dağa çıkıyorsunuz?’ sorusunun yanıtını, gidenlerden hiç dinlemek istemedik. Onları terörist diye, hep yok ettik. Kendi yarattığımız terör, can alan bir canavara dönüştükçe ve büyüttüğümüz ‘terörist’ çocuklarımızla cebelleştikçe, uzlaşıcı belleğimiz fena halde çöktü. Doğru yaklaşımlarla sonuç alıcı çözümler üreteceğimize, kan dökerek olayı terörize edip, daha vahim bir hale getirdik. Şiddet yanlısı bu politikalar insan duygusundan arınmış bir vicdana dönüştükçe, bu ülkede acılar yayılarak çoğaldı. Dolayısıyla orta yerde duran insanî çözümü, çoğu insan göremez oldu.

Kalıcı çözüm diye Kuzey Irak’a girip, sürekli olarak operasyonların sürdürülmesi, son Aktütün karakol baskınıyla, alınan önlemleri tartışır hale getirdi. PKK’nın bulunduğu her yeri askerî operasyon kapsamı içerisine dâhil etme fikri, bizi Avrupa ülkelerine ve Rusya’ya kadar uzanan bir maceraya sürükler. Ancak buna ne gücümüz yeter, ne de dünya buna izin verir.

“Karakol neden korunmadı? Sorumlulardan hesap niye sorulmuyor?” gibi hezeyanlar, sorunun çözümünü karşılayan ve ölümlere son veren doğru yaklaşımlar değildir. Ne karakolların yer değişikliğinin, ne şaibeli ABD istihbaratının, ne de hayalet uçakların, terörü önlemediği artık aşikârdır. Sorunun çözümsüzlüğüne sebep, oralarda yaşayan Kürt köylülerinin ‘haince’ tutumları hiç değildir. Asıl sorun, ‘Kürt sorunu’ diye bir sorunun olmadığına kendimizi inandırdığımız gibi, dünyayı da inandırmaya çalışan, realist olmayan çabalarımızdadır.

KÜRTLER YEDİ KITADA
Daha çok Kürt öldürme hevesinden ve Kürtlüklerini hatırlayanları da linçlere tabi tutma gibi vahim alışkanlıklardan ne olur artık vazgeçelim. Huzurumuzu ve varlığımızı başkalarının ölüm ve acıları üzerinde devam ettiren politikalara bağlamamalıyız. Çözüm “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganı ve yaklaşımında değil. Aklın ve yüreğin yolu “Kardeşine dokunma, sev” anlayışından geçer. Onun için çözümü, insanların kardeşçe yaşamında ve demokratik projelerde aramak gerekir. Dahası Kuzey Irak toprakları, Misak-ı Millî sınırlarının içine dâhil edilse bile, Kürtlerin kabul edilebilir talepleri karşılanmadığı sürece, bu coğrafyaya huzur gelmeyecektir. Dün Bekaa Vadisi vardı, bugün Kandil var. Yarın bir başka dağ olacaktır. Kürtler yedi kıtaya dağılmışlar. Gidip hangi ülkeyi işgal edeceğiz? Gelişen teknoloji nedeniyle dünya artık küçüldü. Bu coğrafyada Kürtlerin yaşadığı bir acı, Afrika’daki zenci Kürt’ün acısına dönüşüyorsa, bu sorunun mutlaka bir çözüm yolu olmalıdır artık.

25 yıldır bu coğrafyada kesintisiz olarak, hep kan aktı. Ne Kürt sorunu bitti, ne de huzura erdik. 25 yıldır bu coğrafyada gözlerimizi kırpmadan çocuklarımızı ölümlere gönderdik! Ağıtlar yakıldı, intikam yeminleri edildi! Ne kazanan oldu, ne yenilen. Kerkük’teki Türk’ün sorunu çoğu zaman savaş sebebi edilmeye çalışıldı. Kıbrıs Türk’ü, Batı Trakya Türkleri ve Balkanlar’daki Müslümanların sorunları için, nerdeyse savaş ilan edecektik. Ne gariptir ki Kürtlerin birbirlerinin acısını paylaşmasına ve ölen çocuklarına ağıt yakmalarına bile tahammül edemez olduk. Kürt gençlerini dağlara götüren bu duygusuz yaklaşımlar değil midir? Aktütün baskınında sadece ölenlerin acıları yüreğimizi dağlamıyor, sorunun çözümünü halen askerî operasyonlarda arayan yaklaşımlar da acılarımıza acı ekliyor. Çünkü bu yaklaşım ve yöntemler, kan gölünü büyütmekten başka bir işe yaramıyor. Yaramayan ve çözüm olmayan başka bir şey daha var: Tekrar OHAL yasasına benzer yasalar getirmek.

BİRİNE LEŞ DİĞERİNE ŞEHİT
Her defasında ölen çocuklarımızın cenaze törenlerini fırsat bilip, tabutlarını ve bu ülkenin bayrağını, ırkçı emellerine alet edip, sokaklara boşalanların hangisi ölümlerin olmaması için barışçı bir çözüm yolu önerebildi şimdiye kadar? Linçleri geliştirip, milliyetçi duygularını tatmin etmek için, hep yeni cesetler bekleyip durdular adeta. Kürt ve Türk kanı üzerine politikalar üretenler, bu coğrafyanın insanlığını kuruttular. Kürtlerin barış ve kardeşleşme talebini görmezden gelip, savaşı dayatanlara, bu halkın verecek şehitleri olmadığını cenaze törenlerindeki anne ve babalar haykırmadıkça ve cesedin birine ‘leş’ diğerine ‘şehit’ muamelesi yapıldıkça, yeni acılar başka yürekleri yakmaya devam edecektir. Oysa ölenlerin hepsi bu ülkenin çocuklarıdırlar. Yazık değil mi bu insanlara? İki dilin kardeşliği/kardeşleşmesi adına; ARTIK- BESE!
Yusuf Baran Beyi / Eğitimci / y.baranbeyi@hotmail.com

Berfin
Şakaklara doğru masumca dağılmış kaşları, bakışlarında hüzünle öfkenin karıştığı yeşil gözleri, küs dudakları, yalnız duruşu ile bir çocuğu anımsatıyor bu isim bana, bir de yamaçlara birikmiş karları, dağlardaki mor kayalıkları, ıssız mezraları ve ihanete uğramış insanları anımsatıyor.
Bu ismi duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.
Horlanan, hırpalanan, bela yıldırımlarıyla vurulan bir ırkın çocuğuyum.
Kızıldeniz’i yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret edemeyen bir Muhammed’im.
Çaresizim.
Öfkeliyim.
Yalnızım.
Bu ismi duyduğumda ben bir Kürdüm.
Kardelen çiçeği demek Berfin.
Ben, bu ismi duyduğumda bir türküyüm, bir ağıtım, dağbaşlarında bir kaval sesiyim.
Boynubüküğüm biraz.
Kederliyim.
Hep ihanete uğradım, hep hain ben oldum.
Çocuklarımı öldürdüler, bana katil dediler.
Evi yakılan benim, sürgüne gönderilen benim, oğlunun ölü bedeni akşam vakti bir kağnıyla getirilen benim.
Ne şarkı söylettiler, ne ağlamama izin verdiler.
Ben bir Kürdüm ve hep bir Kürtten başka bir şey olmamı istediler.
Çocuklarıma anamın adını koyamayanım ben.
Berfin, kardelen çiçeği demek.
Ve, ben bu ismi duyduğumda bir Kürt oluyorum.
Gene yasaklamışlar Berfin adını.
Yasalar, hükümet, parlamento, bunlar umurunda bile değil yasakçıların, bir isimden korkup kendi yasalarını çiğniyorlar.
Berfin dedirtmiyorlar çocuklara.
Gizli efendiler onlar, yüzlerini saklıyorlar, kimliklerini gizliyorlar, devletin derinlerinde dolaşıp kendi yasalarına ihanet ediyorlar, çocuklardan korkuyorlar, türkülerden, çiçeklerden, renklerden, isimlerden korkuyorlar.
Benim kanımdan onlar ve beni utandırıyorlar.
Ben onlardan değilim artık.
Ben, çocukların ismini yasaklayanlardan değilim.
Ezenlerden değilim ben.
Ezilenlere katılıyorum.
Berfin dendiğinde ben bir Kürt oluyorum.
Ve, ben isyanı artık Türkler’den bekliyorum.
Kürt çocuklarına Berfin denilmesini yasaklayanlara karşı çıkacak Türkler’in sesini duymak için bekliyorum.
Bir haksızlığa karşı çıkacak benim ırkımdan kimse yok mu?
Çocuğuna annesinin adını koyamamanın kederini ve öfkesini paylaşacak bir Türk yok mu, yok mu benim kanımdan kimse haksızlığa karşı çıkacak?
Yok mu bu suskunluktan utanacak, ezenlerin arasında kendi künyesine rastlamaktan rahatsızlık duyacak biri?
Berfin, kardelen çiçeği demek.
Çocuklara Berfin adının konmasını gene yasaklamışlar.
Kaç yıldır korkuyor bu insanlar bir kardelen çiçeğinden.
Kaç yıldır çocuklardan korkuyorlar.
Berfin adını duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.
Kızıldeniz’i yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret edemeyen bir Muhammed’im.
Ben, dağlarda bir Berfin’im.
Ve korkuyorum, korkusunu gördükçe korkakların.
Öfkeliyim.
Çaresizim.
Yalnızım.
* Ben bu yazıyı beş sene önce yazdım. O zaman da Berfin yasaktı, şimdi de Berfin yasak. Ve ben hâlâ biraz öfkeli, biraz çaresiz ve biraz yalnızım.
( Kaynak: Taraf Gazetesi-yazar. Ahmet Altan )

Kızgınım "Kürtlüğümü" acıya dönüştüren herkese
Kızgınım, çözümü birbirimizi vurmakta gören herkese... Kızgınım insan öldüren kardeşi kardeşe öldüren bütün ideolojilere... Yorgunum ceset görmekten... Yorgunum acımaktan, ağlamaktan yorgunum... Kırgınım umutlarımı, hayallerimi yerle bir eden; gözlerimin içine gelip oturmuş hüznün sebebi "Kürtlüğüme"... Kızgınım "Kürtlüğümü" acıya dönüştüren herkese, her şeye... Varsa içinin yanmasının dili hem Kürtçe hem Türkçe yanıyor içim... Kırgınım acımı bile etiketleyen düşünceye.

Bilmediğim anadilimin gizli coğrafyasında dolaşıyorum, başım dönüyor büyüsünden. Hem uzağım ona bin nefes kadar hem yakın bir nefes gibi. Çocukluğum beliriyor gözlerimin önünde uzak, belli belirsiz birkaç hayal gerçekliğinden şüphe ettiğim. Büyüdüğüm şarkılar sadece bir ağlama hissi doğuruyor içimde nedensiz, saf, katıksız bir acı kök salıyor... Ağıtlar hatırlıyorum köy evlerinde yakılan; ölümün dili olur mu? Her dilde acıdır ölüm insanın içinde solar bütün bahar çiçekleri, bir fırtına gelir kalbinin en tenha köşelerini bile yerle bir eden...
Kırgınım herkese, dargınım içimden gitmeyen hüznün sebebi onca şeye... Uzak büyüten beni annemin babamın dilinden, lavanta kokulu yataklarda dinlediğim masalları anlamama engel olan, Serra'ya ne güzel derken Helin'i duyduğunda içindeki nefreti besleyip yasaklar koyan zihniyete kırgınım. Kırgınım, kızgınım hem de çok benim adıma benim için bizim için dağlara çıkıp insan öldüren, vahşete hayır derken vahşetin kendisi olan ideolojiye. Üzgünüm ölesiye ve kızgınım öldüresiye eli kalem tutan arkadaşlarımın eline silahı koyan yaşam koşullarına, olmayan imkânlara, imkânsızlıklara... Köylerimde çocuklar okula gidemezken onların hakkını savunduğunu iddia eden insanların Londra'da okuyan çocuklarına, arkada kalan onca viran köyü yıkılmış parçalanmış ruhları, bedenleri ve hayatları umursamadan at gözlükleriyle bir ütopyanın peşinden giden kör dövüşçülere kızgınım...
Yorgunum beraber büyüdüğüm, okula gittiğim, arkadaş olduğum komşu olduğum, sevgili olduğum onca insana "Kürdüm" diyememekten... Kürdün, Kürt olmanın hain olmaya eş tutulduğu anlayışa kırgınım... İnsanlığın önüne geçen kimliklere kırgınım, kızgınım insanlığımızı alıp götüren bu kanlı dövüşe...
Kızgınım, çözümü birbirimizi vurmakta gören herkese... Kızgınım insan öldüren kardeşi kardeşe öldüren bütün ideolojilere... Yorgunum ceset görmekten... Yorgunum acımaktan, ağlamaktan yorgunum... Kırgınım umutlarımı, hayallerimi yerle bir eden; gözlerimin içine gelip oturmuş hüznün sebebi "Kürtlüğüme"... Kızgınım "Kürtlüğümü" acıya dönüştüren herkese, her şeye... Varsa içinin yanmasının dili hem Kürtçe hem Türkçe yanıyor içim... Kırgınım acımı bile etiketleyen düşünceye...
İçimde büyürken bir yangın, ölü çocukların ruhları çevrelerken dört bir yanımı kırgınım Halepçe'ye ağlamama dahi izin vermeyen hastalıklı zihniyete... Kızgınım öldürülen çocuklara bile kimliklerine göre ağlayan onca insana... Onca insan ki beraber büyüdüğümüz, aynı türküleri söylediğimiz, kol kola halay çektiğimiz... Onca insan ki aynı olmasa da kelimelerimiz aynı dili konuştuğumuz...
Üzgünüm "New York"ta bağıra çağıra söyleyebilirken memleketimi, kimliğimi, haykırabilirken Kürtçe şarkıları utanmadan sıkılmadan üzgünüm yapamadığım için bunu kendi vatanımda. Kızgınım, gurbete gittiğimde içimde beliren alabildiğine derin ve biraz arabesk özlemi bilmeden, kokusu burnumda tüten sıla bellediğim toprakları sahiplenen beni kendi "vatanımda" vatansız bırakan herkese... Dilimi; Türkçemi, vatanımı, çocukluğumun geçtiği sokakları, okuduğum okulları, sevdiğim insanları bir yana bırakıp gitmemi isteyen herkese kırgınım...
Yorgunum bütün bu bitmek bilmeyen ama sonu hep savaşa, ölüme, acıya çıkan yollarda yürümekten, yürütülmekten... İçimde gitmek bilmeyen bir ağlama hissi "Oy hawar, hawar daye hawar..." iki sözcük işte, aman ve anne: Yok sözcüklerin suçu, türkülerin de yok, köylerimdeki eli kınalı Türk-Kürt ne olduğundan habersiz kim olduğunu çocukluğunun önüne koymayan çocuklarımın da suçu yok... Rahat bırakın sözcükleri türküleri, çocukları... Çünkü gayrı yok kimsenin gücü karşı koyacak bu kör sağır zihniyete.
CEREN GÖKOĞLU Koç Üniversitesi Ekonomi/Uluslararası İlişkiler öğrencisi sosiney@gmail.com kaynak :taraf gazetesi / hertaraf sayfasi - 12.07.2008

Türkiye Değilde Kürdiye Olsaydı
(Ahmet Altan`in Milliyet'te yazdığı bir köşe yazısı)

'Mustafa Kemal, Selanik`te değil de Musul`da doğmuş bir Osmanlı paşası olsaydı, Kurtuluş Savaşı`nı Türklerle ve Kürtlerle gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adini 'Kürdiye Cumhuriyeti' koysaydı, kendisi de meclis kararıyla 'Atakürt 'adini alsaydı!
Kürdiye Cumhuriyeti `nin bütün vatandaşlarına Kürt deneceği icin hepimiz Kürt sayılsaydık, Taksimde, Kadıköy'de, Kızılay'da, Kordonda 'Ne Mutlu Kürdüm Diyene' pankartları asılsaydı!
Kürdiye`de Türk olmadığı, herkesin aslında Kürt olduğu söylenseydi, kendilerini Türk sananların aslında 'deniz kürdü' oldukları iddia edilseydi!

Kürtlerin yedi bin yıllık bir tarihi bulunduğunu, Anadolu`nun esas sahiplerinin Kürtler olduğunu, Moğolların, Hunların, Etrükslerin aslında Kürtlerin atası sayıldığını, Osmanlı`da Kürt paşaların kahramanlıklarını derslerde okusaydık.
Teoman, Cengiz, Atilla, Osman gibi adlar almamız yasaklansaydı. Berfin, Beruj, Nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydık.

Türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayınları Kürtçe yapılsaydı!

Romanlarımızı, hikayelerimizi, şiirlerimizi Kürtçe yazmak zorunda kalsaydık, yalnızca Kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi Kürtçe çıkarsaydık. ..

Okullarımızda yalnız Kürtçe okutulsaydı ve Türkçe okutulması yasaklansaydı!

'Biz Türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var' dendiğinde sorgusuz sualsiz hapislere atılsaydık.

İstanbul'da, Ankara`da, İzmir`de, Bursa`da polis sürekli olarak bizi izleseydi, özel timler bizim Kürdiye Cumhuriyeti`ni parçalamak isteyen ayrılıkçılar olmamızdan kuşkulanıp hepimize sürekli suçlu muamelesi yapsaydı, sırf Türk olduğumuz için hakaretlere uğrasaydık.

12 Eylül darbesinden sonra bütün bati bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden geçirilse, boğazlarına kadar çamurların içine battıkları hücrelere konsa azgın kopeklerle bacakları parçalansaydı.

Evlerimiz basılsa, ayrılıkçı Türk teröristlere yardim ettiğimiz iddiasıyla apartmanlarımız yakılsa evimizden bir eşya bile alamadan çıkarılıp, Diyarbakır`a, Hakkari`ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılsaydık.

Biz Türkler buna razı olur muyduk? 'İşte hepiniz Kürdiye Cumhuriyeti`nin vatandaşı olarak birer Kürtsünüz, ayrıca Kürtlük diye niye tutturuyorsunuz, isterseniz başbakan bile olabilirsiniz' sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik?

'Ve tarih Türk çizgisinden yürümüş, bugün bizim
´Türk` olarak kabul edemeyeceklerimizi Kürtlerin kabul etmesini ister misiniz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmış.

Biz Türkler, bir Kürdiye Cumhuriyeti`nde yasasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugün Kürtler tarafından dile getirilmesidir demokrasi.

Kendimiz için isteyeceğimizi, bizimle eşit olduğunu kabul ettiğimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dökmeye, ülkeyi çıkmaza sürüklemeye değer mi?
değmez diyenler demokrasi istiyor işte!!!

Ahmet Altan 17/4/1995, Milliyet'
Not: Mahkeme Kararı:
'Atakürt 'yazısında herhangi bir ırkçılık ayrımı ya da kışkırtıcılık yapılmadığına kanaat getirerek mağdura (Ahmet Altan) T.C. tarafından 4 bin 500.73 Euro maddi ve manevi tazminat ödenmesini kararlaştırarak davanın düşmesine karar vermiştir.'

          Kürt Meselesi ve Hukuk
Türkiye’nin AB yolunda ilerlemek için yapmak zorunda olduğu reformlar, doğrudan toplumun talepleriyle de örtüşüyor. Bugün Türkiye’de hemen herkes kimliksel taleplerin insan hakları alanında değerlendirilmesi gerektiği fikrine gelmiş durumda. Ancak devletin resmi görüşü hala bu gerçeği reddetmek üzere kurgulanıyor. Bu arkaik algılama, toplumsal meseleleri olabildiğince ideolojik hale getirerek ve mümkünse devletler arası ilişkilerin konusu kılarak bastırmayı çare sanıyor.
Bu açıdan bakıldığında toplumsal talepleri devlet stratejisinin parçası olarak tanımlamak isteyenlerin, Türkiye’nin reform sürecinden de rahatsız olanlar olduğunu tespit etmek zor değil. Bu kesimin elindeki en önemli koz, bugün için Kürt meselesi… Çünkü PKK gibi şiddet siyaseti güden bir örgütün varlığına ilaveten, Kuzey Irak’da Barzani yönetiminin giderek özerkleşmesi Kürt meselesini uluslar arası pazarlığın parçası haline getiriyor. Kendi içimizde demokrasi sorunları yaşadığımız ancak bunlarla yüzleşmekten kaçındığımız ölçüde, yüzümüzü de Kuzey Irak’a ve PKK’ya çeviriyor; yurt içindeki Kürt partilerini ve temsilcilerini onların uzantısı gibi sunuyoruz.
Bu bakış gerçekte Türkiye’yi her geçen gün daha da sıkıştırmakta. Nitekim PKK’ya Irak’ta sıcak takip yapmayı mümkün kılacağı düşünülen ‘Terörle Mücadele İşbirliği Anlaşması’ da sonuçta Kuzey Irak’daki Kürt oluşumunun özerkliğinin kanıtlanmasını ifade etti. Barzani’nin ağırlığını koyması sonucunda, Türkiye’nin girişeceği herhangi bir harekatın ‘önceden haber verilmesi’, ‘yerel güçlerle işbirliği içinde yapılması’ ve ‘yöre halkına zarar vermeyecek şekilde düzenlenmesi’ anlaşmaya kondu. Gerçekçi bir siyaset tahmini yapacaksak, bu maddeler söz konusu ‘sıcak takip’ girişimlerini Barzani ile PKK’nın ilişkisinin bozulmasına bağlamış gözüküyor. Ancak Barzani ahlaki açıdan da Türkiye’yi köşeye sıkıştırma fırsatını kaçırmadı: İşbirliğinin ‘uluslar arası hukuk çerçevesinde’ kalması koşulunu kayda geçirdi. Oysa Türkiye müstakbel müdahalelerinin ‘tartışmasız yasal’ sayılmasını talep ediyor… Diğer bir deyişle henüz bir ‘devlet’ olup olmadığı belirsiz Barzani hükümeti Türkiye’yi hukuka davet etmiş oldu…

Görülüyor ki, toplumsal meseleleri çözmektense onları devletler arası bir bilek güreşinin konusu haline getirmek, günümüzde siyasi yenilgiyi ima eden bir arka plan yaratmakta. Türkiye’nin PKK’da somutlaşan bir terörle mücadele sorunu tabii ki var… Ancak bu sorunun nasıl ortaya çıktığını, nasıl beslendiğini de kimse unutmuş değil. Son konuşmasında Genelkurmay Başkanı TSK’ya ‘bölücü’ diyen bir zihniyetle karşı karşıya olmaktan şikayet edip “demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye, bu sorunu hukuk içinde çözmek zorundadır” diye eklemekteydi. Genelkurmay Başkanı’nın bu önermesine katılmamak mümkün değil. Gerçekten de Türkiye’nin hukukun içinde kalması gerek. Geçmişte köyleri boşaltarak, mezraları ve ormanları yakarak, Hacettepe Üniversitesi’nin devletin isteği üzerine yürüttüğü araştırmada ortaya koyduğu üzere yaklaşık bir milyon kişiyi hazırlıksız bir biçimde sokağa bırakarak ‘hukuka uygun’ davranılmış olmamıştı. Diyarbakır Hapishanesinde aylar boyunca insanlara dışkı yedirmekten çeşitli işkencelere uzanan ‘devlet’ muamelesinin de ‘hukuki’ olduğu herhalde söylenemez. Belki de Genelkurmay Başkanı şu an karşımızda duran terör meselesinin bizzat devlet tarafından beslendiğinin ve bu beslenmenin hukuk dışına çıkılmasının sonucu olduğunun farkındadır ve yeni bir stratejiyi ima etmektedir.

Ancak iyimser olmak için fazla bir neden de yok… Çünkü Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasının bütünü, tam tersine toplumsal olanın göz ardı edilmeye devam edileceğini gösteriyor. Anlaşılan Türkiye’nin hukuku hazmetmesi ve toplumsal talepleri hukuk içinde algılaması için daha epeyce zamana ihtiyaç var…
( Etyen Mahçupyan etyenmahcupyan@gazetem.net )

          Newroz Tarihi
Bütün halklarin tarihinde, çoskuyla kutlanan ve büyük bir anlami ve önemi olan günler vardir. Bu tür günlerde insanlar en güzel elbiselerini giyer, küskünler barisir ve yasamin daha da güzellesmesi için dileklerde bulunulur.

Insanligin besigi olan Ortadogu bölgeside zengin yer üstü ve yer alti kaynaklarinin çok- lugundan dolayi sürekli egemen güçlerin istila ve fetih hareketlerine maruz kalmistir. Ama her ne kadar egemen güçler kendi sistemlerini bu alanda oturtmaya çalismissada bölge halk-larinin büyük isyan ve baskaldirilarina da sebep olmustur.Iste bu baskaldirmalardan bir tane-side, bin yillardir orada bulunan halklar arasinda bugüne kadar Kurtulus Günü' olarak kut-lanan Newroz Bayramidir. Newroz bayraminin anlatimda bir çok versiyonu olmasindan kay- nakli kimse net olarak geçmisi hakkinda bilgi sahibi olmadigindan ve her halkin tarihinde farkli sekilde anlatimlari oldugundan bu konuda net birsey söylenememektedir. Ama su bir gerçek ki, Newroz Ortadogu halklari için ‚Kurtulus Günü'dür.
Bizde bu kisa yazimizda fazla ayrintilara girmeden ve bir anlatimi esas alarak Newrozun geçmisi hakkinda bir takim seyler aktarmaya çalisacagiz.

Newroz iki sözcükten olusan „Yeni Gün“ anlamina gelir ve kürtçe'dir. Gece ile gündüzün esitlendigi, günesin balik burcundan koç burcuna döndügü 21 Mart gününe rastlar. Bu rastlantidan yola çikarak, hep baharin baslangici gibi düsünülse de anlaminin derinliklerinde, zulmün ve zorbaligin sona erdigi, hak, hukuk ve adalet kavramlarinin ön plana çiktigi, yasanilir ve aydinlik günlerin baslangici yapmaktadir.

Newrozu tam olarak algilayabilmek için, her yönü ile ele almak, dönemin ekonomik, sosyal ve dinsel yapisindan söz etmek gerekir.

Bu efsanenin olustugu dönem, ekonomik ve sosyal olarak degerlendirildiginde köleci toplumsal yasam sürmekte; dinsel olarakta Zerdüstlük inanci yaygindir. Köleci toplumsal yasamdan söz etmeye gerek oldugunu sanmiyorum. Bunu herkes az-çok biliyor. Ancak Zerdüstlükten kesinlikle bahsedilmelidir. Zira Kürtlerin bu yani hep karanlikta birakilmistir. Zerdüst ve Zerdüstlükle ilgili en derin ve genis arastirmayi Avusturyali bilim adami Friedrich Wilhelm Nietsche yapmistir. Bu inancin temeli; emek, üretim ve helal kazanç teskil eder. Bu inançta doga kutsaldir, hayvanlarin kurban edilmesi yasaklanmistir. Ihtiyaç kadar tüketimi esas almistir. Kendini savunmanin disinda siddete son derece karsidir. Köleci toplumsal yasam döneminde önemini tamamen yitiren kadin, bu inançta insan olma önemini hep korumustur. Zerdüstlükte tanri-kul iliskisi yoktur. Zerdüst iyilik tanrisi Ahura Mazda`ya bazen kizar ve hesap sorar. Tanriya yada tanri-krala kosulsuz teslimiyet söz konusu degildir. Insanin özgür iradesi ön planda tutulmaktadir. Bu nedenle dönemin en büyük düsünce devrimini gerçeklestirmistir denilebilir.

Bu inançlarin yaygin oldugu bölgede, halkin sikayetci olmadigi Kral Cemsit devrilir ve yerine zalim bir kral olan Dehaq gelir. Yeni kral kisa zamanda etrafa saldigi dehsetle adindan sözettirir. Efsaneye göre seytan asçi ve hizmetci kiliginda Dehaq`a hizmet eder. Ona güzel yemekler yapar. Bu nedenle Dehaq ondan memnundur ve bir dilegi olursa yerine getirecegini söyler. Seytan da bunu firsat bilerek, onu iki omuzundan öpmek istedigini söyler. Dehaq buna izin verir. Seytan Dehaq`in iki omuzundan öptükten sonra aniden ortadan kaybolur. Dehaq`in omuzlarinin öpülen yerlerinden iki yilan belirir. Dehaq yilanlari hemen kestirir, ama kestikce yeniden çikarlar ve korkunç acilar verirler.

Ülekedeki bütün hekimler çagrilir, ama hiç biri bu derde çare bulamaz. Seytan bu kez Doktor kiliginda saraya gelir. Bu acilarin dinmesi için, yilanlarin hergün iki genç insan beyni ile beslenmeleri gerektigini söyler. Hiç kusku yok ki insanliga karsi kötülük amaçlaniyor ve seytan amacina da ulasiyor.

Dehaq adamlarina emir verir; hergün iki genç insan saraya getirilir, baslari kesilir ve beyinleri yilanlara yedirilir. Zamanla binlerce genç insanin ölümü halk arasinda büyük tepkilere neden olur. Halk korku ve dehset içindedir. Sonralari Dehaq`in sarayina asçilik için alinan iki iyi niyetli insan; Armail ve Karmail, hergün getirilen iki genci saklarlar ve onlarin yerine iki koyun beynini Dehaq`a götürürler. Ölümden kurtulan gençler daglara siginirlar. Bu durumun 30 yil kadar sürdügü söylenilir.

Birgün 12 oglundan 11`i Dehaq`a veren Kawa adindaki demirci, son çocuguda istenince buna isyan eder. Halkini ve bunca yildir daglara siginan insanlari örgütler, hep birlikte Dehaq`a saldirirlar. Demirci Kawa önderligindeki bu halk ayaklanmasi zaferle sonuçlanir. Saray ele geçirilir ve Dehaq öldürülür. Kralligi adil kisiligi ile bilinen Feridun getirilir. Bilindigi gibi Zerdüstlükte ates kutsaldir. Bu nedenle zafer, büyük ateslerin yakilmasi ile kutlanir.

Iste o gün takvimler M.Ö. 21 Mart 612`yi göstermektedir.
Artik yeni bir dönem baslamistir.
Bilmem tesadüf müdür Su anda dünyada ortak olarak kullanilan yalniz bir takvim vardir. O da 21 Martta baslar. Bu takvim halk arasinda “fal takvimi” diye bilinen “Horoskop” takvimidir.

Bazi söylencelere göre; yesil, kirmizi ve sari renklerden yapilmis Kawa`nin pestemali zaferden sonra sarayin burçlarina asilir.Bazilarina göre de Kawa`nin deriden olan pestemali, Dehak`tan sonra Kawa`nin önayak olmasiyla basa getirilen yeni Kral Feridun tarafindan renkli taslarla süslenerek sarayin burçlarina asilir. Bu bayrak yüzyillar boyu Mezopotam-ya`dan Iç Asya`ya kadar zülme karsi isyan bayragi olmustur.
Ama su gözardi edilemez bir gerçektir ki, hiç bir yerde Mezopotamyadaki kadar çoskulu kutlanamaz.

          Farkında olmayabilirsin ama %100 doğru:
1. Bu dünyada uğrunda ölebileceğin en az iki kişi vardır.
2. En azından 15 kişi öyle ya da böyle seni seviyordur.
3. Herhangi birinin senden nefret edebilmesinin tek sebebei, aslında sadece senin gibi olmak istemesidir.
4. Senden gelecek bir gülümseme bazılarına mutluluk getirebilir, o senden hoşlanmasa bile.
5. Her gece, birisi uykuya dalmadan önce seni düşünüyor.
6. Birisi için dünyalara bedelsin.
7. Çok özel ve teksin.
8. Varlığını bile bilmediğin biri seni seviyor.
9. Hayatındaki en büyük hatayı yaptığın zamanda bile, ondan hayırlı birşey çıkar.
10. Ne zaman dünya sana sırtını dönmüş gibi hissedersen, dön ve bir daha bak.
11. Her zaman aldığın iltifatları hatırla. Kaba sözlerin hepsini unut.

Eğer sevgi dolu bir arkadaşsan bunu herkese gönder, sana gönderen de dahil. Eğer geri alırsan demek ki gerçekten seviliyorsun. . Ve hep hatırla.... Hayat sana ekşi limonlar sunarsa, sen de tekila ve tuz iste ve beni çağır! İyi arkadaşlar yıldızlar gibidir, onları her zaman göremeyebilirsin ama orada olduklarını bilirsin. 'Bir dosttan tek bir gül ve güzel bir sözü ben onunlayken almayı, öldükten sonraki bir kamyon dolusu çiçeğe tercih ederim.'
HER ZAMAN YANIMDA OLMASINI İSTEDİĞİM İNSANLARA...


                 Erdoğan, "asimilasyon insanlık suçu" deyince...
          Sayın Başbakan, Kürtler Asimile Mi, Entegre Mi?
Başbakan Erdoğan, Almanya'da Türk liseleri, Türk üniversiteleri açılmasını istedi ve "Asimilasyon insanlığa karşı suçtur!" dedi.
Almanlar çok kızdı.
Olabilir.
Ben de düşündüm, ben neyim diye. Asimile Türk müyüm?
Yoksa entegre Türk mü?
Dedem Çerkez-Kabardey, Anneannem Gürcü. Büyükbabam Midilli adasından, Babaannem Yunan Makedonyası Serez'den geliyor.
Ama benim ne Çerkezlikle, ne Gürcülükle, ne de Makedonlukla ilgim kalmış.
O zaman asimile miyim? Yoksa entegre mi? Galiba asimileyim.
Çünkü köklerime ilişkin hiçbir şey bilmiyorum. Ne adetlerinden, ne dillerinden haberim var. Okullarda böyle şeyler öğretilmedi bana...
Ahmet Türk aklıma geldi.
Soyadı Türk ama kendisi Kürt.
Hem de Kürt oğlu Kürt!
Asimile mi, entegre mi?
Dalga mı geçiyorsun?..
Baksana, Kürtçe soyadı koymasına bile izin verilmemiş...
Devletimiz çok kararlı gitmiş Kürtler konusunda. Doğan çocuklara Kürtçe isim koydurmadığı gibi köylerin, kasabaların, dağların, taşların Kürtçe isimlerini bile Türkçeye değiştirmiş...
Kamuya açık yerlerde Kürtçe konuşulmasını yasaklamış 1920'lerden itibaren... (12 Eylül askeri yönetimi 1983'de giderayak bu yasağı yenilemişti)
Hatta Kürt yok, Türk var demiş devletimiz yıllar yılı...
Dilini, kültürünü, kısacası Kürt kimliğini olduğu gibi yok saymış...
Kürt var diyeni de, Kürdistan diyeni de, sadece bu kelimeyi söyledi, yazdı diye hapse atmış devletimiz...
(Üstelik böylelerini daha 1990'larda Terörle Mücadele Yasası uyarınca terörist muamelesi yaparak içeri tıkmıştı.)
Kısacası bu ülkede:
Kürtçe öğretilmesi yasaklanmış.
Kürtçe radyo yasaklanmış.
Kürtçe televizyon yasaklanmış.
Kürtçe yayın yasaklanmış.
Bu yasakların bugün bile pratikte şöyle ya da böyle sürdürülmek istendiği dikkati çekiyor.
Yasalar birçok şeye cevaz veriyor gözükse de, uygulamada işler hâlâ pek öyle yürümüyor.
Şimdi Ahmet Türk'e sorsak:
Asimile misin?..
Yoksa entegre mi?..
Bilemiyorum, Almanlar gibi Ahmet Türk de kızabilir böyle bir soruya. "Git kardeşim sabah sabah başımdan" diyebilir.
Ama şu günlerde böyle bir sorunun en iyi muhatabı herhalde Tayyip Erdoğan'dır.
Sayın Başbakan,
Ahmet Türk asimile mi?
Yoksa entegre Kürt mü?
Soru şöyle de sorulabilir:
Sayın Başbakan,
Gürcüler, Çerkezler ya da Ahmet Türk gibi Kürt oğlu Kürtler asimile mi, yoksa entegre mi edildiler?
Yanıtınız ilgi çekici olabilir.
Asimilasyonun insanlık suçu olduğu konusundaki görüşünüze katılıyorum. Özellikle 18 ve 19. yüzyıllardan başlayarak neredeyse bütün ulus-devletler milliyetçilik adına bu suçu bol bol işlediler. Bu açıdan fazla istisna olduğunu da sanmıyorum.
Bakın, daha birkaç gün önce Avustralya'nın İşçi Partili yeni Başbakanı Kevin Rud, parlamento kürsüsüne çıktı ve ülkesinin yerli halkı Aborjinler'den özür diledi.
Neden mi?
Çünkü Avustralya'da devlet bir yüzyıl boyunca Aborjinlere karşı acımasız bir asimilasyon siyaseti izlemişti. O kadar ki, Aborjin çocuklar zorla ailelerinden kopartılıp, kendi köklerini yok sayan bir eğitim politikasına tabi kılınmışlardı.
Evet Sayın Başbakan,
Size katılıyorum, asimilasyon insanlığa karşı bir suç...
Şimdi soruyorum size:
Türkiye'de Kürtler asimile mi?
Entegre mi?
Doğrusu cevabı merak ediyorum.
( Milliyet Gazetesi Hasan Cemal h.cemal@milliyet.com.tr )


          Kürt Sorununun Can Yakıcı Anı
Bir yanda askeri operasyon, öte yanda sistemin gösterdiği samimi ve adil olma duygusu veren eve döndürme çabası…
Bir yanda DTP Genel Başkanı'nın sudan ve "yandan" bir bahaneyle tutuklanması, öte tarafta DTP'nin TBMM'teki varlığının siyasi iktidardan askere kadar kâh açıkça kâh mahçup, bir veri, hatta bir araç olarak benimsenmesi…
İç içe geçmiş, karışık, hatta çelişkili gelişmeler…
Evet, hiçbir şey dünkü gibi değil.
Ve hiçbir şey dünkü gibi olmayacak.
Bu durum bir çok somut siyasi sorun açısından geçerli…
Ne Kürt sorunu, ne tesettür meselesi dünkü tanımlarıyla, dünkü aktörleriyle ve dünkü dengeler içinde ele alınabilecek durumda.
Nitekim seçimler sonrası, özellikle Kürt meselesi üzerinden oluşan yeni siyasi atmosfer, bu durumu tüm çıplaklığıyla ortaya koydu.
Demokrat kesim bu sorunun sadece bir kimlik sorunu olduğunu ve salt özgürlükler rejimi üzerinden kendi başına çözüleceğini ya da berhava olacağını söylemiyor, söyleyemiyor artık.
Şahin kesim, hatta asker bile bu sorunu tanımlarken sadece asayiş ve terörden ve ona uygun ekonomik paket söyleminden yola çıkmıyor…
Bölgenin ekonomik ve sosyal açıdan kalkınmasından, işsizlikten dem vuran sosyal demokrat yaklaşım dahi kendisini gözden geçiriyor.
Bir ortak payda oluşuyor.
Sorunun çok yönlü olduğu, çözümün, güvenlik önleminden demokratik adıma birden çok yöntemi, hatta bakışı aynı anda içerdiği fikri yaygınlaşıyor ve meşrulaşıyor…
Bu önemli bir gelişmedir…
Sadece bir ortak payda oluştuğu için değil…
Aynı zamanda bu ortak paydanın çeşitlilik fikri üzerine oturmasından dolayı…
Zira çeşitliliğin karşımıza çıkardığı ve değerli kıldığı en önemli öge "siyaset ya da siyasetten beklenti" olmaktadır.
Yaşanan tüm sıkıntılara, askeri operasyonlara, terör hadiselerine, dokunulmazlık dosyalarına, Demirtaş'ın daha dün yaşanan tutuklanmasına ve Türk basınının yarattığı zaman zaman oluşturduğu savaş iklimine rağmen, bu gelişme demokrasi adına önemli bir kazanımdır.
Hükümet bu açıdan doğru istikamette hareket etmektedir; asker dünden farklı daha çok askeri nitelikli bir rol üstlenmiş görüntü vermektedir; DTP içinde bir demokratik bir tartışma yaşanmakta ve üzerinde demokratik bir baskı oluşmaktadır.
Şöyle de özetleyebiliriz:
Türkiye 2002-2007 arası reform politikalarıyla, "hukukun siyaseti sırtlaması"yla kendi sorunlarını demokrasiye oranla ortaya koyduğu, görünür kıldığı, kabul ettiği bir dönem geçirmiştir. Bu "tanımlanma dönemi", ülkede özgürlükler alanının genişlemesi, bunun sonucunda farklı toplumsal kesimlerin bir ucu gerginliğe bir ucu yeniden tanışmaya uzanan karşılaşmalar yaşamasıyla kuşatılmış, velhasıl toplumsal nitelikli olmuştur, toplumsal olgunluk ve meşruiyetle beslenmiştir…
Bugün girilen safha ise yeni ve başkadır. Hukuk kadar, hatta ondan daha çok siyasetin, hukuk çerçevesinde ve demokratik siyasetin taşıyıcılığını gerektirmektedir.
Açıkçası, şimdi artık tanımlanmış sorunlara çözüm bulmak gerekiyor…
Zemin var, adımlar doğru istikamette…
Bunlar belki çözüme doğru gerekli koşullar, ama yeterli koşullar değil…
Yeterli koşul siyasete işaret eder, siyaset siyasi kararların katılımla alınmasına, katılım ise tarafların ortaya çıkmasına, yani siyasi aktörlerin oluşmasına…
Nasıl olacak bu?
Açık: Siyasi iktidarın ve basından kurumlara diğer iktidar odaklarının siyasi aktörleşmeyi teşvik etmesi, buna zemin hazırlamasıyla…
Eve dönüş yasası bu açıdan son derece önemlidir…
Yeter ki eve dönecek olan için onur kırıcı olmasın, Kürt sorununu yok varsaymanın yolu olarak görülmesin… Tersine bu sorunun kabulü, siyasi ve demokratik yollarla çözümü fikrine temel teşkil etmelidir, bu yasanın uygulaması…
Siyasi iktidar oluşan ortak payda, başarılı bir dış politika ve askeri hamleden sonra, zaman ve fırsat kazanmıştır…
Şimdi demokratik hamleler zamanı…
( Yenişafak Gazetesi Ali Bayramoğlu alibayramoglu@tnn.net 19.12.2007 )


          Yaptıklarımızın Farkında Mıyız?
Devletin Kürtlerin toplumsal ve kültürel taleplerini asayiş ve giderek terör bağlamına indirgemesi, yaşananların unutulmasına yönelik bir gizli dürtüyü de tatmin etmekte.
Geleceğin, geçmişi unutarak üretilebileceğini sanan naif bir pozitivizm, askerden sivile yansıyan bir üst politika olmayı sürdürüyor. Ne var ki devletten yansıyan şiddete maruz kalanların kendi yaşadıklarını sırf devlet istedi diye unutacaklarını beklemek pek gerçekçi değil... Türkiye medya ve siyasetçi manipülasyonlarıyla gündemi ne denli kamufle etse de, 28 Mart-6 Nisan arasında Güneydoğu'da yaşananlar toplumsal hafızaya geçmiş durumda.
Bu 9 günün olaylarını Demokratik Toplum Partisi barolardan ve insan hakları derneklerinden aldıkları bilgilerle de pekiştirerek bir rapor haline getirdi. Olaylar Muş kırsalında öldürülen 14 PKK'lıdan dördünün cenazelerinin Diyarbakır'a gelmesiyle başlıyor. Savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı bu cenaze töreni sırasında slogan atılmasını bahane eden güvenlik güçleri panzerlerle halkın üzerine yürümüş, biber gazı kullanmış, havaya ateş açmış ve iki kişinin ölümüne sebep olmuştu. Ertesi günü esnafın kepenk kapatmasının ardından kar maskeli Özel Harekat timleri ile Çevik Kuvvet ekipleri kente girerek 'darbe havası' yaratmışlardı. 30 Mart'ta ise iki gün önce polis ateşiyle ölenlerin cenaze töreni akabinde yine gaz bombaları ortaya çıkmış ve 8 yaşlarında iki çocuk ölmüştü... Kent 1 Nisan'da normale dönerken, yoğun gözaltı operasyonları başlamış ve günlerce devam ettirilmişti. Gözaltına alınan 563 kişinin 200'ü çocuktu. Valiliğin tespitine göre ise 'olaylara katılan' 2500-3000 kişinin %80'i çocuktu. Öte yandan gözaltına alınanlara uygulanan 'yöntemler' arasında taciz, soğuk su, ıslak zeminde bekletme, tuvalete girmeye izin vermeme, soğuk betonda oturtma, uyumaya izin vermeme gibi 'çağdaş' usuller söz konusu olmuştu.
Diyarbakır'da bunlar olurken, Siirt'e getirilen bir cenazenin defni sırasında güvenlik güçleri bir kişiyi hedef alarak vurmuşlar, yaralıyı yaklaşık 2 km sürükleyerek şehir merkezine getirmişler ve hastaneye kaldırılmasını 1 saat kadar engelleyerek ölümüne neden olmuşlardı. Ertesi gün Çevik Kuvvet güçleri Ulus Mahallesi'ndeki bütün evlerin ve işyerlerinin camlarını kırmıştı. Bu arada bazı güvenlik gücü mensupları sokakta yakaladıkları küçük bir çocuğu tartaklayarak havaya kaldırmış ve işyerinin camını çocuğun bedeni ile kırmak istemişlerdi.
Mardin Kızıltepe'de basın açıklaması esnasında emniyet güçleri gaz bombaları atmaya başlarken, güvenlik güçleri de cop, kalas ve silahlarla müdahalede bulunmuş, bir kişinin ölümüne neden olmuşlardı. Ertesi gün gene bir kişinin sırtından vurulduğu olaylar sırasında halka zorla Mehter Marşı dinletilmiş ve sokakta bulunan herkes darp edilmişti. 8 ile 13 yaş arası on çocuğun gözaltı altına alındığı Nusaybin'de ise güvenlik güçleri 'Ölürüm Türkiye'm' ve benzeri marşlar söyleyerek, bayraklar sallayarak halkı tahrik etmeye çalışmışlardı.
Batman da bu operasyondan nasibini almış, polislerin rastgele ateş açması sonucu 3 yaşındaki bir çocuk ölmüştü. Ayrıca Yavuz Selim Mahallesi'nde polis ve jandarma bütün evlere girip, karşılarına çıkan herkesi dayaktan geçirmişlerdi. İlginç olan halkın gözaltına alınma ve işkence görme korkusu nedeniyle hastanelere müracaat etmemeleriydi. Urfa'da ise demokratik kitle örgütlerinin basın açıklaması yapacağı noktada toplanan korucular halka ateş açmışlar ancak haklarında hiçbir yasal işlem yapılmamıştı.
Türkiye bunlara gözlerini kapadı, görmek istemedi... Birtakım 'teröristlerin' işi diye düşünmek istedi. Ama acaba devlet ve onun sahibi olan bizler yaptığımızın farkında mıyız?
(ZAMAN Gazetesi -ETYEN MAHÇUPYAN 15 Mayıs 2006, Pazartesi)


          Neden Dargeçit'im
Dargeçit isminde Türkiye'de Mardin'e bağlı bir ilçe var. Duydunuz mu, biliyor musunuz bilmiyorum; ama bildiğim duymuş olsanız da, bilseniz de onu maalesef kötü yönleriyle tanımışsınızdır. Aslında bu Dargeçit ilçesi çok güzel, şirin, yemyeşil bir ilçedir. Peki, neden sadece olumsuz tarafını görüyoruz. Gösteriyorlar...

Bırakalım dışardan bizi yanlış göstersinler, bu asıl sorun değil önemli olan onlara bu fırsatı vermemektir. Bu fırsatları nasıl mı veriyoruz? Öncelikle karşılaştığımız sorunların üstüne gitmiyoruz. Boş veriyoruz. "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" anlayışıyla gidiyoruz. Hâlbuki yılan çocuğunu sokuyor. İşte bunu göremiyoruz.

Yukarıdakileri desteklemesi açısında size güncel bir konudan örnek vereyim. Dargeçit-Midyat arasındaki yol hala eski insanlarımızın kullandığı patika yollarından geçmektedir. Süsleme olsun, şeklinde yapılan gereksiz virajlar ve iki araba denk gelmesin diye dar yapılan yolumuz. Bu yolumuz için her yıl yapılacak yapılacak deniliyor. Ama her seferinde üzerini fakir bir adamın paltosunu yamalaması, gibi yamalıyorlar, yolu yapmıyorlar. Ama duble yol parasını devletten götürüyorlar. Geçenlerde yine bu yolumuz Dargeçit tarafından Midyat'a doğru 15 Km kadar yenilendi. Yenilendi diyoruz siz bakmayın bunu dediğimize, çünkü ortada bir yenileme yok, bir göz boyama var. Öyle ki yolun bir ayı bile dolmadan bozuldu. Neden mi bozuldu. Efendim yola asfalt diye su, çakıl ve kum diye de taş koyarsan bozulur misali...

İşte bu yoldan da en çok şoförlerimiz etkileniyor, arabaları etkileniyor. Her arabaya binişimde şoför ve beraberindeki yolcular; bu yoldan, yolu yapandan ve yolun denetimini yapamayan yetkililerden konuşur dururlar. Ama kimse gidip de bu şikâyetini gerekli yerlere bildirmez. Sonra da neden yolumuz yapılmıyor, neden yolumuz bozuk, neden arabam bozuluyor, neden ,neden, neden...

Böyle hakkımızı aramayıp sadece yerimizde oturdukça daha çok yol bozuk olacak, daha çok kötü gösterilecek yerimiz olur.
(site yöneticisi Serkan Yıldırım serkany21@mynet.com)


          Bir Adet Gülücük
Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi. Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen bir not yazdı, yolladı. Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garson kıza yüklü bir bahşiş bıraktı. Garson kız ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu.
Aksam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe basında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı. Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki. İki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti. Karnını ilk defa doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki tek odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titresen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi.
Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu. Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman halkı. Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar. Bütün bunların hepsi, beş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir tebessümün sonucuydu.