SADIK AKSOY  (umut-emek@hotmail.com)

                      Körkuyu'ya düştü ruh
                              Kutsa suretini aynada…
 (04.05.2008)

Gülümseyen…
Yüzünün çehresinde daima gizli bir hüzün var.
Dara düşen yaşamın izleri…
Zamanla kendini bulma evresinde,
Mağrur ve içten bakarsın insan suretine…
Gökkuşağının mayasıdır, yüzündeki gülümseyiş…
        Kuran
               Tevrat
                     İncil
                           Zebur
Dört kitaba yönlendirir gözlerindeki ışık…
İsa'nın ayağına çakılan çivi…

Resmi büyütmek İçin Tıklayınız











Harpte saldırıya uğrayan Muhammed'in kırılan dişi
Tüm peygamberler payına düşer alır eziyetti…
Gözlerinin aydınlığından mahrum olmak
12 yıl boşlukta düşüp ulaşılmayan kuyunun dibidir
Ateşhagta bir ayin düzenlenir…
Nemrut henüz kibirlenmeden…
Kürt İbrahim ateşe atılmadan evvel
Özümü dara çekmek adına beni kurban ederler
Yasıma ne kırk huri…
Ne de yalancı kadınlar zikir eyler
Gözlerindeki ışık beni ateşten alıp korur…
Gülümse daima…
Gözlerini kapama üşür cehennem…
"Gözlerinin izi var gözlerimde…

Resmi büyütmek İçin Tıklayınız











Göremesem de seni, aynaya bakıp avunurum" der
Kırk Derviş Güneşe yönelik semaha dönerler…
Kirpiklerinin akışında açılır tüm insanların ulaşmak istediği mekâna…
Varlığından ötürü kıldım dört rekât sevgi…
Tepemde Güneş, alacakaranlık görürüm âlemi
Bedenim boşluktadır varamazsa da hala kör kuyunun dibine…
Gözlerinde saklıdır "Yaşanmamışlığın Ayetleri..."
Eros, Mem'in, Zin dolu gecelerinde sakilik yapar
Üzüm ezilir bekler aşk mahzeninde.
Şarabı alıp bedeni gevşetmek değildir marifet...
Endamını görüp gözlerinde erimek...
Tüm Dervişler toplanır Nemrut'ta…
Güneş'e avuç açarlar…
Aydınlık ruh, karanlık bedenlere yol alırlar
Bir gün daha geçti ömründen…
Kutsa suretini aynada…


Yazarımızın diğer yazıları
Kocalar köyünde idealist öğretmenler Kocalar köyünde…Zaman Sanat Sokağı Kesik nefesin, bedenimin iklimidir Seydayé Cigerxun Cop Darbeleri Altında Milletvekilli Olmak Buhara şehrinde sutenli kadının sureti Ahmet Kaya'nın yeğenine maşallah Sigara Dumanı Altında Tiyatro İzlemek Emel Sayın, Hasankeyf ... Kulağına cin şarkısı söylenen kadın Evdalé Zeyné digo Temo lawo!!! Çırtık Azime Yılmaz Güney Gelinler mi haklı kaynanalar mı Tüketimin efendisi, zamandır Hangi peygamber beni buyur eder ümmetine Tuğçe Kazaz, din mi değiştirdi? Mehmet Uzun'un ardından... Naylon örtülü evin ahvali... Dargeçit'in Güneşi,Orhan DOĞAN... Ruh Halinin Yansımasıyla... Işıltı Yaşar Kemal Dilşah-ı, Şahı Merdan Şevin Pertek'e gidip gelek Reel iki kadının yelpazesinde soyut bir kadının varlığı Tiyatrocu Aydın Orak'ın ardından Duyulan Sözlerle Tiyatro Oyunu Cumhuriyet Alanındaki Değişmeler Ilısu Barajı Olmamalı


Kocalar köyünde idealist öğretmenler…  (27.04.2008)

Kocalar köyü… Ne Kürtçe ne de Türkçe lisanında anlamını bulmadım; öyle sanıyorum ki vakti zamanında birileri köye bu ismi vermiş, verdiği gibi hiç zaman kaybetmeden o günde köyden kaçmış aha da günümüze böyle Kocalar diye gelmiş. (Vayy be! Ne bilimsel bir açıklama da bulundum ama!)
Batman'a yakın ama Bismil'e bağlı; yani anlayacağınız tam Türkiyelik bir manzara; öyle yakın ki Batman'a, elini uzatsan avuçlarının içinde… Ama nasıl olduysa Bismil'e bağlı, Bismil nereye bağlı? Diyarbakır'a …
İki şehir arasında kalmış çaresiz bir köy… Sosyal yaşamın tüm nimetlerinden yoksun… Bakımsız köy halkı, imanına kadar hijyenden uzaklaşmak için elinden geleni ardına koymamış; o yönden takdiri şayan olumsuzluk tablosu içerisindedir. Bir insan çevresine bu kadar mı duyarsız ve çöplük içinde yaşamaya kendini mahkûm eder?
Görmeyinceye kadar inanmazdım, gördüm de inancımla başım göğe mi erdi? Ermedi tabii ki… Sadece derin bir üzüntü yaşadım ve hala da yaşıyorum…
Her şey o köyde öğretmenlik yapan değer verdiğim arkadaşım Abdullah Şenkal'ın davetiyle başladı. Dedi ki bir gün "Bizim okul tiyatro çalışmalarına başladı, öğrencilerin sahne üzerindeki söz ve davranışlarını belirlemek için okula gelirseniz sevinirim…"
Aradan bir hafta geçer "Peki Abdullah hoca, haftanın üç günü TED Kolejinde Drama derslerini veriyorum; geriye kalan gazete dışında bütün ilim irfanımı sizin için seferber ederim" dedim. Hafta günlerinin içinde köye gidişim Perşembeye denk geldi. Abdullah öğretmenle Diyarbakır caddesinde servis arabasını bekliyoruz. Bir müddet sonra arabamız gelir. Köye doğru hareket ediyoruz. Okulun öğretmenleri günlük mevzuların üzerine yol boyunca sohbet ederler. Köy yoluna sapladığımızda asfaltsız bir yol bizi kucaklar… Arabanın içinde tıngır mıngır ilerliyoruz… Yol, köstebek yuvası... Köye varıncaya dek içimiz dışımız bir oldu. Böbreğinde taş olanlar özellikle bu yola gelmelerini şiddetle tavsiye ederim.Üstüne başına önem veren başka bir değişle "şıklık abidesi" Abdullah öğretmen gibiler ise yola düşmesinler zira pantolonun ütüsü bozulur… Hele köye bir giriş sahnesi var.
-Hawara Xude…
Resmen benim için kabus her taraf çöplük içinde… Olamaz… Olmamalı… Nasıl oluyor da köy ahalisi bu kadar çevre bilincinden uzak olabilir. Yaşadıkları ortamı çöplüğe dönüştürebilir… Köy meydanında ne ararsan bulman mümkün; kola kutuları, gazete, karton parçaları, deterjan kutuları, bez parçaları… Yani anlayacağınız o köyde yaşayan kişiler kullandıkları nesneleri ne bulduysalar çevreye atmaya yeminlidirler. Hatta öyle bir izlenim verdiler ki çevreyi kirletmeyen makbul değildir sanki. Yahu kırdaşım u mırdaşım… Bu caminin imamı hutbelerinde temizlik yönünde söylemlerde bulunmuyor mu? Bulunuyorsa köy halkı mı tınlamıyor imamı ? Nedir bu işin esası? İmam, gerekiyorsa her Cuma günü bu köyde temizlik olmadığı sürece yapılan ibadetlerin geçerli olmayacağının altını çizmelidir yapamıyorsa çağırsın Belediyeyi o sözün altını belediye bir şekilde kazsın. Ya imam çizecek ya belediye kazacak yok başka bu işin mümkünatı… Cami imamı her hutbe sonrası köylülere mıntıka temizliğini yapmalıdır. Bu davranış hem modern hem de inançları gereğince çok anlamlıdır. Aksi takdirde bir gün gökyüzünde şöyle bir duyuru köylüler duyarsa hiç şaşırmasınlar:
" Dikkat dikkat! Tüm uyarılara rağmen başta Okul Müdürü Faruk Sal her ne kadar bu köye temizlik konusunda söylemlerde bulunduysa da… Yapılan gözlemler sonucunda "Temizlik imandan gelir" esasına bağlı olarak halk bunu kaale almamıştır, köyün imanı hijyen bölümünde askıya alınmıştır. Kocalılar halkına önemle duyurulur. İman anlayışı ibadetle değil temizlikle tamamlanır… Bu köy, temizlik bakımında gereken çalışmalara başlamadığı sürece; imanları, "Hijyen Melekleri" tarafından ikinci bir emre kadar bırakılmayacaktır. Her kim ki mıntıkasını her sabah temizler ise o öbür Dünyada üç huri; yok temizlemezler ise üç Zebani eline düşecektir. Zebani ne mi yapar? Bilemeyiz o kadarını artık öper mi sever mi o anki Zebanının ruh haline bağlıdır. Vaay ben abdestliyimdir vay ben iyi Müslümanımdır demeniz nafile çokta tın... Bu duyurudan hemen sonra çevre alanınızdan temizlik işlemlerine ivedilikle başlayınız" Bir mucize olsa da böyle bir duyuru gerçekleşse…
Okula vardık etrafı boş, duvarı yok! Okulun alanı toprak zeminiyle mevcut… Yazın toz kışın ise çamur deryası… Hele okullarına sahip çıkma bakımında bu denli duyarsız bir topluluk bulmazsınız. Köyün hemen yanında kum yatağı olmasına rağmen birileri kalkıp da bu okul bizim etrafı çamur olmasın diye yola birkaç traktör kum dökelim; ve istisnasız her üç evden birinin traktörü de var. Kimsenin umurunda değildir! Nedenli duyarsız oldukları bu basit söylemden yola çıkın artık.
Müsamere için seçilen öğrencilerle görüşüyorum. Seçtikleri eser 23 Nisan ile ilgili... Bir müddet öğretmenler odasında öğrencilerle çalışıyoruz. Bu arada öğretmenlerin insan-i yanaşımı pek hoş ilgi ve alakalarını esirgemiyorlar. Hele okulun müdürü Faruk Sal Mesleğini bu kadar mı sever bir insan? Durmadan okul için çalışıyor. Okula bir çivi temin etmek için çalmadığı kapı kalmıyor. Atom karınca mübarek; imkanlar doğrultusunda yapmayacağı şey yoktur yürekten bir teşekkür iletiyorum. Tüm okulun müdürleri bu denli azimle çalışır ise o özlemle beklediğimiz ve Türkiye eğitim konusunda tarihi yaptığı hatalardan biri de "Köy Enstitülerin" kapanmasına ilişkin Faruk bey gibilerin sayesinde o ruh tekrar doğar diye düşünüyorum.
Öğretmenler arasında insan-i bir kaynaşma sosyal diyalogları ise sürükleyici günün stresini o an ki oluşan durumla ironi gecişleri pek keyif verici…

Öğretmenlerden yansıyan manzaralar

Mücahit öğretmenin öğrencilerle olan müsamere çalışmaları esnasında gelişen ilginç diyaloglar… Arda öğretmenin yapısına özgün ürettiği doğaçlamalar… Psikoloji rehber öğretmeni Songül, özel eğitim odasında öğrencileriyle kurduğu suni bir dünyanın yamacında reel yaşamla bütünleştirip kız öğrenciler, her okul çıkışında öğretmenin yanağını öpmeden eve gitmemeleri…
Şahsım okulda bulunduğu sürece çalışmalar arasında çay, kahve ikramlarını cömertçe bir duruş sergileyen İkram öğretmen, idari kısmın da çalışmalarını disiplin ile yürüten Orhan öğretmen Basın-Yayın bölümünden mezun "Denge Tv" için drama programını ortaklaşa düşündüğümüz Ümmiyet öğretmen, öğrencilere dans figürleri öğreten Neslihan öğretmen ve kısa diyaloglar halinde olup da burada yer vermediğim tüm öğretmenler okulda varlıkları birer renktirler…


                     Kocalar köyünde…
                             Zaman zaman hııım o zaman
  (27.04.2008)
Bir vakit Kocalar köyüne neden gittiğimi ve öğrencilere yönelik hazırlanan müsamere için imkânlar süresince fikir verip sanatsal bir yardımın yapılmasına ilişkin bir işe yaramanın saadetiyle başka bir yazımı da belirtmiştim.Sadet uçup gitti ben ise hala kurduğum cümlelerimin arasında derviş adasıyla buradayım…
Hazırlanan müsamerenin son rötuşları için, gene Kocalar ilköğretimine gittim. Giden bir daha gidiyor… Vallah bende anlamadım nasıl gidiyor? Böyle de bir özelliği var o okulun… Herhalde okul müdürü ve bir kısım öğretmenlerin insanı enerjisi, bireyi kendine çekiyor. Yoksa başka yok izahatı… Hayır, yani adama sorarlar " Ne iş? Ne bayram ne seyran bir de yanında enişte vakasının akabinde öpme eylemi de yoksa ne gerek var derler adama değil mi?
O bakımdan anlatacağım durum öğretmenler arasında son derece insan-i bir iletişimin yansımasından ötürü ilk giden bir daha gidiyor krizine girmesi gayet doğaldır. Nisan ayının her hangi bir pazartesisinde okuldayım. Tüm öğretmenler tatlı bir telaşla oradan oraya bir koşuşturma içindeler. Öğrencilerin koridorda geçişleri insanın gözünde seyirlik itibariyle bir hoşnutluk yaşatıyor. Kiminin elinde kır çiçekleri, vereceği öğretmeni arıyor. Hele bir kız öğrencinin ayağında lastik ayakkabı olması yüreğimi ne çok acıttı… Masum bir yüz… Ama her yandan bir eziklik içerisinde olduğu her halinden belli; erkek egemenliğinin olduğu bir toplumda, kadınlarının madden ve maneven ezilmesi… Toplum baskısı, aile baskı ve mahalle baskısı derken daha çocuk yaşta iken parçalanılıyor kadının kişiliği… Ve o kız çocuğunun arkadaşları arasında ezik bir duruma düşmesine gönlüm razı değildir. Bir müddet sonra arayış içinde olan öğrenci öğretmeni buluyor bu kez elinde topladığı çiçekler yok. Öğrenci yanındaki arkadaşına öfkeyle:
-"Oxlim Hiso çiçek toplayıp buraya bıraktım. Kim aldı çiçeklerimi? Hiso, gelişen olaylardan habersiz olduğu için gayri ihtiyari:
- "Neeee anlamadim ne çiçeki oxliim."
- "Öğretmenime, çiçek toplamıştım. O'nu bulmadım çiçekleri oraya bıraktım. Şimdi öğretmen geldi çiçeğim yok. Kim aldı sen görmedin mi?" Hıso hiç oralı değil "De get oxlim, bana ne senin çiçeklerinde salak, hem çiçek topluyor hem de kaybediyor" deyip oradan uzaklaşıyor...
Bazı kız öğrencilerin, koridoru boydan boya kovalarla su döküp ellerinde pas paslarla temizlik telaşları yok mu? Ayrı bir renk… Henüz yaşamın başındalar… Dert ve kederden uzak tek dünyaları okul ile ev arsındaki gel gitten ibaret… Uzun bir yolculuk bekler onları, dillerim yaşamları en güzel evrede gelişsin… Rehber öğretmenin kapısının hemen önünde esmer bir kız, örülü saçlarıyla uğraşıyor… Kendini keşif etmenin telaşı içinde saçlarıyla uğraşması ne masum bir görüntü veriyor.
Bir ara öğretmenler odasında bir yalnızlık yaşadım. Tüm öğretmenler görevleri başında… Bir ben, masa ve sandalye… Odanın içinde bulunan her tarafı toz kütlesine mahkûm olmuş yerdeki halı mı kilim mi desem, her neyse… Yani o kilimi değil öğretmenler o reklamlarda çıkan Ayşe teyze mi ne karın ağrısı lüzumsuz kadın bile gelse temizleyemez…
Yahu! Resmen halı ile toz zerrecikleri arasında duygusal bir bağ oluşmuş. Halıyı temizler isen toz zerreciklerine karşı bu bir kıyım eylemi içerisinde kendini bulursun. "Kim beni bu halıdan ayırtırsa yaşatmam ülllyyenn diye bir bakışı var kilimin... Öyle salak ve manasız bir bakış ki… Ha Türk sinemasının tartışmasız angut bakışlı Kadir İnanır efendinin duruşu ha bu yerde toz zerrecikleriyle mest olmuş halının bakışı arasında hiç mi hiç fark yoktur.
Cidden sırası gelmişken belirteyim... Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum. Şu mercimek kadar bir gelişme evresinde bulunmayan Kadir efendinin bakışları ne sahte ve iğrenç yapmacık bakıyor filmlerinde… Şöyle bir ters ters bakayım millet beni adamdan sansın düşüncesi olsa gerek. Neyse boş verelim bu lüzumsuz Kadir'i… Önemli olan halıdır... Hatta birçok kişiden bile kişiliklidir okulun halısı… Baştan spastik bakışlı Kadir efendiden tut estetik olmuş fare görünümlü ebru gündeşten ve iki cinsiyet arasında sıkışmış Serdar Oğlanortaç ve notaların ırzına geçen kendini sanatçı sanan yaratık İsmail Y .K' ya kadar bu okulun halısı o kişilerde daha bir kişiliklidir. Okuldaki birçok kız öğrenci, İsmail yarattığını dinlemesi kötü bir gidişat… Yaptığı şarkılarda bir mana ve mesaj taşımadan; kız öğrencilerinin ilgisini çekiyorsa düşündürücü bir durumdur bu. Zira bir toplumu biçimlendiren kadındır; kadın kültürel ve sosyal yaşam bakımında donanımlı bir duruşta değil ise geleceğin nesilli kalite bakımında tahmin etmek pek zor değildir. Öyle bir nesil ki nitellikli müzik yok hele kitap okumak hiç yok! Buda ayrı bir konu. Nerde kalmıştık? Ha halıda…
Kısaca halı bana şöyle diyor: "Arkadaşım bu içime sinen toz zerrecikleri benim davamdır. Kimseye yar etmem, edemem de… Sebebini de sormayın bana. Son derece reel bir yanaşımım var bu toz zerreciklerine… Evet, tarihte bu tür duygusal hadisler olmuştur. Fehat gibi salak olup Şirin için dağları delemem… Hay ben yemişim Ferhat'ın Şirin'nin!!! Şeyy! Pardon dağını demek istedim. Böyle iken böyle işte… Kim ne derse desin bu toz zerrecikleri benim davamdır. Yer, gök şahit olup insan topukları altında ben yârimi ezdirmem, ezdiremem" diye söylendiğini his ediyorum.
-Kim bunu söylüyor?
-Toz zerrecikleri!!!
-Halıya mı söylüyor?
-Eveett…
-Yahu Sadık sen iyice uçtun ben anam! Vahh garibim vah… Bu öğretmenler seni yalnız bıraktılar diye ne hallere düştün. Hadi koçum benim… Odadan dışarıya çık da biraz hava al. Bu durumunun gidişatı pekiyi değil. Adama bak! Yalnız bırakıldı odada da ki nesnelerle irtibat geçti. Şaka maka ne kurgu varmış adamada… Bu gün kaç kişi oda içinde yalnız kalıp halı ile toz zerrecikleri arasında bir duygusal bağ kurup diyalogları gerçekleştirir?
Vayyy! Büyüksün be Sadığım…Baba adamsın baba… Fıleté Kutum benim.
Neyse içimdeki sesi bir tarafa bırakalım. Zaman zaman içimdeki ses beni böyle teselli eder. Siz hiç içinizdeki sese kulak verediniz mi? Beni dinleyin… İçinizdeki sesi keşif edin! O vakit yaşam daha bir faklı bakarsınız!
Bir ara odadaki yalnızlığımla bizi yakalayan okul Müdürü Faruk Bey, neden yalnızsın bu odada" demsiyle "Bilmem" dedim. Çalışmalar nerde olduğunu ve görevli öğretmenler herhangi bir bilgi ve çalışmaya davet etmediklerinde ötürü ben ve yalnızlık duygumla sevişir durumdayız.
Faruk Bey: "Gel 3. katta tiyatro çalışmaları var. Bir bakalım" demsiyle yukardayız. Arda öğretmen her vakit güler yüzlülüğüyle müsamere çalışmalarına buyur ediyor. Faruk beyle bir iki prova sonrası okul bahçesine iniyoruz....Bir kaç öğretmenle beraber Müdür bey hepimizi minibüse davet edip çay kenarına kadar bir gezinti tur yapacağız demsiyle; 23 Nisan şenliklerine giden çocuklar gibi şen ve heyecanlıydık...
Yol boyu tıngır mıngır köstebek yuvası yolda ilerliyoruz. Meğerse Müdür bey Batman çay kenarında mangal hazırlama niyetindeymiş bir kısım öğretmenlerine sürpriz yapacakmış. Hadi bakalım yol boyunca Arda, Mücahit ve Neslihan öğretmenin kendi aralarında oluşturdukları günlük doğaçlamaları arabanın içine başka bir keyif veriyordu. Arabayı kullanan Faruk bey zaman zaman sözlü atışmalara yanıt verir. Ben ise Mekke'ye giden masum koyun gibi onları izliyorum.
Geldik Batman çayının yakınına… Birden araba zemini yumuşak kum batağına saplanmaz mı? Çıktı çıkacak dedik nafile… Gaza bastıkça arkadaki tekerlikler çukura batıyor… Müdahale şart bayanlar abradan iniyor… Dört cengaver; ben, Faruk hoca, Mücahit ve Arda… Başladık arabanın etrafında dönmeye; şöyle mi yapsak böyle mi yapsak diye. Tüm çabalarımız boşuna tekerliğin inadı tutmuş çıkmamda çıkmam diyor.
İyi çıkma kum batağında mesut bahtiyar ol diyoruz. Faruk öğretmen bayan öğretmenlere Neslihan ve Songül'e : "Siz, burada durmayın bari mangalın ateşini yakın. Biz bir el daha atlım bakalım belki çıkarırız arabayı… Bayanlar bizden uzaklaşıp ta çayın dibine kadar ilerliyorlar… Bizde arabanın tekerliği etrafında fır fır dolanıyoruz.
Hadi çık haddııı… Yeter, bizleri bu kadar uğraştırdın …
Ayda yılda bir Müdürün istemi olmuş bu çayın kenarında bizlere mangal hazırlatacak bu coşkulu anımıza gel gölge düşürme… Hadi benim güzel tekerliğim… Çık artık bu kum batağında… Bak Neslihan öğretmen oradan bizlere bakıyor. Kıs kıs gülüyor …Bunlar, arabayı çıkaramaz diye. Hadi benim kara elmasım tekerliğim çık artık çııııık… Yalvarmamız nafile. İşe bak bir gün siyah bir araba tekerliğine serenatlar dökeceğimi tahmin etmezdim. Yani o dil dökmeleri yolda geçen bir bayana yapsam… Bayan, dayanamaz " İçim parçalandı bu içten söyleyişlerine, hiç evleneceğim yoktu ama bu denli ruhtan gelen sesine dayanmak mümkün değil evlenme teklifini kabul ediyorum" derdi. Gereksiz bir tanımlamaydı bu, keşke yazmazasydım. Ne alaka… Sus be sus kapa çeneni…
Ancak bu petrol arttığından oluşan kara nesne ise yalvarmalarımı hiç ciddiye almayıp aha da üç öğretmenle ortalıkta kala kalıyoruz. Tekerlikle uğraşır iken… Orta parmağımı incitmemde işin cabası, hatta bu satırları yazarken bile orta parmağım hasarlı olduğundan dokuz parmakla klavye üzerinde harflere hüküm sürüyorum. Yani bu araba tekerliğin inadından ötürü tarihe dokuz parmaklı yazar diye geçsem hiç şaşırmam… Ne ettin be tekerlek ne ettin ne karizma bıraktın nede intiba; tek kelimeyle sen bir adi ve eşeksin tekerlek…

Ser nefsé kete hepsé…

Okul Müdürü Faruk bey: "Arkadaşlar, moralimizi hiç bozmayalım" Anonsları ardında kimler vardı "suni safari seferimizde" onları bir belirteyim: Öğretmenlerden; Arda Tepe, Songül Taş, Neslihan Usta, Mücahit Akdemir ve bir arkadaşları daha vardı pek emin değilim ama… Arda'nın yalancısı olayım o arkadaşlarının ismi Gülsüm diyorlardı. Neyse efendim… Çakıl batağına saplanan arabamızı orada, yetim öksüz vaziyete bırakır iken… Bir yandan da mangal başında yamyam dansı vaziyetini almış durumdayız. Neslihan'ın reel yapısında yansıttığı enerji tüm grup tarafından sempatiyle karşılanıyor… Hele Mücahit bir meddah yetisine sahip, onca stres yumağında kendince ürettiği sohbetlere tüm grubu davet etmesi ayrı bir renkti… Ya Arda'ya ne demeli? Belli başına yürüyen ayaklı bir neşe kumanyası… Bu ara mangaldaki ateşte yanar vaziyetedir … Daha evvel terbiye edilmiş etler sanki ateşe kur yapmaktadır… (Hıı! Ne dedim ben şimdi? O nasıl bir tanımlamaydı öyle!)
Bir müddet sonra… Pişirilen etler hazır… Sofrada ilgimi çeken rokadır… Pek et tüketicisi değilim. Pişirilen etleri kendi çapımda parçalara ayırıp arkadaşlara ikram ediyorum. Bir ara kestiğim et parçasını Neslihan'a uzatır iken Faruk bey: " Ama olmaz ki lokmayı veriyorsun birde üfleyerek uzatırsan daha makbule kaçar" demesi gülüşmelere neden olur.
Hele Songül'ün bir sofra adabı var ki; zerafet kuraları içerisinde yiyeyim mi yemeyeyim mi kararsızlığı içerisinde parmakları arasında ki et parçaları mesut ve bahtiyar… Ya gruptaki arkadaşları Gülsüm, nasıl profesyonel bir tüketiciydi öyle; ağzındaki lokmayı henüz çiğnemden diğer lokmalara sahiplenmesi komin sofrada elmayı dörtte bölünür felsefesini al aşağı edip tarihe "Bütün lokmalar benim, sofradakiler benim dışımda sadece tüketim rolünü alan figüranlardır" ifadesini yazdırmaya sebebiyet vermesini pasif bir gıda tüketicisi olarak kutluyorum.
Yemek faslından sonra gruptaki arkadaşlar birer çevreci anlayışıyla kirlettiğimiz alana kısa bir mıntıka temziliyinden sonra… Faruk bey "Ben köye kadar bir ineyim. Traktör getirip arabamızı bir kurtaralım" sözüyle grubu terk eder.
Bir müddet sonra traktör gelir kısa bir uğraşın sonucun da abramız kurtulur. Ve rahmetli Fikret Kızılok'un şu şarkısıyla köye doğru ilerliyoruz…

Bir gün olsun unutunca
Dışımda kalıyorsun
Oysa seni düşününce
İçime sığmıyorsun

Zaman zaman hıım o zaman
Zaman zaman hıım o zaman

Gözlerimi kapatınca
Yanımda oluyorsun
Seni öpsem,seni okşasam
Farkına varmıyorsun
Hergün akşam oluşunda
Kadehime doluyorsun
Yudum yudum, damla damla
Düşüncem oluyorsun
Sigaramın dumanında
Dudağıma konuyorsun
Her nefeste derin derin
İçime doluyorsun

Zaman zaman hıım o zaman
Zaman zaman hıım o zaman


Sanat Sokağı  (05.04.2008)

Ha Sanat sokağında yürüdün…
Ha Hintli dervişin, çivi yatağına uzandın…

"Allah, seni topuklu ayakkabıyla, sanat sokağında yürütsün"
                          (Günün bedduası)


Sanat sokağın taşlarını döşeyen kişiler, işi teslim edince, belediye ne yaptı? Kontrol birimi, döşenen taşların üzerinden bir baştan bir başa şöyle sallana sallana yürüdüler mi? O taşların nasıl diken gibi ayak dibine battığını yaşamadılar mı? Batman'da son dönemlerde Bayanlar birine kızdığın da . "Allah seni topuklu ayakkabıyla sanat sokağında yürütsün" dediğinde; bedduayı duyan kişi hemen irkilir "Aman kardeşim ağzından yel alsın, Kerbela'ya beni sür ama o belediyenin yaptığı çile taşlarının üzerinde yürütmeye yönlendirme" diye yanıt verir!


Batman Lisesinin hemen yanı başında uzadıya bir cadde var.
-E var, ne olmuş? Ona sanat sokağı diyorlarmış!!! Sanat sokağı mı? "Bıçak Sırtı Sokağı" deseler daha yakışır bence. O cehennem sokağında yürüyen bay-bayanlar ne demek istediğimi gayet iyi bilirler.
Dur hele anlatıyorum: Yedi yıl kadar oluyor derleyip, topladılar o sokağı…
Duvarlara resim çizip desenler yaptırdılar. Buraya kadar her şey tamam. Beldiyenin eline sağlık… Sonra yer zeminine gelince… Aha dur film işte burada başlıyor! Orayı dizayn eden yani o kesme taşlarını zemine yerleştiren kişiler her kim ise sırat köprüsünde Tanrı, onların ayaklarını kaydırsın. Düşüp yanmasınlar zira ateşi kirlenir (Zerdüş inanıcında sevdiklerine yapılan bir beddua)
Sadece ayakları kırılsın; tıpkı o yapılan sanat sokağındaki taşlardan ötürü kaç bayan düşüp ayaklarını burktuysalar onlarda o sıkıntıyı yaşasın. Bu bedduanın patentini Batmanlılar olarak "Bay Belediyeye" ithaf ediyorum. O taşları döşeyen ve iş teslimini kabul eden kişiler Batman halkına zerre kadar saygıları yoktur. İşinin ehlisi değiller bunlar.
Hadi yapan kişi işine zerre kadar saygısı olmayabilir, bilir değil kesin saygısı yoktur da... Peki işi teslim edince, belediye ne yaptı? Kontrol birimi, döşenen taşların üzerinden bir baştan bir başa yürüdüler mi?
Yürüdüyseler… O kenarları keskin resmen bıçak gibi taşların üzerinde ayakaltları ne durumda? Hele giydiğin kunduranın altı kösele ise… Vaay ki vay… Gidişte ayakkabı zedelenir dönüşte ise ayakkabılarını eline al! Bayanlar özellikle orada yürümemek için ta iki sokak ötesi yol uzatıyorlar.
Belediye, o uyumsuz taş döşeyen kişi veya kişilere ne kadar para verdi? Yazık değil mi? Eminim dünyanın parasını almışlar. Sonuç iş yapımı fiyasko… Madem Belediye, sokağı baştanbaşa düzeltmiyor… Bari o yolda geçmek isteyen kişilere özel ayakkabı yaptırıp bir hizmet sunsun!!
Kaç yıldan beridir o sokak taşları Belediye düzeltilmedi. O taşları yola dizen beceriksize, oradan geçen kişiler onun gıyabında ne iltifatlar edildiğini biliyor mu, bilmiyorsa da aha da şimdi bilsin. Özellikle ben, her geçtiğimde kunduram perişan ve diyorum ki:
"Eyy Güneşin kudreti! Bu sokağın taşlarını ören mahlûkatın (insan) derisini ayakkabıma deri, kemiklerini ise kundurama topuk olsun. (kimse alınmasın espri bir dua) Bu sokakta her yürüdüğümde madden ve maneven zarar görmekteyim" diye kendi çapımda özgün bir dua keşfettim. Hatta Belediye bu duamı bir anıt şeklinde inşa edip; oradan gelip geçen bay-bayanlara duayı okuma fırsatını verse hiç fena olmaz.
-Saçma mı?
-Neresi saçma bunun?
O sokağa düzensiz taş döşeyen kişiler ve bu saçmalığa da onay veren bilirkişiler(!?) işi makul da; garip olan benim ürettiğim beddua mı? Bu ironik yanaşımımdan ötürü Belediyenin sağduyusuna sığınıyorum. O malum sokak yüzünden Belediyeye o kadar eleştiri geliyor ki inanın üzülüyorum. Bariz eleştiri hatta gün gibi ortada olan olumsuzlukların çemberinde bir an evvel sıyrılmalıdır Belediye… Ne de olsa bizim Belediye…


Kesik nefesin, bedenimin iklimidir  (24.03.2008)

Kurak toprakların ikliminde hep maviliğe hasret duymuşum…
Saman sarısı yansımasında gözlerim kamaşır.
Gözlerinin maviliğinde ruhum okyanusta his eder kendini…
Nefesin…
            Ilık…
                        Tenin ise nemli…
Arzularıma yosunlar bağlanmış…
Kesik nefesin kulaklarımda…
Bir nefeste bedenimdesin…
Yunan şairi Hardonks sözlerimi esir eder.
Venüs, arzularımdan ötürü seni kıskanır…
Tüm gece bedenimi dikenler tarlasında süründürür…

Resmi büyütmek İçin Tıklayınız









Güneş aşkına!
Ilık nefesini benden esirgeme…
Ege rüzgârı, Mezopotamya tenimi yakar…
Varlığının doğasından ötürü yarım aralanan gözlerin ne güzel
Kesik nefesin bedenimin ikilimidir
Bir gece vakti kirpiklerinden habersiz
Kadife tenine beni esir et
Dokunuşlarının ayinini yaşıyoruz
Gece sessiz, lal…
Nemrut'ta gecenin renginde Pıreboklar (Cadılar) dolanır
Aşk şarkılarını def eşliğinde söylerler…
İşlemli bir bezin altında alacakaranlık bir suret
Seni anımsarım nefesin ensemde…
Kınalı bir el uzanır ürkerim…
Mavi gözleri nerde?
Gül ezmelerinde yoğrulan tenin
Gecenin ışığı, yaşam kısa kesik nefesin nerede?


Seydayé Cigerxun  (27.02.2008)

Resmi büyütmek İçin Tıklayınız

Sanal âlemde nice üretimler kirlenir
Geçmişte Cizira Botan'da bir alim…
Çıra aydınlığında ceylan derisine yazar kasidelerini
Görüntülü ekranda sıralı cümleler esir…
Ötelerden beri üzüm gözlü bir siluet
Eski günlerin lezzeti yeni gün de bulamıyor
Nerde…
            Ne zaman…
                        Bilinmez…
Meçhul bir mekânda haykırır…
Âlim Turna seslenir…
Baykuş hoca ahkâm kesilir
Yaşam kısa kelamlar hemen aydınlıkta zikir eylemeli
Karanlık ister daima aydınlıkla olmayı
Ama, aydınlık izin vermez:
"Yeterince kirletin…"
"Beri dur…" deyip sözlerine şöyle devam eder:
"Barındırdıkların baykuşları bir aydınlat hele benden sana ne?"
Suriye'den gelir Arap kilimi…
Gercüş diyarında ahaliyi uyandırmak için
Söylemlerden bulunur Ciğerxun
Kimi "evet" der.
Kimi de "delidir aklını yitirdi" der
Yaranamadı kimseye söylemleriyle ulaşamayacağını anlayan Seyda…
Bir gece vakti Suriye'ye ulaşır…
Bir zaman geçim derdini yaşar, pilavı elle yiyen diyarda
Yaşamın kudretine yönelik ayakta kalabilmek için
Yazdığı şiir kitaplarını satmak için kahvehaneleri dolaşır
Dişleri arasında et parçası kalan biri, yağlı parmaklarıyla kitaba dokunur
Sanat…
            Şiir… Umurunda mı?
Gerdanı kalın, bir de olursa göbekli bir kadın
Ne ister başka Arap, Tanrı'dan?
Kürt desen kalu beladan beri hep aç;

Resmi büyütmek İçin Tıklayınız

Ekmeğe…
            Özgürlüğe…                         Toprağa…
                                    Sanata …
Ve…
            Kadına…

Cennette geri kalsa da olur; ne günah işledi bu Kürt?
Kürdün yazgısı mı bu?
Alim dolaşır, aç perişan…
Karnı tok, kelamı boş kişi ise;
Ak çarşaftan katılaşmış su üzümünü kazar…
Bastik,
            Şélim
                        Beni…
Kelamı boş olanın düşer ağzına
Ağalık hükmü ise gün yüzünü görmeyen halka düştü
Üzüm gözlü siluet…
Kelamların anlık olduğu zaman sürecinde beni arar…
Cizeré'den Seyid Aliyé Fındiké kaç kelam gönderdi Güneş'e?
Şeyh Seyda ile beraber Kürdün ahvalini askerin süngüsünden mi korudu?
Nedense sağır İsmet hep görmezden geldi.
O Kürt'tür diyenlerin ağzına çengeli bir iğne…
Ötelerden Seyid Rıza tükürür…
Çingene'ye değil idam kararını verenlerin suratlarına…

Seyit Rıza

Heybetli…
            Uzun boylu…
                        Dağ gibi adam…
Elazığ meydanında…
            Ruhu gökyüzüne yükselir…
Darağacında sallanan bedeninden ip utanır…
İpten iz…
            İtten uz…
Güneş kendini kavurdu
Havva'yı örten yaprak
Adem bedeninde gezinir iblis
Tanrı'ya yönelen yüzler
Olmazsa bilmem kaç huri
Kaç kez Âdem'in sureti yansır zaman yüklü Tanrı'ya?


Cop Darbeleri Altında Milletvekilli Olmak  (19.02.2008)

Milletvekilli Bengin Yıldız'ın coplandığı an… Belediye başkanı Kalkan'da aynı cop darbelerine maruz kalır. Milletvekili Bengin Yıldız, bir anlık şoke girer ve gözlerinin nemlediğini gören vatandaşlar çirkin saldırıdan ötürü bayağı üzülürler…
Vali Dr. Recep Kızılcık vekil ile başkanı coplayan kişileri mobesa kameralarında tespit edilmesi için talimat vermişti; ertesi gün ise kayıtların olmadığını ifade ediyor!

Resmi büyütmek İçin Tıklayınız

       15 Şubat gerginliği Pazar günü Batman'da kolay kolay unutulmayacak olumsuz bir olaya neden oldu. Batman'ın en işlek caddesi olan Eskitekel caddesinde koşar adımlarla belirlenen Çevik kuvvetinin hışımı gerçekten ürperticiydi… İstisnasız önlerine çıkan herkes coplardan nasibini alıyordu.
  -Nasip mi?
  -Ne nasibi yahu? Nerden bakarsan bak iğrenç bir durum. Hasip Nasip mi kaldı bu işin. Bir an uygun cümle bulamadım anlamsız hasibe takıldım. Neyse devam edelim: Kırk yıl düşünsem polisin elinde sapanı göreceğimi düşünmezdim… Kiminin elinde cop kiminin ise sapan… Biz küçük iken o sapana, çatallastik derdik. Vayy be! Bunca zamandan sonra çocuk iken oynadığımız o bir önemi olmayan kişiliksiz çatallastiğimiz; sen gel birgün polisin elinde kişilik sahibi olsun. Bunu mahalleye o zamanlar anlatmış olsaydım kesin beni kovarlardı. Küçük iken elimizde değeri olmayan o sap ve lastik aha da polisin elinde bugün değer sahibi oldu. Vayy... Lastik vayyy…
  -Polis ve sapan?
  -Sahi o sapanlar neydi öyle? Sapanı çok mu aşağladım ne? Yahu birde ister misiniz sapanlar benim hakkımda dava açsınlar? Neyse sapan mevzusunun üzerinde pek durmayayım.
       Yaşanan olumsuz hadise gerçekten Batman halkını fazlasıyla üzmüştür… Pazar günün şiddeti, pazartesi gününe derin bir sessizlikle yansıdı… Halk bazında Batman'ın temsili iki önemli karakteri; Milletvekilli ve Belediye Başkanı seçmenleri gözleri önünde acımasıca coplandı!!!
Ortalığı sakinleştirmek için Milletvekilli Bengi Yıldız ile Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan güvenlik kuvvetleri ile yürüyüş yapan halkın arasında uzlaşmayı sağlamak için gerginliğin arasında adeta bir köprü vaziyetini almışlardı.
O esnada Milletvekilli Bengin ve Başkan Kalkan "Kitleyi sakinleştiriyoruz lütfen sertlik olmasın" değişinin ardında bir anlık arbede esnasında Vekil ile Başkan coplanılıyor… Her ne kadar Vekil "Sakin olun ben milletvekiliyim" demesine rağmen güvenlik kuvvetleri arasında bir görevli "Milletvekiliyse dövün" ideası bir yana, sonuç Vekil ile Başkan güvenlik kuvvetlilerinin "Güvenlik Çemberinde!" seri coplama senasını yaşarlar… Vekil Bengi Yıldız maruz kaldığı şiddetten ötürü yüz ifadesi gergin ve çaresizdi… Gözlerinin nemlediğini gören vatandaş bayağı üzgündü…

Resmi büyütmek İçin Tıklayınız

Hastaneye tedavi için giderler… Başkan Kalkan'a serum… Vekille ise parmağından yaralandığından ötürü ayaküstü tedaviden sonra; ikisi de iki gün rapor aldılar.
Halk bir daha tedirgin…
Gözlerinin önünde dokunmazlığı olan bir vekil coplanıyorsa kendi varlığını güvenlik açıdan hangi karelerde tutacaktır? Kocaman bir muamma…
Yaşanan bu olumsuzluklarının ardında ılımlı tavırlarıyla tanınan vali Dr. Recep Kızılcık "Vekil ile Başkana yapılan saldırı doğru değil." Açıklamasının ardından sözlerine şöyle devam eder " O istikamette mobesa kamera var. Onları inceleyeceğiz." Ertesi gün ise görüntüler yok diyor.
Vali Kızılcık bu konuyu elzem biçimde değerlendirmelidir. kamera mı görgü tanığımı her neyse; acilen o emniyet teşkilatını töhmet altına bırakan şiddet yanlısı kişileri yargı önüne vermelidir.
Çevik kuvvet biriminde görev yapan Milletvekili ile Belediye başkanını coplayan(!); kişisel öfkesini kusan, hiddetlenen, Vekil ile Başkanı hiçe sayan kişi(ler) halka saygısının hiç olmadığını bariz bir biçiminde anlaşılmaktadır. Ve toplumsal barış için mücadele eden diğer iyi niyetli güvenlik kuvvetlerini töhmet altına bırakmaya hiç mi hiç hakları yoktur.
Acilen tespit edilip yargı önüne çıkarılmalıdır o kişiler; gerekirse görevden bile men edilmelidir.
Vekilli tartaklayan, halka ne yapar sonucunu bilmek için falcı olmaya gerek mi var? Vali Kızılcık insani bir tutum içinde olduğu herkesçe malum, o kişileri bir an önce yargı önüne vermeleridir.


Buhara şehrinde sutenli kadının sureti (07.02.2008)

Gece vaktinde izdüşüm arzular..
Sutenli kadına yönelik yol alırlar.
Nice bedenler düşmüştür ak çarşafın üstüne
Kirli olan bedenlerdir, ak çarşafın günahı ne?
Gece gündüzü arzular…
Gündüz suskun amma görmez gecenin içten olan şehvetini…
Sutenli kadının omuzuna saçları düşer.
Narin omuzun da çiğ taneleri bulunur;
Her banyo çıkışında nemli teninin kokusu bedenimi sarar
Nefesim kesilir, kum çölünde çıkan dilim, gezinir gerdanında...
Omzundaki çiğ tanelerini gözlemlerim.
Fistanın altında teni, şeytan şarkıları söylemektedir.
Eller ürkek ve utangaç…
Bedeni bana kızar diye ellerime küsüm..
Bir hayli zaman küs ellerimle barışmak isterim.
Bahar kokan teni muska gibi asılıdır kış ayında donan bedenimde…
Yanaklarında bal damlaları düşer…
Bir damla düşmez dilime…
Su görünümlü bal tenli kadın arzu kibrinden kurtul.
Tanrı'nın verdiği o ten, toprak olacak,
Er geç birinin nefsine düşmeyecek misin?
Bedenindeki nem hatırı için,
Dilime özgürlük öptüğüm serçe parmağın hala aklımda…
İçimdeki saklı şeytanlara bir müddet özgürlük…
Gözlerine dalmak istiyorum.
Bir bebek gibi kucağına al beni…
Bedenimi kamçılayan nefsin üzerimde olsun.
Değsin dudağım cennet hurması olan dudağına…
Gözlerin güzel ne güzel…
Kirpiklerin gölge yapmasın gözlerine...
Her sırt çevirdiğinde gözlerim gezinir bedeninde…
Serçe parmağın hala aklımda...
Üçüncü yaşamın vakitsiz aşk türküleri gizlidir gözlerinde.
Usulca bakınayım.
Masum dudağım avucunun içinde…
Saçların gezinir avuçlarımda nemli ve bakımlı saçların…
Nemrut'ta bir güneş vakti arzularım seni dört duvar içinde…
Devşirme sultanların üzerindedir daima sübyan kızların laneti
Eros hırsından çatlasın isterse aşk okunu batırsın bedenimin kuşuna
Göçmen kuşlar sanki yas mı tutar?
Tenimizin hakkı nefsimize bağlı, yaşanacak arzular duvar arasında saklı
Ne sen, ne ben söyleyeyim birine
Birleşen tenin dedikodusundan kime ne?
Er geç toprak olacağız
Şevklerimiz neden anlatılsın toprak altındaki böceğe?
Doğurgan tabiat, her biri çiçeği verir bir nefse
Arzumun çiçeği endam-i Nagehan saklıdır gizli nefesimde

Buhara'ya yolculuk…

Bir gece vakti Nageha'nın avucu içinde Buhara şehrini gördüm…
Beden burada ruhum çıkar gizemli bir yolculuğa
Teninin kokusu yol boyunca katığımdır… Yolda hurma ağaçları…
Birbirine muzipçe davranır Tanrı'nın dinlerinden habersiz şarlatan o maymunlar
Tarihi kokan sokaklarında gezinirim… İşlemeli perdelerin ardından peçeli kızlar…
Kaçamak gözlerle bana bakarlar…
Sürmeli gözlerinde kaçak aşk davetleri vardır Arap kızların.
Buhara şehrinin taş örmeli sokaklarında gezinirim…
Nice kâhinler bu şehri kutsadılar…
Ama hiçbiri sutenli kadının avucunda bu şehre yolculuk yapamadılar.
Rüzgâr ürkek, peçeli kadınların etrafında gezinemez gücü bana yeter
İsrafil borusunda kıyamete dek esir kalsın rüzgar;
Sutenli kadına beni sürükler…
Buhara şehrinin orta meydanında şairler toplanmış…
İktidarı eleştiren kasideler okurlar…
Ahali ürkek, padişah gölgesi enselerinde
Başka diyarlardan biri, uçmak için suni bir kanat yapmış
Konstantin şehri kanatlarının altında…
Dalkavuklar haber salar padişah'a…
Şeyhülislam'dan hemen fetva hazırla yoksa itibarın ayaklar altında…
Sen misin yaptığın kanatla kuş gibi uçan?
Kimi der sürgün kimi de der ki padişah, verdi katline ferman
Kılıç zorbası, başı sarıklı; gökteki yıldızlardan, toprak altındaki böcekten daima habersiz
kaldı; zevki uğruna on iki yaşındaki Macar kızı için binlerce can aldı.
Bedenimde yok ne suni ne de reel bir kanat
Ruhum bedenimi terk eder, sutenli kadının arkına düşer
Akar akar aşk pınarları… Beyaz tenli kadının göbek bağına…
Avucunu kapar şahika-i sutenli kadın…
Gözlerim kararıdı… Buhara şehri bir anda kayboldu.
Ve şimdiki zamandayım…
Ruh yolculuğunun ardından manasız gözlerinin seyrindeyim...


Pop star'da Ahmet Kaya'nın yeğenine maşallah (02.02.2008)

Malum bu son dönemde özel televizyonların başını çektiği bu tartışılır durumda olan şarkı yarışmaları… Ülkenin müzik bazında ne denli kalitesiz, nota ve ezgilerin ırzına nasıl geçtiğini inkar edilemez bir kanıttır söz konusu yarışmalar. Bu şarkıları katletme seansı: Karaca oğlan, Pir sultan Abdal, Sadık Gürbüz, Metin-Kemal Kahraman, Nazan Öncel, Zülfü Livaneli ve Ruhi Su'yun… Ezgileriyle beslenen yüreklere, bir işkencedir… Beslenmeyen kof yüreklere ise şen şakraktır…
Bu demektir ki memleket kalitesiz müziğin kına gecesi olan bu yarışmaları büyük bir mutlulukla sahiplenip ve yaşamaktadır…

Ahmet Kaya

Elimde kumanda Tv kanallarını gezinir iken birden bu malum şarkı yarışması; Türkstar yarışmasında toprağı bol olsun Ahmet Kaya'nın yeğeni Simge Bağdatlı dayısına ait "Giderim" adlı şarkıyı yorumluyordu… Ne güçlü bir ses, o nasıl bir yorum öyle? Aklım karıştı! İnanın abartı yok, salon alkışlarla inliyor… Salonda bulunan dinleyiciler ayakta bir müddet alkış fırtınasını koparıyor…
Ama salonda biri var ki hırsından gözleri kurbağa misali dışarıya fırlayacak gibi hırs ve öfke yansıtıyor ekranlara!
-Bu kişi kim mi?
Jüri üyesi Şovenist bay Ercan Saatçi! Herkesin beğenip ayakta alkışladığı Simge'ye ne eleştiri getiriyor müzik dahası,şoven (Ne deha ama!?) bay Ercan Saatçi: " Bu gün çocuk bayramı olan 23 Nisan'a yakışmayan anlam itibariyle son derece abes bir parça seçmişsiniz. Hiç beğenmedim Müzik müzik için yapmalıdır. Eğer şarkıya bir anlam yüklerseniz karşı çıkarım. Müsaade etmem. Bir elinizi yumruk şeklinde havaya kaldırmanız ne anlam ifade ediyor?"
Bay Ercan böyle kusarken, salonda bulunan izleyiciler ise yuhalanmayla karşılık veriyor.
Bilmeyenler için söylüyorum Hürriyet gazetesinin yazarı bay Ertuğrul Özkök, Şovenist Ercan Saatçı'nın kayınbabası olur. Özkök (neyin kökü ise!?) İstanbul'a gelen ünlü rock Kürt sanatçısı Ciwan Haco'ya ilişkin, damadından aşağı kalmayacak bir saçmalıkla herkesi kendine güldürtür…
Dikkat edin öz, hakiki ve köklerin hassı bay Özkök ne diyor: " Yahu anlamış değilim. İstanbul'a biri gelmiş herkes etrafında pervane. Ne anlıyorlar o söylediği sözüm ona, şarkılardan. Türkstar yarışmasına katılsaydı Ciwan Haco, ön elemelere bile seçmezdim."
Herkes isminin önüne
Bayram ismini versin!
Güldüğünüzün farkındayım! Haklısınız gülmeyip de ne yapacaksınız? Lütfen devam edin gülmeye… Hiç durmayın! Hatta bu günü Ertuğrul Özkök ile damadı Ercan Saatçı'ya gülme günü ilan edelim mi? Hadi edelim anasını satayım! Ettik işte! Zaten Türkiye her hafta bilmem ne günü diye bayram seyranlarla kutluyor. Her yanımız bayram. Bayramla yatıp bayramla kalkıyoruz. Ulan sakın biz topyekun deli olamayalım? Ne bileyim? Hani deliye her gün bayram hesabı! Bu günden itibaren herkes nüfus müdürlüğüne gidip var olan isimlerinin başına "Bayram" ismini versinler!

civan haco

Bu kampanyaya katkı anlamında başta benim ismim, yani Bayram Sadık olsun; Bayram Hanifi, , Bayram Nalan, Bayram Makbule, Bayram Zilen, Bayram Bayram! --Hıı?
-O ne?
-Yok yahu bu son isim pek uymadı! Daha evvel ismi Bayram olanlar lütfen yurt dışı edilsin! Lütfen dedim ama? Kalbim kırılır yoksa!:-) Devam edelim: Bayram Veysi, Bayram Mahmut, Bayram Sedat, Bayram Celal, Bayram Çoşkun, Bayram Hasan…
Off! Sıkıldım… işte böyle devam etsin!
Ercan Saatçi, Ahmet Kaya'nın yeğenine, Ertuğrul Özkök ise Ciwan Haco'ya saldırmaları; damat ile kayınbaba'nın bu kardeşliğin ruhuna zarar estirdikleri şovenist rüzgarı kime ne yararı olacak? ülkeden var olan değişik kültürlere karşın haddini aşmak değil midir bu söz konusu damat ile kayınbaba'nın tutumları?
Ahmet Kayan' ın yeğeni Simge Bağdatlı, hak etmediği o eleştiriye karşın " "Benim amacım şarkı söylemektir" yanıtını verir. Ercan Saatçi zihniyetlilere, tokat misali olan duruşuyla; asi ve gülümseyerek sahneyi terk eder. Bu duruş kardeşliğin davetidir. İnsanca yaşamanın biçimidir… Amedli şair Ahmed Arif' in dediği gibi "Haldan anlayana"


Sigara Dumanı Altında Tiyatro İzlemek (31.01.2008)


Özellikle Yılmaz Güney ismini sinemaya verilmesi Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan şahsında tüm Batmanlılara teşekkür ederim. Yılmaz Güney ismini simgeleyen bir sinemanın iller arasında sadece Batman'da olması çok anlamlıdır;Batman'ı bir daha seviyorum.Yılmaz Güney dünya sineması için büyük bir kayıptır; Hayatta iken görüşüp sevdiğim bir dostumdu"

***
Kürtçe şarkılar söyleyen Aynur Doğan"ı severek dinliyorum. Kürt müziğinde yaşam ve umut temaları çoğunluktadır. Sırası gelmişken belirteyim hep bir Kürtçe tiyatro eserini sahneye taşıyıp, Kürtçe bir oyunda oynamak istemişimdir.

Levent Kırca

Cuma akşamı Yılmaz Güney sinemasında Levent Kırca tiyatro topluluğundan "Toros Canavarı" iki perdelik tiyatro oyunu Batmanlı tiyatro severler tarafından beğeniyle izlendi. Oyunun ana teması: Bir vakit kimliğini kaybeden bir aile reisinin karakola gitmekten ürktüğü ve sosyal yaşamda ise sürekli kavga olan ortamlardan uzak oluşu üzerine kuruluydu.
        Birgün ev sahibinin baskılarına dayanamayıp karakolu giden aile reisi karakolda yaşanan olumsuzluklar üzerine ironik bir yolculuğa başlar. Karakoldaki olumsuzlukları kinaye vurgularla izleyicinin yüzüne bir gülümseyiş ve bir o kadarda düşündürücü temalarla bir sahne yolculuğuna davet eder.
Sinemada birçok kez işlenen konu bilmeyenler için belirteyim: Kemal Sunal ile Nevra Sezerli tarafından da oynanmıştı. Gerek beyaz perdede gerek ise tiyatro sahnelerinden her ne kadar tekrarlandıysa da… Bu kez Batman'a gelen oyun, izleyiciler Levent Kırca görmek için tiyatroya akın ettiler. Yılmaz Güney sineması tıklım tıklım… Boş bir sandalye yok. Hatta sıralı sandalyeler yanına bile ek kürsü dediğimiz küçük oturaklar bile yerleştirilmişti... Orada bulunanların çoğu reel bir tiyatro izleyicisi olduğu söylenmez başta da belirttiğim gibi Levent Kırca'nın meraklıları desek daha doğru bir tespit olur. Sahne performansı bakımında yaşına rağmen iyiydi Levent Kırca ama…
"Olacak o kadar" programında izlediğimiz Kırca'nın pek yansıması yoktu. Bir nevi alışagelen o müstehcen kol hareketleri ve tombul bedeniyle zaman zaman baletler gibi oyun arasına renk katışının dışında normal seyrimize devam ettik. Kendine has mimik üslubu abartılı izleyicilerin gülüşmelerine neden olan sahneler ise anlamaktan doğrusu pek güçlük çektim.
-Çekebilirsin…
-Sen gülme uzmanı mısın?
- Değil elbet ama belirteyim dedim. Çoğu izleyiciler o abartılı gülme krizinden neredeyse tarihe "gülme şehidi" diye geçeceklerdi. Bir ben bir de yerel fotoğraf sanatçısı Selim Toprak bir an "gülme yeteneğimizi mi kaybettik" diye bir şüpheye düştüm; öyle ya herkesin ağzı kulaklarında bizler isek neden sorgu sandalyesinde imişiz gibi oyun izledik yahu?
-Kahkahalarla salonu inliyordu?
-İnlesin bana ne? Karga, ağaçtan düşse gülen o tür insanlarda var. Neyse bizler pek gülmedik diye gülenleri eleştiriyorum diye bir anlam çıkmasın. Öyle bir hakkım yok ve haddimi de aşmam…

Levent Kırca

İnsanlar mutluysa sorun yok. Bunca olumsuz olaylar sürecinde geçen insanlarımız, bir gecede olsa keyifle gülüyorlarsa ne mutlu; hatta Levent Kırca şahsında ekibine teşekkür ediyoruz.
Keyifli gülme karelerinde göz seyrime takılan simalar; Milletvekilli Bengi Yıldız, Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan, DTP il başkanı Salih Altun, Kültür Müdürü Veysel Çotak, Shell, mado pastanesinin sahibi Veysi Boran… Veysi mi? Yok yahu O'nun yeri boştu yeri var ama kendisi yoktu ve isimi lazım değil diğer sevgili vatandaşlar…
Her şey rağmen güzel bir geceydi; sinema salonunda mola esnasında 200 insanın o daracık kapalı bir alanda sigara içmeleri bir yana… Oluşan nikotin dumanını suni buluttu ta sahne salonuna kadar yayılması aktif bir sigara içicici olmama rağmen son derece rahatsız oldum. Bir de içmeyenlerin durumu nasıl? Çirkin bir görüntüydü vesselam.
Toplum olarak birey bazında birbirimizi düşünüp saygı namına bir şey yok maalesef. Sinema salonunda "Sigara İçmek Yasak" ibaresine rağmen, utanmadan kapalı alanlarda hala sigara tüttürüyoruz. Üstelik yasa da çıkmıştı ne oldu anlamadın ki?
Oyun bitiminde Belediye başkanı Hüseyin Kalkan ile Batman milletvekilli Bengi Yıldız, Levent Kırca'ya sahnede çiçek verdiler. Bengi Yıldız " Uzun yıllardır gerek cam ekranda gerek ise sahnelerde hep " İnsan haklarını" parodilerle gündeme getiren sayın Kırca'ya teşekkür ederiz" sözünün ardında Belediye Başkanı Kalkan söz aldı: "Levent bey ilimize gelerek insanlarımıza hoşça vakitler geçirdiği için teşekkür ediyorum. Batmanımız hiç hak etmediği mevzularla zaman zaman gündeme gelmişti; umarım bu hak edilmeyen imajı kendi gözleriyle gören sayın Levent Kırca diğer sanatçılara da anlatıp kendi üretimlerini insanlarımızla paylaşmaları için buraya gelirler" dedi.
Oyun sonrası izleyiciler Levent Kırca'yı daha yakında görmek ve fotoğraflar çekmek için adeta izdiham yaratılar. Belediye başkan danışmanı Ali Sarpınar sağolsun bir fırsat yaratıp bir şekilde Levent Kırca'yı Kültür müdürü Veysel Çotak'ın odasına alıp gazetecilerin sorularını yanıtlamak için zemin hazırladı.
Gazetecinin biri: " Levent bey merak edilen bir sorunun yanıtını almak istiyoruz. Geçen günlerde Habertürkte yayınlanan bir röportajınızda demiştiniz ki " Bana silah versinler dağlara gidip bende savaşacağım" sorusuna Levent Kırca şöyle yanıt verdi: " Daha evvelde bana soruldu böyle bir soru ; silah verin bana bende gideyim savaşayım diye açıklamada bulunmadım. Sanatçı kimliğimle her zaman şiddette karşı çıkmışımdır. Benim gibi bedenen ahı gitmiş adam silahı ne yapsın? Nerdeyse kütükten düşecem silah benim neyime? Tüm insanları severim her şey barışçıl yollarla çözülüp ve insan emeği içinde değer görülmelidir derim."

Leyla Kalkan

Kürt edebiyatına ve müziğine yönelik sorduğuma soruya ise Kırca sözlerine şöyle devam etti " Bölge insanına büyük bir sempatim var. Özellikle Kürtçe şarkılar söyleyen Aynur Doğan"ı severek dinliyorum. Kürt müziğinde yaşam ve umut temaları çoğunluktadır. Sırası gelmişken belirteyim hep bir Kürtçe tiyatro eserini sahneye taşımak ve Kürtçe bir oyunda oynamak istemişimdir. Zaman neyi gösterir bilemem bu isteğimi sizinle paylaşmak istedim. Batman'ı 1974 yıllarında görmüştüm. Özellikle Yılmaz Güney ismini sinemaya verilmesi çok sevindirici Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan şahsında tüm Batmanlılara teşekkür ederim. Yılmaz Güney ismini simgeleyen bir sinemanın iller arasında sadece Batman'da olması çok anlamlıdır. Batman'ı bir daha seviyorum.Yılmaz Güney dünya sineması için büyük bir kayıptır. Hayatta iken görüşüp sevdiğim bir dostumdu, nur içinde yatsın"
Kültür Müdürü Veysel Çotak ise "İmkanlar doğrultusunda kaliteli oyunları tiyatro severlere sunmak için elimizden geleni yapıyoruz. Levent Kırca gibi tiyatronun duayeni renkli bir kişiyi Batmanlılarla buluşmanın keyfi içerisindeyim." İzleyiciler arasında dershaneye giden öğrenciler yoğunluktaydı. Öğrenciler adına konuşan Leyla ise " Yoğun ders temposunun ardından böyle kaliteli bir tiyatro izlememiz biz öğrenciler için büyük bir moral oldu.Belediyeye teşekkür ederiz." şeklinde duygularını ifade etti.


Emel Sayın, Hasankeyf için Dicle kıyısında karşıdan karşıya yüzdü de…
Keşke sesi kadar Hasankeyf'e ilişkin yaptığı yorumu da güzel olsaydı!
 (23.01.2008)

Geçen aylarda bir gezinti münasebetiyle Mardin'e gelen ve hemen akabinde Hasankeyf'i de gören Emel Sayın hayranlığını gizleyemedi: "Bir çok tarihi mekânları gezdim ama hiçbiri Hasankeyf gibi beni etkilemedi" demişti
-Çok mu hızlı girdim mevzuya? Yo yo... İtiraz etmeyin çok hızlı girdim çoook… İsterseniz gelin işin esasını bir başında başlayalım. Altı ay önce Mardin'e bir okul açılışı için gelen Sayın, oradan da Hasankeyf'e gelir. Herkeste olduğu gibi O'nun da bir yanı Hasankeyf'te kalır. Bir müddet Hasankeyf'i gezer; kale girişi, darphane ve diğer alanlar.
Basın mensuplarına " Arkadaşlar hakikatten çok etkilendim bu tarihi mekandan. Sular altında kalacak diye gönlüm razı değildir. Buradaki insanlar ne yapıp edip bir şekilde yasal protesto haklarını kullanıp bu yanlış kararın önüne geçilmelidir"

Emel Sayın

      Bu arada Hasankeyf Belediye başkanı söz alır: " Hanımefendi duyarlılığınız için teşekkür ediyorum. "Ama" deyip sözlerine şöyle devam eder. "Yıllardan beri sivil toplum örgütleriyle beraber gerçekleştirdiğimiz eylemler maalesef sonuç alamadı. Sizler gibi memlekettin ünlü sanatçıları bu konuya değinirse en azında ulusal gazetelerin ilgisini çeker. Bir çok sanatçı buraya gelir bir umuttur belki karar değişir, ama sözlerinde durmazlar. Üç yıl önce Haluk Levent'te geldi. Hasankeyf'e, yeni albümümde Hasankeyf için bir şarkı hazırlayacağım dedi. Değiş o değiş yalanı burada kendisi ise İstanbul'da. Bizde anlamadık bu Hasankeyf'in durumu ne olacak? Bir gün su yüzündeyiz bir gün su altındayız."
Emel Sayın " Başkanım anlıyorum üzerime vazife olan ne ise yerine getirmeye hazırım. Bu yanlış kararı protesto etmek için karşıdan karşıya yüzeceğim" der. Bu söz karşısında herkes bir birine şaşkın şaşkın bakarlar. Belediye başkanı " Anlamadım efendim yüzecek misiniz?" Bu arada kitle önünde soyunmaya başlar Emel Sayın. "Evet, Başkan doğru anladınız bikinimle karşı tarafa yüzeceğim".
Her ne kadar yardımcıları: "Emel hanım duyarlılığınızı anlıyoruz ama kameralar karşısında bikini halinizle magazin ve paparrazi programlarına malzeme olursunuz" deyip ikna etmeye çalıştılarsa da... Durum nafile. Emel Sayın "Magazin Programları umurumda değildir. Hasankeyf için bunu yapmaya değer." der.
Orada bulunan ulusal ve yerle basın heyecanla Emel Sayın'ı beklemekteler. Ellerinde kamera ve fotoğraf makinelerle dört gözle odaklanmışlar o yıllara meydan okuyan Emel Sayın'ın bikinili haline. Bu arada Batman Çağdaş gazetesinin imtiyaz sahibi Arif Aslan " Emel hanım gerçekten Hasankeyf için karşıdan karşıya yüzecek misini? sorusuna " Beyefendi herhalde bu halimle durakta otobüs beklemiyorum demi. Bikiniyle ne yapılır?" Arif beyin saflığına düşer bu sual "Tabii ki yüzülür" demesi karşısında. Emel Sayın gülerek "Demek ki yüzecek mişim?"
O yıllara karşı koruduğu bakımlı vücudunu Hasankeyf'in nehrine bırakır; Karşıdan karşıya yüzüp tekrar basın mensuplarının ve yörede toplanan halk kitlesinin yanına gelir. Çevrede bulunan bazı Kürt kadınları birbirine tarihi olayı şu diyaloglarla duyurur: Karşıdan karşıya bağrışmalar:
- " Waa! Sevééé... Xua mın Sevééé… Koşun koşuuun. Emel Sayın Hasankeyf'i yüzdü...
Diğeri kadın cevap verir. Sağır duymaz uydurur hesabı:
- "Şarkı mı söylüyor dedin. Sakin ve heyecanlı olan kadın bir anda öfkelenir:
-"Ne şarksı keçé? Emel kadını yarı çıplak nehiri yüzdü diyorum. Sen tutturdun şarkı mı söylüyor diyorsun. Alay edercesine "He he şarkı söylüyor. De gel bak "Batmane Batmane lıble gulé lıble gulé le le" şarkısnı söylüyor. De gel ha Emel, Sevé gelmezse şarkıyı söylemeyeceğim der.
Yardımcılarından biri hemen Emel Sayın'a havluya benzer bir şeyler uzattı; şal ile havlu arası bir nesneye vücudunu sarar Emel Sayın. Toplanan kitleye "Bundan böyle her ayda bir buraya gelip yüzeceğim. Ta ki bu yanlış karardan dönülünceye dek. Burada başbakan Erdoğan'a sesleniyorum: Duyduğum kadarıyla üç yıl önce Batman'da halka seslenerek " Müjdeler olsun Batman halkı, Hasankeyf sular altında kalmayacak" demişti.
Ne oldu şimdi sözünden neden caydın sayın Erdoğan? Kendi hükümeti tarafından bu yanlış karara ortak olması; gelecekteki nesillere nasıl cevap verecektir? Bir baraj uğruna 12 bin yıllık tarih yok edilir mi?" Açıklamasının ardından basın mensuplarına da "Lütfen bu söylediklerimi harfi harfine yazmayı unutmayın" diye tembihte de bulunuyor.
Ulusal basın görevlileri ise telefonla haber ajanslarını arıyorlar. Flaş habere geçin: "Emel Sayın Hasankeyf için bikiniyle yüzdü..." diye bir diyalog kargaşası yaşanıyor bulunduğumuz ortamda...
Bir müddet sonra…
Yalan... Yalannn...Yaaalllaaannn... Bu söylenenler hepsi yalan yalannnnnnn…
Bu ses nerden geldi böyle? Evet bu yazılanların tümü yalan ama... Masum bir kurgudan ibaretti ne var böyle hiddetle kızılacak? Her şey bir yana… Neredeyse yazdıklarıma bende inanacaktım. Nasılda kaptırmışım kendimi öyle. Ama nerden geldiğini bilemediğim o çığlık düzeyindeki "yalannnnnnnn" tepkili sesi duyduğum an kendime geliverdim .
Klavyemin yansımasından çıkan kurgulu sözcükler en azında böyle erdemli bir tavırda bulunabilir miydi Emel Sayın diye düşünerek yazmıştım. Yazık ne büyük hata etmişim.
Emel Sayın'ın Hasankeyf'e geldiği doğru. Tarihi mekânı beğendiği de oda doğru. Hasankeyf'in baraj altında kalacağından ötürü üzüntülerini belirttiği de e oda doğru.
Diğer anlatılanlar? Yani tepkiler? Karşıdan karşıya yüzme hadisesi külliyen yalan.(Vayy ki vayy! Ne yalancı bir adamışım. Nelerde yazmışım öyle)
Emel Sayın'ın yukarda anlattığım gibi bir tepkide bulunması O'nun aklının ucundan bile geçmezdi. Yılların meşhur sanatçısı Emel Sayın böyle bir tepkide bulunacak o yürekte yok aslında. Hasankeyf için basında yaptığı açıklama kurgu dışındakiler hariç diğer söylemleri ise tek kelimeyle bir gafletti. Çocukluğumdan beri dinlediğim o çıt kırıldı Emel Sayın bir an gözümde cam misali kırıldı. Hasankeyf için yaptığı yorum sesi kadar pek güzel değildi. Yaptığı yorum çirkin ötesi çip çirkindi.
Şarkılarda sesi bülbül, toplumsal ve tabiat durumlarında ise sergilediği tutum ve açıklamaları karga makamında bir yoruma sahip; nazari itibarımda varlığı tuz buz oldu.
-Ne mi demişti çıt kırıldı Emel Sayın ?
-Buyurun dinleyin:
"Mardin'e kadar gelmişken Hasankeyf"i görmemi de önerdiler eh gelmişken Hasankeyf"i de görelim ( Zahmet ettin keşke hiç gelmeyeydin madem geldin niye geldin diyecek değiliz ya ) hakikaten büyülü bir mekandır Hasankeyf. Dolaştığım sürece kendimi tarihin akışına bıraktım tarifi zor duygular yaşadım. Ama devletimiz, hükümetimiz bu kararı verdiyse demek ki bildiği bir şey var. Devletimiz halkı için en güzeli yararlı olan ne ise onu getirir. Demek ki bir baraja ihtiyaç varmış; Hasankeyf"e rağmen baraj oluşumuna da evet diyorum.
( Cafeeeer koş yetiş bez getir.) Evet aynen böyle hiç abartı yok. Hele kurgu? Hiç yok. Tamimiyle sanat müziğinin çıt kırıldısı Emel Sayın Hasankeyf 'e ilişkin sergilediği o silik duruşu tek kelimeyle iiiiğrendirdi beni .
Çocukluğumdan beri dinlediğim kişinin sesi; bir anda binlerce karganın çığlığına dönüştü. Hasankeyf için böyle çirkin bir açıklamayı nasıl yaparsın a çıt kırıldı Emel Sayın?
Her şey bir yana Mezopotamya kültüründen uzak bir Emel Sayın'dan ne beklenirdi ki?
Sırası gelmişken anlatmadan geçmeyeyim: O yere göğe sığdırmayan geçen festival için Batman'a gelen kişinin ismi neydi? Ha Gülistan mı diyorlardı ona ne? Evet evet… O kişi işte. Sahneye çıkmadan yoksul Kürdün parasıyla 15 milyar havai fişek patlatıp da Playbek şarkı söyleyen kişi Hasankeyf için ne yaptı ki? O'nun şahsında Avrupa'da yaşayan tüm Kürtler için de geçerlidir söz konusu eleştiri; Avrupa'da herhangi bir organize sağlayabildiler mi? Hasankeyf kurtulsun diye?


Kulağına cin şarkısı söylenen kadın (17.01.2008)

Zaman kevgirinde nice siluetler geçer
Kiminin tenine dokunur kimi de rüzgâr sırtında topal bir sultan
Şeyh Momin türbesinde siyah eşarplı bir genç kadın
Çatlayan dudaklarının arasında anlamını bilmediği dualar
dökülür
Kendine özgü değil türbeye gelişi ...
Annesinde gördüğü söz ve davranışları
Bir bir tatbik eder o ziyarette

mirade kıne

Zaman temiz eylemler kirli, herkes kendi aleminde olmuş kör bir alim
Nice kirli eller uzanmıştır nazlı bedenine
Israrla sakınmıştır özden uzak nefeslerden
İsmi gibi duyguları da saklı kadın
Şeyh Momin türbesinde elleri toprak üstünde
Haziran sıcağı ak gerdanında boncuk boncuk ter olur;
Çiçek desenli fistanında biçimli göğüsleri belirgin, koltuk altları ıslak
Sürmeli kirpikleri ise yorgun
Aniden kulağına daha evvel duymadığı bir müzik çalınır
Anlamaya çalışır birden annesinin anlattığı o hikayeyi anımsar
Duyguları O'nu 1975'lere götürür o vakit dört yaşlarındaydı
İri gözlü Süryani bir kız yaşarmış Dargeçit'te…
Her çeşme başına gelişinde
Süryani, Müslüman erkekler gezinirmiş etrafında
Dayım Hemo uzun yakalı dar gömleğiyle geceden döşeğinin altına yerleştirdiği
O ısrarla çizgi tutmayan İspanyol paçalı pantolonuyla çeşme başında.
Bir o yana bir bu yana gezinir durur... Belki Süryani kız ona bakar diye
Ama siyah iri gözlü Süryani kız ne dayım Hemo'ya ne de başkasına bakarmış
Oradaki erkekler saçlarına sürdüğü limon ekşisiyle kalırdı
Çeşme başındaki ahali Süryani kız için:
"Bir cin aşık olmuş O'na o nedenle kimseye bakmazmış"
Yıllar sonra o kızın ne evlendiği ne de bir daha göründüğüne ilişkin
Kimseler kelam etmemiş sırra kadem basmış
İsmi gibi duyguları saklı kadının annesinden başka bir anı:
Aylardan Haziran...
Kerboran'da o dönemde kooperatif diye tanımlanan alanda
Yüzlerce kadın erkek karşılıklı
Mırado kemençesinin önünde raks etmekteymişler

hamo'yé Tahir

Oy Zıravé Zıravé Zıravé
Zalimé kafir bavé
Kar u baré xwe bıke
İsal çaxé germavé
Zıravé Zıravé Zıravé
Bé te sebra mın nayé
(…)
Ortalık toz duman…
Mırado uzun endamıyla raksın bir başından bir başına dönüp dolanırmış
Mele Ahmed, Keşé sor, Nuri Baravi'nın önüne eğilir;
Şabaş ister kemençe piri Mıradé Kiné.
Dayım Osman ise ısrarla gözlerini kaçırırmış bedenlerin şımardığı o raks ayinlerinden.
Nacar markalı saatine bakar kulağı ezandadır her an.
O vakitler Kerboran pek mutluymuş
Bir yandan Süryaniler hemen yanı başında Müslümanlar
Bağ üzümleri yan yana… Kimsenin çöpü kimsenin gözüne batmamış
Üzümler sıkılır halaylar eşliğinde ateşte pişirilir
Cuma'dan ezan Pazar gününde ise can sesi
Koşarlar iki halkta bir Tanrı'ya
Kim diyebilir ki Muhammed ile İsa birbirine küs…
Mevsimler sonunda Müslümanlar ile Süryaniler
Tas tas pekmez birbirine ikram ederlermiş
Gönül muhabbetlerinin yanında kimi zaman pekmez ekşirmiş
O vakit Kerboran doğallığını yitirmemiş kimi kızlar ise kirli ellere düşmemişti
Bugün ki tablo o vakit anlatılsaydı kimseler inanmaz "deli saçması" derlerdi.
Delisi olan toplum kulak vermelidir kendi delisinin sözlerine
Beklide sosyal yaşamın mayasıdır sarf ettiği o kelamlar…
Geleceğin sesi ne muskada ne Şeyh'te ne de ziyaretin o soğuk taşının ensesindedir
Gün boyu alnı seccade de olan
Emekçi karıncaya buğday mı verir?
Yedi kez Kâbe'de dolanan
Ensesi kalın göbekli Arap'tan;
Kelebek kanat mı çırpmış, büyük balık küçük balığı mı yutmuş
Umurunda mı?

mirade kıne

Pörtlek gözleri her daim kadının gerdanında…
Kulak verilmelidir özü olan delinin kelamına
Güneşin batışını ve doğuşunu gözlemleyen can
Makbul olan düşündükleridir
Kim bilir beklide odur yaşamın ayetleri
Genç kız toparlanır Şeyh Momin türbesinde ayrılır
Hala kulağındadır o anlaşılmaz müziğin sesi
Ne Mırado'nun kemençesine ne de günümüzün o iğrenti müziğine benzer
Tarifi zor bilinmeyen bir makamda çalınır, çalınır…
Yürüdükçe düşünür hiçbir müziğe benzetemiyor sadece duyumsuyor
Türbeyi epey gerisinde bırakır, yorulur…
Bir ağacın altına uzanır rüzgâr cömert, terleyen genç kızın vücudunu serinletir…
Bir an vücudunun üzerinde bir elin dolaştığını hisseder
Ürker… Etrafına bakınır ama kimseler yoktur
Şaşkın ve korkarak "Bedenimde gezinen bu sisli el ne " dediyse de
Gözle göremediği ama hissettiği eller hala gezinir vücudunda...
(…)
O anlaşılmayan müzik eşliğinde devam etmekteydi.
Karşıdaki ağaçlara bakındı yapraklar kımıldamıyordu
Bir daha ürktü, bağırmak istiyor ama sesi çıkmıyordu
Sadece esen rüzgâr kütlesi onun etrafındaydı
Bedeni birden havalandı sere serpe vücudu boşlukta
Her ne kadar fistanına sarıldıysa da…
Soyut eller arasında çıplak olmaktan kurtulamadı
(…)
Şaşkın, ürkek ve garip bir zevk içerisindeydi.
(…)

kadın vucuda benzeyen ağaç

"Xelila'dan geliyorum kızım Kerboran'a gidicem
Gelinim ve oğlum benden önce yola çıktılar
Kimseyi görmedin mi buradan geçtiğini"
Genç kadın, yaşlı kadının sesiyle bir an irkilir.
Ürkerek utanarak "Bakma bana teyzeeeee! Ben çıplağım…
Arkanı dön de giyineyim" dediğinde yaşlı teyze bir daha şaşkın
"Anlamadım kızım" der "Ne çıplağı elbiselerin üstünde
Sırtını dayamışsın ağaca, saçlarını tarıyorsun ayna önünde"
"Ayna mı" diye mırıldandı genç kız. Bakındı sahiden elinde bir ayna var
Aynayı kim elime verdi? Saçlarımı ne zaman taradım? İrkildikçe irkiliyor...
Bedenini yokladı…
(…)
"Aynayı kim elime verdi?" sözleri döküldü.
(…)
Daha evvel hiç görmediği bir ayna ile yüz yüzeydi.
Çerçevesi kemik açık sarı renkliydi.
Başı eğik hala şaşkın ve çaresizdi.
Yaşlı teyze:
"Kızım buralar tenhadır. Giyinik iken kendini çıplak hisseden;
ayna önünde saçlarını tarayan kız, cin erkeğin kollarına düşmüştür.
Hiçbir erkek ona yaklaşamaz.
Kulaklarında daima cin şarkıları duyulacaktır." deyip uzaklaşır
Genç kız elindeki aynaya bakınır durur
Yorgun bedeni toprağa düşer
Sinsi rüzgâr ise çoktan dinmiştir
Ötelerden uğultulu bir ses gelir, genç kadın kulak verir
Cinler kendi âleminde Âdem'e görünmezler
Âdem neden aciz, cinleri görmezler
Yaratan yaratmıştır kimi soyut kimi somut
Âdem'den neden sakladın be Tanrı?
Var mısın yok musun diye
Bir tutam topraklık canına okudun


Evdalé Zeyné digo Temo lawo!!!!! (12.01.2008)

"Evdalé Zeyné digo Temo lawo
"Wele bes, e dinyaya boş u puç e
"Ji Evdalé aşiqé kurdan re nayé rayé…
"Wele tew dinyayé, ax kaliyé
"Ax Temo lawo mirin çétir e ji feqıriyé"
                                       "Qarabété Xaço

"Katliamda şans eseri kurtulan Xaço, Fılıté Quto'nun eğemenliğinde bulunan Reşkotan bölgesinde yaşayan ablasına sığınır…

mihamad şexo


"Suriyeli Kürtlerden dengbej Mexmedé Şexo'ya sorarlar geçimini nasıl yapardınız? "Ağalara, kılam,stranlar söyledik her vakit niye? Çünkü bize bir ayakkabı alsınlar diye"


" Başlıkta belirtilen Kürtçe şiir, yaşam kulvarında olumsuzluğa yönelik bu denli çarpıcı olabilir… Yoksulun birer cehennem olduğunu… Çaresizliğin ne denli yaman olduğu… Kısa bir anlatımla bu kadar özlü anlatılır. Yukarda ki anlatımın sahibi bedeni toprakta ruhu ise bilinmeyen bir yerde…

mihemed şexomezarı

" Qarabété Xaço ölümünün ardında birkaç yıl oldu dengbêj Erivan"da öldü. Bu denli ürettim içinde olan insanlara ölümü yakıştırmak ne derece doğru olur? Evet fiziki itibariyle bir yok oluş doğrudur ama... Ruha ait bir tanımlama yapma yetisinde pek değilim. İnsan üretimiyle yaşar… Üretmeyen kişi bin yıl yaşamışsa ne yazar? Edebi yönden üreten kişiler, har vakit ekonominin dar boğazı içerisinde nefes alıp vermekteler … Karacaoğlan, Dadaloğlu, Emrah, Aşık Veysel, Nesimi, Pir sultan Abdal…Miradé Kiné, Mexmedé Şexo, Feqé Teyran, Ahmedé Xané bu yüce ruhlu insanlar madde zenginlikleriyle mi günümüze dek gelebildiler? Elbette değil. Suryeli Kürtlerden dengbej Mexmedé Şexo'ya sorarlar geçimini nasıl yapardınız? Verdiği yanıt bayağı düşündürücü: "Ağlara klam,stranlar söyledik her vakit niye? Çünkü bize bir ayakkabı alsınlar diye"

mihemed şexo cenazesi

" Qarabété Xaço yüzlerce Kürt stranlarında imzası bulunan erdemli bir dengbejdir… Üretimi her ne hikmet ise yaşadığı dönme şartlarına nazaran, geçimini sağlayacak bir durum olmadı; tüm ozan ve dengbejlerin yoksulluk çektiği gibi; O da fazlasıyla nasibini almıştı. Yoksulluk içersinde gelen nasip nasipsiz kalsın! Gerek Kürt gerek ise Türk toplumu her vakit Ozanlarına verilmesi gereken değeri vermediler… Övenler azınlıkta, küfür eden ise çoğunluk sağlayan bir iktidar profilinin yansımasına mahzar olmuşlardır(!!)
"2002'de Qarebété Xaço'yla yapılan bir söyleyişte bakın ne diyor? "50 milyon Kurmanç, bana sahip çıkıp besleyemiyor" Bu sözü ilk duyduğumda bir Kürt olarak yüzüm kızardı. Zamanında yüzü kızaran varlıklı Kürtlere olmuş olsaydı belkide şimdi payıma düşen bu olumsuzluğu yaşamazdım. Xaço yaşamı açlık sürgün evrelerinde geçer… 1915 Ermeni soykırımında Hamidiye Alaylarınca anne, babası dâhil 5 kişi aile ferdiyle beraber katledilir… Katliamda şans eseri kurtulan Xaço, Fılıté Quto'nun egemenliğinde bulunan Reşkotan bölgesinde gelin olan ablasına sığınır… Reşkotan'da yaşayan zengin Kürtlerin yanında hamallık yaparak geçimini sağlar… Xaço, yaşadığı kötü evreleri; kılam ve stranlaları söylemekle yüreğinde ki acıyı sindirmeye çalışır… Yüreğinde ki o acıyı, Kürt ezgileriyle yansıması kısa bir süre içinde yöre insanının dikkatini çeker… Bir nevi Fılıté Quto ailesinin özel bir sanatçısı olur. Fılıté Quto'ya gelen misafirler illaki Xaço'nun stranlarını dinlemeden gitmezlerdi… Dilden dile söylenen o meşhur Fılıté Quto stranı o dönmede Xaço, yazıp söylemişti…

"Hey zalim hey zalim
"Koçer im xerabmal im
"Akincı me bé haval im
"Nexweşim gelek bé hal im"
                    " Qarabété Xaço


Ayrılık uzmanı Şaşı, çırtık Azime'nin türbesi (12.01.2008)

Nüfusun % 90 Müslüman olan bu toplumun her bireyi türbelerle ilgili yaşamı boyunca ya bir anlatım ya da bir ziyareti, ziyaret etme eyleminde bulunmuştur.

- Çocuğu olmayan çiftlere... Bilmem hangi ziyaret iyi gelirmiş!
- Kısmet arayan kızlar bu gün bulmazlarsa, üç gün içinde bulmaları kesindir!
- Herhangi bir eşyası kaybolan veya çalınan, bilmem nerede ki ziyaret bulurmuş;

Miş, muş, yüklemleriyle devam eder, mantıktan uzak mistik anlayışın yoğun olduğu toplumlarda böyle gider bu iş! Pekiii! Çiftlerin birbirine yakışıp yakışmadığını... Kim, kiminle evlenir ise daha mutlu olacağını ...

Yedi yılık ilişkileri bir anda koparma ( Genelde kişiliği yerine oturmamış, yaşamını o'nun ,bunun sözüyle hareket edenlere uygulanılır ) " Sen, bundan ayrıl… Bununla evlen." Diye mutluluk onayını veren bir ziyaretin varlığından haberdar mısınız?
- Pardon! Anlamadım? Ne demek o öyle? Diyeceğinize yukarıdaki pasajı bir daha okuyun! Hı hı! Diye de geçiştirmeyin lütfen bir kez daha okuyun!!

Evet ilginç bir ziyaret! Duymadınız, görmediniz öyle mi? Heyt be! Yurdumun insanlarına bir bakın hele! Bu ziyaret bilinmez mi? Peki bu söz konusu ziyaretin adı ne? Eeh! Haberdar olmadığınıza göre ismini bilmemeniz de gayet doğal! Sıkı durun ismini söylüyorum. Inın ınnın! Bu ne? İsmi açıklamadan önce heyecanlı bir fon müziği gereklidir bu ana. Hani filmlerde heyecanlı karelerde olur ya! İşte o hesap! Söylüyorum: Inınnın!
Türbenin adı:
Ayrılık uzmanı, sevenler arasına fitne-i hile sokan, çatal dili çırtık Azime Hazretlerinin türbesi ! O ha! Bu ne lan? Böyle dört gün dört gece, uzun süren türbe ismi mi olurmuymuş? Diyorsanız tamamıyla haklısınız!
Harput' ta Fatih Ahmet Türbesi, Arap Baba.... Xelila ile Eliqura arasında orman içinde bulunan Şex Momın ziyareti… Dersim de ise Munzur Baba, Dızgun Baba gibi türbe isimlerine kulağımız aşina olurken; Ama böyle kalın bir roman niteliğinde "Ayrılık uzmanı ...." diye uzayan bir ziyaret isminin olması pek hayra alamet değildir. Mi diyorsunuz? E vallahi bu da doğru! Böyle sezgileri güçlü olan okuyucularla bir şeyler paylaşmak zevki başka olur hani! Neyse devam edelim iyi gidiyoruz!
Düşsel anlamda sözcüklerle, yürüyen bir ziyaretinin(!) yolculuğuna çıkmadan şu açıklamayı göz önünde bulundurun lütfen. Anlatacağımız öykü, gerçek yaşamda alınıp, ama söz konusu Çırtık Azime, ziyaret diye betimlenmesi tamamıyla mizahi bir üslupla değerlendirilmiştir… Bu öykümüzde; Yaşam da varolan ziyaretlere inan okuyucuların inancına saldırmak, küçümsemek, karalamak …. Bir niyet asla söz konusu değildir. Yaşamda varolan hep iyilik mekanı diye algılanan ziyaretlerin yanı sıra; kişiliğiyle, insanlara kötülük edenleri fantastik bir imgelemeyle kötülük eden ziyaret olarak hikayemizde kurgulanmıştır… Herkesin, yaşamında mahallede, iş yerinde, veya okulda üzerine vazife olmayan işlere karışan, nerede kötü bir haber duyup getiren ve insanları üzen, ayrılık zeminini oluşturmayı kendilerine ilke edinenler yok mu? Elbette var! İşte o insan müsvtelerini, yürüyen şer ziyareti olarak betimliyoruz. Gerçek yaşamda alınan hikayemizde olduğu gibi. Bizim ki Çırtık, Şaşı Azime! Ya sizin ki? Hikayemizi okuduktan sonra belki o vakitte kadar siz de ziyaretinize... bir ismi bulursunuz!

Bu çatal dilli, sevenlerin arasına fitne-i hile sokan, şer işlerinin anlatımına geçmeden, Şaşı Azime hazretlerinin kısaca geçmişte olan bir gönül hikayesi (daha doğrusu terk edilişi) bilinir ise ona, ne neden Şer işlerinin ziyareti yakıştırması yapıldığı daha net bir şekilde anlaşılacaktır...
Şaşı Azime Hazretleri! Ha burada önemli bir noktayı belirtmeden geçemeyeceğim. Şaşı Azime dediğin vakit "Hazretleri" hemen yanına telaffuz etmen gerek. Aksi taktirde yalnızca şaşı Azime mi dedin? Yani başka bir değişle " Hazretleri" demeyi unutun? Vey bo! O vakit başına gelecek olumsuzluklardan tut da, anandan emdiğin sütün fitil fitil burnundan nasıl geleceğini kadir mevlam'dan başkası bilmez!


Haşa! Haşa! Sümme haşa! Sakın aman ha! Bu hayatı önem taşıyan açıklamayı göz ardı etmeyin! Kendi selametiniz için aman ha! Çırtık Azime'nin geçmişte bir Doktorla üç yıl beraberliklerinin... ilişki profili ise şer'en ve hukuken caiz olmayıp toplum ahlakının normlarının dışında yaşanmıştır! Sokak ağzıyla tereddütsüzce denilebilir ki: Azime kestanesini, Doktorun sulu kamışıyla gayrı meşru yollardan pervasızca bir o kadarda hasiyetsizce üç yıl sureyle çizdirmiştir… Tanrı, böyle bir vakayı bayırlarda dolaşan dişi merkeplere bile yaşatmasın! Şüphesiz bir Kestanenin de kendine ulaşılması gereken heyecan ve önlemleri vardır…

Ama maalesef çırtık Azime'nin kişiliksiz ve isterik yapısından ötürü önem, heyecan... vb. insani olan hisleri alaşağı edip; Kestanesini, Bolu tünelinden geçme gibi bir rahatlılık, söz konusu Doktorun sulu kamışı için, geçiş sağlamıştır... Yani beraberlik süresince ereksiyon arifesini yaşatmıştır civanım Doktoruma ( Şuan o Doktor, Antalya Belediyesinin sağlık biriminde görev yapmaktadır) Sonra ne oldu ise şaşı Azime nikahsız vaziyette üç yıl kestanesini çizdirdiği Doktora bir gün hakaret ettiğinden ötürü Doktor'da onu terk etmiştir... Ama Doktor da esaslı, kişilikli, sevda adamı olduğundan; bu Rahşan Ecevit görünümlü, şaşı Azime'nin hakaretini kabullenmeyip bir daha onu görmemeyi kendine ilke edinir! Azime, müridiyle haftanın üç günü Belediyeye Doktoru görmeye giderler. Mürit de kişiliksiz ve dönek bir yapıda olduğundan Azime'nin istediği her ortama gider... Aslında Azime, müridine, Doktor veya Mühendis gibi statüsü toplumda saygı duyulan birilerini ayırtacağını vaadiyle götürmektedir. Her götürme anında " Sen, yedi yıl Seyfettinle yaşadın da ne oldu? Kocaman bir hiç! Bana takıl seni, ne zengin ve unvanlı adamlara sunacağım" söylemleriyle kendine bağladığı gibi, o denlide Seyfettin Seyrek'tende ayırmıştır onu. Evet. Şaşı Azime ilk ayrılık uygulama tekniğini, Seyfettin Seyrek üzerinde gerçekleştirmiştir… E tabii ki Kişiliksiz Sevdiği yani şimdi ki Azime'nin müridi, zemin hazırlatmasaydı. Azime'ye, lağımda herhangi bir sıvı veya katı halinde bir nesne düşmezdi ya! Günler, aylar… Doktorun geleme ümidiyle geçer… Azime ve müridi, Işıklar caddesinin kaldırımlarını her ne kadar aşındırılır ise bu ziyaretler beyhudedir... Şaşi Azime, Doktora: "köpekler gibi pişmanım ne olur dön bana! İstersen sulu kamışın, emzik misali ağzımda olsun günlerce! Yeter ki geri dön! istediğin tüm pozisyonları şartsız bir şekilde kabullüm…. Yiğidim, beni, nefes nefese bırakan esaslı erim benim! Menepoza girmeme iki, üç yıl kala, tek başına koma beni! Bu Akdenizin şeftaliyi sulandıran gecelerinde, soğuk yatağımda yapayalnız bırakma. Koynuna alışmışım…" Dediyse de maalesef, Doktoru ikna etmeye başaramayıp yaşadığı orgazmlar ona, anı kalır… Hele Çarşamba pazarını her dolandığında tezgahlarda yarasa gözlerine ilişen o meyveler bile yaşadığı ateşli geceleri ona, anımsatır ve derinden gelen bir "Ahhh"la geçiştirirdi… Doktorla olan beraberlikleri süresince; her gece ona, meyve yedirip salt ağzına düşen sıvılar hoş koksun diye. Asla, Doktorun balık yemesini de istemezdi! Çünkü, o sıvılar meyve gibi hoş kokma yerine o vakit ekşimsi bir tat alırdı… Ve yıllara karşı direnen o pürsümüş vücuduyla mastürbasyon gecelere hazırlanır… Başka bir değişle Azime'nin orta parmağı, Doktorun sulu kamışının yerini alır! Ama kendisi, o vücudunda belirlenen bürsümüşlüğü kabullenmeyip on sekizlik bir kızın vücuduna sahip olduğuna inanır… Öyle olsaydı Doktor neden terk etsin ki? Aslında tamamıyla ayrılık sebebi bu da değildir. Esas neden kişiliksiz bir kadın oluşundandan kanaklanıyordu. Bu inancına her ne kadar aynalar kahkahayla gülse de; Maalesef Azime o kahkahaları duymayıp bu gidişle de hiçbir vakit duymayacaktır… İnsanın kendi gerçeğinin farkında olmaması kadar acı ne olabilir? Evet! Tamamıyla Doktor, Şaşı Azime'yi terk-et-miş-tir...

Vay sen misin terk eden? Gereken ilgiyi Doktordan göremediğinden gün gittikçe o lağım misali yüreğinde erkeklere karşı nefret beslemeye başlamış! Yaşı 41 (yani başka bir değişle menopoza ramak kala) bir de ev'de kalma korkusunda eklenince, nerede bir birini seven çiftleri görürse kıskançlıktan kudurur; seveni, ayırmak için şeytani tüm yeteneklerini sergilemeye koyulur... Özellikle zayıf kişilikli bayanlar kolay elde eder. Şimdiki Pertekli müridi gibi. Bu söz konusu acınacak olan mürit ,seven adamdan ayrılmak için; kara kuru mısır tarlalarında korkuluk gibi görünen,zayıf, bakımsız, giyim şekli Rahşan Ecevitvari Cırtık Azime'den medet eylemiştir...

Çırtık Azime ve müridi Ticaret Borsası lisesi ile Vali Hüsnü Tuğlu ilköğretimin istikameti alanında yaşama atılırlar... Doktor tarafından terk edilen şer işlerinin yürüyen türbesi çırtık Azime öğretmen mi? Hemen sorusu akla gelir. Öyle ise durum vahim! Lara da mutlu olan çiftler, mutlu yaşamlarına ilişkin tehlike söz konusudur! Umarım arlarında küçük problemler olan evli veya nişanlı çiftler, Çırtık Azime bulaşmadan barışırlar. Yoksa sonları Be çare Seyfettin Seyrek gibi olurlar.

Antalya Lara'da Vali Hüsnü Tuğlu ilköğretim'de Bir Ayrılık Uzmanıdır, Şaşı Azime!

Bir de o eğitim verdiği çocukların gelecekteki durumu? Sosyal yaşamları ile özel yaşamlarına ilişkin ne tehlikelerin beklendiğini kestirmek için mucit olmak gerekmiyor!
Aman Tanrım! Ne korkunç!...Bir düşünün hele! Binlerce Çırtık Azimelerin olması ! Düşünmesi bile ürkütücü! Çocukların gelecekteki durumu; Amerikanın başına düşen ikiz kuleler gibi bir felaket beklemektedir. Şu an yaşamı bunalımlar eşiğinde olan Seyfettin Seyrek yaşamı boyunca gördüğü en iğrenç kadın ve onu, bir daha göreceğine şeytanı görmeyi yeğlediğini" diye ifade ediyorsa. Varın gerisini siz düşünün! Şeytan önemli bir varlıktır; o Azime yaratığıyla mukayese ettiğimden ötürü bir özür borçluyum şeytan'a Ha bu ara Seyfettin Seyrek kim diye sorarsanız? Çırtık Azime'nin türbesine çarpılan şansız, be çarenin biridir; sevdiğiyle barışmak için ta memleketinde bin bir umutlarla gelmişti ki, kişiliksiz sevdiği özel yaşamın kutsallığını çırtık Azime'yle paylaşma sonucu tek taraflı bir ayrılık oluşumuna zemin hazırlamıştır…!


Eğer çırtık Azime öğretmen ise, ki yapılan araştırmalar doğrultusunda maalesef müridiyle beraber Öğretmen oldukları anlaşılmıştır. Bu süreçte duyarlı sivil toplum örgütleri ve Antalya Milli eğitim Müdürlüğü ile o istikamette bulunan okulların öğrenci velilileri; Derhal özel yaşamın kutsallığına ilişkin ve gelecekte yeni nesilde, Ayrılık uzmanı Çırtık Azimelerin ve müritlerinin olmamsı için Milli Eğitim Bakanlığına başvurmaları gerekmektedir...

Önemli bir duyuru!

Eğer sevenlerin arasında bir problem yaratmak isteyen varsa; seven çiftlerin yaşam biçimlerinin koordinelerini derhal Çırtık Azime Türbesine havale etsinler. (Şer dili Medo ziyareti de var ama şimdilik konumuzun dışındadır. Başka bir anlatımda o ziyareti de detaylı bir biçiminde anlatılacaktır) Diğer türbelerde para bırakılır iken bu şer işlerine bakan Çırtık Azime nin türbesine sakın ola ki para vermeyesiniz! Bir avuç kına vermeniz kafidir! Zira, tek taraflı ayrılmaları bir avuç kınayla kutlamaktadır.
- Kınaya ne mi yapıyor?
Ayrılık Uzmanı Çırtık Azime'nin Türbesine sual mı sorulur? Bre gafil! Bir o kadar da Zındık! O bir avuç kınanın nereye süreceğini sen, şaşı Azimeden daha mı iyi bileceksin!! Bu yazıyı okuduktan sonra Antalya'ya ışık hızıyla bir şekilde ulaş… Lara da Ticaret lisesi Borsası nın yanında bulunan otobüs durağında bekle! Vali Hüsnü Tuğlu ilköğretiminden gelen değerli Öğretmenlerinin içinde, Öğretmenlerin yüz karası iki kadıncık; kara, uzun, şaşı olan Azime yanında yürüyen nohut gibi toparlak ise Mürididir…Özellikle orası niye? Demekle zaman kaybetme! Sen söyleneni yap ey gafil! Hem Şaşı Azime'ye karşı gaflete bulun, hem de soru sormak ha! Aman duymamış olayım! Şaşı Azime Hazretlerinden tövbe eyle! Artık ceza olarak onu, terk eden Doktorun yerine bir Doktor mu ? Veya hakiki Suriye kınasından bir çuval kınamı ister? Orası bilenmez! Ama ne verilirse verilsin, bilin ki müridiyle paylaşılacaktır.!!


Çirkin değil, yüreği güzel yaşama evrensel bakan, güzel gözlü Yılmaz Güney (03.01.2008)

Yılmaz Güney: "Yaşamım boyunca iki şeyden hep çektim; bir yoksulluktan ikincisi ise Kürt oluşumdan ötürü önüme çıkan sıkıntılardan"

1983 yılında yaşama veda eden Yılmaz Güney hala dünya sinemasında ismi saygıyla telaffuz edilir ve yeri doldurulmayan bir oyuncu, senarist, yönetmen kulvarında bulunmaktadır. Güney 22 yıl önce eylül ayında aramızdan ayrıldı… Koca 22 yıl… Ama hala yüreğimizde yaşıyor…. Yılmaz Güney'in talihsiz bir cinayet olayına adının karışması sonucunda tamimiyle yaşam düzeni alt üst olur. "Endişe" filminin çekimler için Adana- Yumurtalık'a giden Güney çekimler sürecinde alkolü bir savcının Güney'in şahsına ettiği hakaretler sonucunda bir kaza nedeniyle istemeyen bir cinayet geçekleşir.
Yılmaz Güney ilk sinema serüvenini Atıf Yılmaz yanında asistan olarak başlar…. Usta Atıf Yılmaz'ın yanında sinema tecrübesini artık uygumla eşeğine gelmiştir. Yılmaz Güney kamere arakası veya ikinci rollerde kalmaya istemez. Filmin karelerinde tümüyle varlığının olmasını istediği bir film arzulamaktadır… Ancak bu istemini onaylatacak ne yönetmen ne de yapımcı bulabilmektedir.
Her baş vurduğu kapıda " Yılmaz senin sinemada pek şansın olmaz. Yapımcılar yakışıklı, parlak güzel erkekleri tercih ederler." Yılmaz Güney ise bu tür düşüncenin tekelini alt üst edecek tarihi sözleriyle şöyle yanıt verir. " İyi ama o söz ettiğiniz tipler bir avuç insanı temsil etmektedir. Benim gibi fiziği aşına bir insan ise halkın çoğunluğunu temsil eder. Siz yeter ki bana bir fırsat verin." dediyse de o vakit Güney'i pek dinlemez sinema sektörü.
Yanılmıyorsam ilk sinemada tek başına film yapma şansını Atif Yılmaz verir…. Masalımsı olacak ama işin gerçeği bu; ilk filmiyle Yılmaz Güney ses getirir… Daha sonar 2. filmini çevirir… Özellikle güneydoğunun sinemaları film şirketlerinde Ayhan Işık, Sadri Alışık, Belgin Doruk( Bunlarda sanatçı mı yahu özellikle Belgin Doruk? Hay onun sanatını yesinler…) filmlerini değil; yeni çıkan kara yağızlı mahzun bakışlı Yılmaz Güney'in filmlerini artık istemektedirler… Kısa bir sürede Yılmaz Güney'in filmlerine bu denli talebin yoğun olması hiç abartısız "Yeşilcam'a" Güney'in fay hattı vurmuştur. Yapımcılar tarafından Yılmaz Güney aranan bir aktördür artık. Bir dönem kapı kapı dolaşıp yapımcıların ret ettiği Güney bu aşamadan sonra yönetmenler ve yapımcılar arasında paylaşamaz bir durumdadır…. Güney gelen her teklifi kabul etmeyip secici olmaya özen gösterir…
Yeşilcam'ın o halkı yaşamda uzaklaştıran ne i-düğü belirsiz tip sanatçıların pabucu damdadır artık … Öyle bir hal alır ki Ayhan Işık, Belgin Doruk gibi tip sanatçılar yapımcılardan en fahiş para alırlar iken Yılmaz Güney'in yaptığı filmlerden ötürü fiyatlarını artık düşürmek zorunda kalırlar…
-Çirkin kral değişi nasıl yakıştırıldı Yılmaz Güney'e? Onu anlatayım isterseniz…
Gazetecinin biri sorar Güney'e " Yaptığınız filmlerle ülke gündemindesiniz. Ayhan Işık gibi yakışıklı şeker küpü gibi biçimli biri, taçsız kral olarak bilinir siz kendinizi nasıl yorumlarsınız" sorusuna ise Güney şöyle yanıt verir: " O sinemanın taçsız kralı ise bende Çirkin kralım" değişiyle artık Yılmaz Güney sinema da bundan böyle o isimle anılacaktır….
Türkan Şoray ile yapılan bir röportajda Yılmaz Güney için söylenen sözleri pek ilgi çekiciydi " Yılmaz Güney ile karşılaştığımda o'nun gözlerine bakamazdım. Öylesine güzel gözleri vardı ki aşık olamamak elde değildi. Sinemanın en güzel gülen aktörü idi" Bir dönem yığınla para kazanan sözde aktörler, Yılmaz Güney'in tutulan filmlerinden ötürü nerede ise iş yapamaz durumuna gelirler… Gazeteciler, Ayhan Işık'a "Yılmaz Güney'i nasıl bulusunuz?" sorusuna Ayhan Işık'ın ise verdiği küçümseyici yanıttı aslında kendisinin ne denli küçük olduğunun bariz bir biçimde göstermektedir."Kara kuru, arabaların camlarını yıkayan kişilere benzeyen bir Kürt'tür."

Yılmaz Güney Türkiye'de ki sinema sektörüne farklı kendine özgü bir sitil getirmiştir. "Baba" filmini anımsayın; Film gereği kızı kötü bir yaşama düştüğünü gördüğünde bir ağlama sahnesi olur. İşte o sahne yeşilcam'a bir esin kaynağı olur. Yönetmenler hep diğer aktörlerden " Yılmaz Güney ağlaması gibi bir ağlama istiyorum." Derlerdi. Öyle içten ve reel bir ağlayış. Canlandırdıkları karakterleri özümseyerek yaşardı.
Yılmaz Güney beyaz perde de sözcükler yerine mimiklerini hep kullanırdı; güçlü bir mimik yansımasına sahipti. Yılmaz Güney bir röportajında yaşama ilişkin çektiği acıları şöyle ifade etmiş idi. O sözlerinin etkisi hala yüreğimde " Yaşamım boyunca iki şeyden hep çektim; bir yoksulluktan bir de Kürt oluşumdan ötürü önüme çıkan sıkıntılardan"
Evet o sinemanın dahi aktörü fiziki bakımdan yok oluşunun 22 yılı doldu. Ama ruhen yüreğimizde yaşamaktadır; bu da demektedir ki bir Yılmaz gitti, milyonlarca Yılmaz şimdi yaşamaktadır…. Ruhun şad olsun güzel insan Yılmaz Güney.


Gelinler mi haklı kaynanalar mı (03.01.2008)

Memleketin amatör şairleri, yazdıkları şiir ile
Millete getirirler cinnet ayinlerini
Allah bu şair kadının kocasına, gelinine hatta hatta oturduğu mahallenin muhtarına bile sabır versin. Şiir yazmaya mecbur musun be kadın!
     "Gelinler mi haklı kaynanalar mı?" Başlıklı şiirin şairi Yurdanur Özlü, 68 yaşında Bandırma'da yaşıyor. 55 yıldır şiir yazıyor. Bakalım teyzemiz neler yazmış….
Gelinler mi haklı kaynanalar mı?
Gelinler, hor bakmayın kaynananıza
Düşünerek bir göz atın ananıza
Sadece kaynana mı gelinlere çatar
Gelinin sözleri de kaynanaya batar
Öz ananını baskısı yok mu sanırsınız
Çünkü öz ananızı severek tanırsınız
Daha evlenmeden o kuşku var içinizde
Kaynana korkusu yer edinmiş bilincinize
( Bu kısma "pirinççinize ve pilavınıza" da deseydi kafiye bakımında iyi olurdu ya… Neyse Yurdanur teyzem daha iyi bilir.)
Gelinler bilsinler o yaşlıdır, sayılacak
Kaynana da bilsin, oğluna bir eş alacak
(Nereden nereye…. Duygu kopukluğun bu kadarın da pes. Teyzem salt kafiyeleri birbirine uyduracak ya…duygu selimizin içine turşu suyu döküyor.)
Ona göre davranıp hoş tutsun gelinin
Hatırdan çıkmasın kendi gelinliği
Gelinler de bilsinler bir gün yaşlanacaklar
Oğul, kız evlendirip kaynana olacaklar
Kaynanalar alınıp demesinler kinaye
Gelinler çağında olmuyor enayi
( Bu aşamada söyleyeceğim tek şey; Allah bu şair kadının, kocasına ve gelinine hatta hatta oturduğu mahallenin muhtarına bile sabır versin. Nerden nereye atladın be teyzem. Yok kinaye yok enayi… Olacaklar, yaşlanacaklar… Yani kafiye uysun anlam itibariyle hoş mu değil mi kadının umurunda bile değil.)
İkisi de evinin onurlu bireydir
(Vayy! Teyzeme bakın hele şimdi de entelektüel sözler ha… Umarım bu satırdan sonra yine kafiyeli bir şeyler yazmaz…)
İkisi de beynidir, yüreğidir
İkisi de sofanın balıdır, böreğidir
Kaynanalık, gelinlik yaşamın gereğidir
Aha da korktuğum başıma geldi…. Yetiş Cafer yetiş bez getir…. Yani teyzem yaşına hürmetim var. Ama bu denli de itici sözler yazmak inan ki herkesin harcı değildir. "İkisi de sofanın balıdır, böreğidir" de ne demek? Kusura bakma ama… Mideyi bulandıran bir tanımlama… Otur evinde… Yaşını başını almış birisin. Ne bileyim namaz kıl olmadıysa arkadaşlarını topla haftada bir, karşılıklı "birdirbir oyununu" oynayın veya çelik çomak…Her neyse işte. Hele o son satır; "Kaynanalık, gelinlik yaşamın gereğidir" değişin yok mu? Yahu dayanamayacağım artık; Haware haware milyon u bir kez haware… Medyanın yaratığı o kukla Semra hanım mı, Semra hamur mu her ne karın ağrısı ise biri bıçak getirsin…. Şöyle efendice kendime bir batırıp kurtulayım…. Benim korkum ne biliyor musunuz? AB bu teyzeyi duyarsa Türkiye'nin şansı tümüyle biter…
       Ne diyem bir de teyzem 55 yıldır şiir yazıyor. 55 yılını fidanların dikimine zaman verseydi Türkiye şu an Ormanlar bakımında "Orman kralı" olurdu; evet belki o ormanın bir tarzanı olmazdı ama varsın olmasın anasını satayım . Tarzanı kim ne yapsın? Orman varya sen ona bak!

                                                                     (Not: Şiirleri temin etme kaynağı Posta Gazetesi)


Tüketimin efendisi, zamandır Menkıbeden ötürü Hz. Ali, Babama gülsün Düldül'de Hacı, hocayı öpsün (29.12.2007)

Bay tüketimin efendisi, tılsım yüklü zamandır
Zaman, tüketime dair
Herhangi bir öznelik bir o kadarda
Nesnelik tanımaz;
Bekleyen ise kaplumbağanın sırtında
Rüzgara yön verdiğini sanır
Çarşaf misali öylece serilir,
Madde ve ruhun üstüne.
Tılsım yüklü zamanı, değerlendiren nefes, mutlu;
Ardından gelen kişinin
Ruhunda ise bir karabulut yoğrulur!
Zaman, bir hükmün tekelinde değildir
Ya kime gider çay, kahve içmeye?
Mutlu insanların yalancısıyım derler ki:
" Bir duvarın arkasını görebilme
yeteneği olan, erdemli canların evine gider"
Bay tüketim, Camii ile Kilise ekseninde gezinirken
Tıslım yüklü zaman, Güneş ile kol kola karanlığı gıdıklar
Duayla, kurak toprakların üstüne yağmur mu düşer?
Buluttun inadı inat topraktan gelmesi gereken
Buharı göğüssüne toplar
Duayla kar yağan diyen, ayazda kirpikleri dona kalır
O halde neden her gece minik, masum ellerini
Havada tutan yoksul Fatima, her sabah uyandığında
Bezlerden yapılanın yerine; insan gibi ağlayıp gülen
Bir bebek, kucağına düşmez?
Ama düşmesi gerekir!
Sen duayla yağmuru yağdırıyorsan ya!
















Yoksul bir Kürt kızının istemi
Neden dua ettiğin yere gitmiyor?
- Şimşek nasıl çakar?
Şimşeğin hikayesini babam,
Ben küçük iken nasıl anlattığına bir bakın!
Bu mantığın duvarı kemiren
Aşağıdaki menkıbeden ötürü
Babam değil;
Çiçek ile böceğin oluşumundan uzak
Kelebeğin ömrü bu denli neden kısa?
Cennet iki oda, huriler ise imam nikahlı
Zevceleri olacağını sananların yüzü kızarsın
Dinleyin o halde!
O vakit Babama, camii de anlatılan menkıbeyi
"Yağmurlu havalarda Hz. Ali
Gökyüzünde atı Düldül ile gezinirken
Düldüllün nalında fırlayan o taşlar
Kaya parçasına çarpar ...
İvme taşın, pasif kayaya yansıması sonucu
Şimşek aha böyle oluşur!
Hııı! Nasıl yani?
Öyle işte!
Hacı, Hoca, Babamı
Babam da o vakit beni öyle kandırmıştı
Biliyorum, diyalektikle sevişenin bu menkıbe
Bedenlerine abdestsiz bir duş olacağını
Ne vakit gökyüzünde bir şimşek çaksa
Babama camide anlatılanlar aklıma gelir
Hadi Babam kandı!
İyide ben niye Babama kandım?
Babam hala orda mı kaldı? Bilemem?
Mantığın kervanında ama Merkebin ardından değil;
Güneşi kendime rehber aldım
Çocukluğumun hücrelerini
Boş yere tüketmeye sebeplenenler;
Hz. Ali, Babama hurma bahçelerinde gülsün
Düldül'de Haccı, Hocayı üç vakit öpsün!
Hadi bakalım!
Tükenen hücrelerimi duayla getirin de görelim?


Hangi peygamber beni buyur eder ümmetine (29.12.2007)

Aydınlık rengini toplayıp geceyi selamlar...
Gece; siyah tılsımlı rengi ile ruhumuzu sarmalar...
Saat 17:30
Matbaanın o salak ortamından yorgun bedenimi
Bir şekilde dışarıya ittim...
Hava da ağır bir kömür kokusu
Ateşin kömürle sevişmesi sonucu
Başımıza kıyamet alameti taş değil;
Öbek öbek korumlar yağmakta...
Bilge kırtasiyesi hemen birkaç adım ötede...
Yeni çıkan kitaplar nelerdir deyip
Birbirine küs adımlarla beden ilerlemekte...
Diğer günlere nazaran pek kalabalık değil kırtasiye...
Birkaç öğretmen bir o kadar öğrenci...
Uzadı ya salonu arsızca hüküm eden bir masa...
Üstü darmadağınık; çocuk hikâyeleri, kokulu silgiler, başı oynar kalemler
Her biri ayrı bir dertte...
İhtiyaçları karşılanacak kişileri sabırsızca beklemekte
Üstü başı dağınık bir adam
Görevliye ismini telaffuz ettiği hikâye kitabını ısrarla istemekte
Duruma bakılırsa o hikâye kitabın tüketildiği çoktandır
Ama Görevli diyemiyor ki...
Bedeni çember içinde dönüp dolanmakta
Görevli sunsun bakalım başka hikâyeleri
Üstü başı dağınık adam ise tutturmuş
Nuh-peygamber türküsünü
Bir nakaratta "Nuh" diyor
Diğer nakaratta ise Nuh'u unutup "peygamber"diyor.
Farkına vardım ki son nakaratta
"Nuh" deyip bu kez peygamberi unutuyor
Yazmaya bile değmeyecek bu hadise karşısında
Kim bana diyebilir ki
Bu mevzuuyla ilgisi olmayan diğer peygamberler pek mutlu?
Yazmakla ne halt ettim şimdi ben?
"Günah işledin" diyenlere
"Hadi ordan" derim.
Cehennem zebanilerin o üst dudağında bulunan beni
Ben benim, herkes de kendini bulsun
Onun bunun sözüyle yola çıkan
Bu dünyada varlığı labirent parkında
O bir dünya mı?
Gideni gördüm ama geleni pek duymadım
Bilmem ki bu durumda ne desem?
Hala cırtlak bir ses geliyor.
"Günaah işlediiin" diyor.
Bu cırtlak sesin sahibi her kim ise
İster papaz ister şeyh ister molla...
Bir kez dünyaya geldim eyvallah
Başka da yok!
Yoktur geri dönüş mümkünatı!
Tanrı'yı aramakla meşgul olan o kutsal nefesimi tüketmeyin...
Hemen birkaç adım uzağımda...
Kısa saçlı, teni mat beyaz, iri gözlü bir bayan
Kirpikleri son derece mutlu!
Güzel gözlerinin etrafında o dizili kirpikler
Sevinçten horon tepiyor
Horon tepen kirpikler mi?
Varlığıma ilişkin aha veriyorum fetvamı:
Gerçek olan bu dünya ile muğlâk olan o bir dünyada...
Kattı surette yoktur yerim
Baksanıza kirpiklere horon teptiren bir kulum
Hangi peygamber beni buyur eder ümmetine?
Peygamberler ümmetleri içinde kontenjan boşlukları araya dursun
Güneşin hapşırdığı kısa saçlı, teni mat beyaz, iri gözlü bu bayan
Narin bedeninde saklı olan ruhuyla gözlerimi kamaştırıyor...
Aniden gözlerim kararıyor. Varlığım alacakaranlıkta...
Melekler çığlık çığlılığa bağırıyor
"Ozan Köroğlu'nun ruhu firardaaaa"
İspiyoncu bir zebani ise hiç zaman kaybetmeden
"En son Batman'da Bilge kırtasiyesine girdiğini gördüm" diyor.
Yoksa, yoksa ben?
Hayır hayır ben benim
Uzak dur bedenimde ey Köroğlu'nun ruhu!
Ya senin işin ne ey ruhum o bayanın etrafında
Bedenime buyur gelsene
Bu arada kısa saçlı bayan
Önünde ki raflarda bir şeyler aramakta
Öğretmen olduğu her halinden belli
Birkaç kelamdan sonra soruyorum:
Adın neydi?
"Sürreya" diyor.
Hangi Sürreya demenin ahmaklığı var mı şimdi?
Kendine ait bir Sürreya işte
Herhalde Orhan Veli'nin
O sandala atıp da ruhundan hicranı söyleten Sürreyasi değil
Basbayağı kendi halinde bir içim suya dönüşen Sürreya.
Bir saniye?
Köroğlu'nun ruhu bende ise?
Sakın Orhan Veli, Sürreya'sının ruhu da;
Şuan yani başımdaki Sürreya'nın nazlı bedenin de olmasın mı?
Hıı?


Tuğçe Kazaz, din mi değiştirdi? Hadi değiştirdi, Hıristiyanlığın başı göğe mi eridi? (28.12.2007)

Yoksulluktan ötürü, bedenini satmak zorunda kalan sistem kurbanı kadınlar… Parasızlıktan, çocuklarını okutamayan… Gene sistemin sosyal adaletsizliğinden ötürü köprü altı ile sokaklarda yaşam mücadelesi veren bé çare çocuklar…Her şey bir yana önemli olan birinin din değiştirmesi midir?
Bir dönem haftalarca magazin programların üzerinde durduğu hadise şuydu: Yunan sevgilisiyle sarmaş dolaşan manken Tuğçe Kazaz bir sevda uğruna İslam dininden, Hıristiyanlığa geçti." Memlekette başka sorun kalmadı da ne i-düğü belli olmayan kişinin üzerinde bu denli durmanın ne alemi vardı? Tuğçe yaratığı isterse kazığa gelsin kimin umrunda?
-Alem mi?
-Bu memlekete alem mi var. Koy semeri, götür götüre bildiğin yere kadar.
Yoksulluktan ötürü, bedenini satmak zorunda kalan sistem kurbanı kadınlar….. Parasızlıktan, çocuklarını okutamayan…. Gene sistemin sosyal adaletsizliğinden ötürü köprü altı ile sokaklarda yaşam mücadelesi veren çocuklar…. Çoğunun 18 yaşını bile geçtikleri söyleniyor…..
Geçimini sağlamak için Adana'nın o acımasız sıcağından pamuk tarlalarında hayat mücadelesini veren…. Ya Karadenize fındık toplamaya giden yüzlerce Kürt ailenin durumu…. Üç kuruşluk adına onca yolu teperler birde oralarda hor görülmelerinde işin cabası! Hiç bir sosyal güvenceleri yok tesadüfler nezdinde yaşarlar
Memleketin her bir yani sorunlar içinde iken, emeğin ne olduğunu bilmeyen, (Tuğçe) o'nun yaşam biçimini, herhangi bir mahallede bir kadın yaşasa , maazallah kadını taşa tutarlar…. Ama bu kişi Tuğçe Kazaz'dır diye veya başka biri de olabilir…. O sahte dünyanın makyajlı kadınları hiç mi yok. Her İstedikleri bir yaşamı sağlarlar…. Bir gecelik aşkları yaşarlar. Tenini, huyunu, suyunu bilmediği bir bedende tüm marifetlerini sergilerler... Sabah olduğunda da "Hadi eyvallah" deyip giderler. Bu tür kadınlar için etik unsuru pek önemli değildir. O'nu için o gece önemli olan "geçiş"(!!) anıdır.
Geçiş mi ne dediniz?
E yuhh yani bir de onu mu anlatayım?
Aaa... Çok ayıp çokkk. Lımın qıriké "geçiş" nedir diyor. İşin yokta gel de bu sanal sayfada anlat!!! derler
Yaşamaları her gece televizyon münasebetiyle evimizin odasına dek gelmektedir, ne de çok intiba görürler…. Ama Anadolu'nun bir yerinde masum bir kız sevdiğiyle görüşse. Ne kıyametler kopar. Veya sıradan bir kadın o boyalı yaratıkların yaşadıklarını yaşasa...Hadi o da bir yana kadın sevmediği kocasına boşanma kararını açıklasa... Aile meclisi bir araya toplanarak karara varırlar…. " Kocasını terk edip, çocukların ortalıkta bırakan kişi, töre gereği namusumuzu temizlememiz gerek. Ailenin en küçüğüne bu görevi verirler…. Ve ertesi gün gazetelerin manşetlerinde; " Namus için ablasını öldürdü…. Veya "Hiç pişman değilim, gerekir ise bir daha öldürürüm" Buna benzer başlıkları sizde çoğaltabilirsiniz…. Böyle bir tablo bu memlekette yaşanır iken… Bu kirli savaşta Kürt,Türk insanı silah tacirlerin istemi doğrultusunda yaşamları giderken.... Sen kalk, Tuğçe denilen kadının peşine düş…. (Gerçeği o'na kadında denmez ya! Olsa olsa zevk için yaratılan bir mahlukat) Din değiştirdi mi, değiştirmedi mi; yani İslam'dan Hıristiyanlığa geçti diye günlerce bu hadiseyi takip etmesi, bu memleketin "basını" ne denli halkı gerçeklerden uzaklaştırdığının en bariz örneği değimlidir? Öte yandan Ermeni soykırımına ilişkin hakarette uğrayan aydınlar, bu küstah tavırlarda bulunan malum kişilerin üzerinde pek durulmamaktadır. Ama haftalardır Tuğçe denilen önemsiz kişiyi zorlayıp her adımını takip etmektedir basın!!

Geçmiş söylemlerde
Kaidesi olmayan yaşam kareleri...

Düşünürler bir araya gelip yıllardan beri töhmet altında ki Türkiye'yi dünya kamuoyunda özeleştiri fırsatını tanımak amacıyla Bilgi üniversitesinde Ermeni soykırımı için bilim ve aydın insanlar toplanır… Dışarıda ülkeyi hep gerilemek isteyen malum kişilerin sözlü saldırılarına maruz kalırlar…. Ne çirkin bir görüntüydü o öyle…. Adamların elinde domates, yumurta…. Bilim adamlarına atıyorlardı….
Memleketin polisi ise sessizce olaylara nedense izleyici kalmakla yetiniyordu…. Bu aşama sürecinde Başbakan Tayyib Erdoğan'ın daha evvel mahkeme tarafında iptal edilen Ermeni soruna yönelik düzenlenen konferans; demokratik bir yanaşım içinde olmadığını tüm ülkeye duyurması göz ardı edilmeyecek olumlu bir davranıştı…. Türkiye gelişemeye yönelik bayramlık değil Avrupai elbiselerini girme arifesinde iken… Tüm Tv kanalları Tuğçe neden din değiştirdi? diye üzerine düşerler ise….Gelecek günleri düşünün artık. Yahu o müsvete yaratığı din değiştirse ne yazar değiştirmezse ne yazar. Bu memlekette halkı ilgilendiren sorunların çözümüne yönelik bir haber anlayışı olsun! Bırakın o sahte dünyanın boyalı kadını Tuğçe imiş Tırnak imiş ne karın ağrısa ise ; isterse Hinduların çivili yatağına aylarca uzansın…. Çokta tın yani!!


Mehmet Uzun'un ardından…(26.12.2007)

Kitaplarında anlattığı sevdalar… Öze ait bir aşkın bu denli reel vurgularla kimi zaman düş kimi zamanda yüreğinin bir köşesinde; tatlı bir sızıntı bırakan, sözcükler bohçasında yaşantılarımız kalır. Nice yazılması gereken efsunlar ve güzel yaşamın vaatleri bir yerlerde esir kaldı.

İnkâr edilen bir dilin yansımasından nice romanlar yazan merhum Mehmet Uzun'un ardından…
Kürt edebiyatına ilişkin bu dönemlerde sessiz bir hava vardır okurları için.

Kürt dili edebiyatının ilklerinde olma özelliğini yakalayan yazarın sonsuzluk sürecinde bizlere emanet ettiği kitaplarıyla baş başayız. Diyarbakır'da yapılan cenaze törenine her kesimden insanlar vardı. Adeta on binler buluştu cenazesinde… Kimseye haber verilmeden, herhangi bir organize sağlamadan, sadece bir duyuruyla tüm insanlar Yazar Uzun'a karşı, son görevini yerine getirmek için tarihi Ulu Cami önünde toplandı. mahşeri bir kalabalıktı…

Bir kez daha Diyarbakır lal, suskun… Diyarbakır değerli bir canı yitirmenin asil sessizliğiyle baş başaydı; gökyüzüne doğru Mehmet Uzun'un ruhuna gülümser gibiydi Amed. Adeta beraber olmanın zamanıdır kutuplaşmanın zamanı değildir. Beyaz örtülü tabutu tesadüf değildi; Barış, kardeşlik içinde var olan sorunlar hal olmalıdır" dercesine sistemin suratına bir tokattı son geçişi Mehmet Uzun'un… Mehmet Uzun'un somut yaşamında bizlere sunduğu kitaplarıyla suni bir dünyanın içine giriverdik. Kitaplarında anlattığı sevdalar… Öze ait bir aşkın bu denli reel vurgularla kimi zaman düş kimi zamanda yüreğinin bir köşesinde; tatlı bir sızıntı bırakan, sözcükler bohçasında yaşantılarımız kalır. Nice yazılması gereken efsunlar ve güzel yaşamın vaatleri bir yerlerde esir kaldı.

Yaşamın yazgısı mıdır nedir bilinmez ama üretgen insanların tam da en verimli dönemlerinde gitmeleri hep tuhaf gelmiştir bana. Tabutunun başında eşi, derin bir sessizlikle beyaz örtülü tabuta bakıyordu… Neler geçiyordu o an aklında kim bilir? ilk evlendiği andan tuttun da sürgün yıllarına dek…

Bir film şeridi gibi geçiyordu yaşanan o soğuk, donuk kareler... Hayat arkadaşını kaybetmenin çaresizliği kimi zaman suskun kimi zamanda hıçkırıklarla mağrur bir tablo gibiydi... Ay parçası kızı Zerya ise küçük kardeşini teselli etmek için elleriyle başını okşuyordu...Ruhundan damlayan acı göz yaşları yanaklarını usulca ıslatıyordu…Zaman zaman kaçamak bakışlarla cenazede bulunan kitleyi gözlemliyordu. Gözünde damlayan her yaşın bir damlası yaşanmışlığın şahitleriydi; Bodrum'da ailece tatil yaptığı anlardan İsveç'teki yaşama dek ruhu inciten anlılar, anılar, anılar… Bir daha yaşanmayacak geçişlerin son bulduğu anda, yüzü acı doluydu Zerya'nın…

Üstat Mehmet Uzun'un vefatından bu yana birkaç ay geçti. "Mehmet Uzun'un ardından…"başlıklı yazıyla birkaç okuyucusuyla kısmen de vefa borcumu ödemek maksadıyla okuyacağınız yazıyı hazırladım. Özü kültürüyle olan yazarından, sanatçısına dek üretimlerine, varlıklarına sahip çıkmalıyız. Özellikle yitirmeden hayatta iken gereken önemi vermeliyiz. Bir Yılmaz Güney, bir Yaşar Kemal, bir Mehmet Uzun kolay kolay yetişmiyor… Yanı başımızdaki koca çınar Yaşar Kemal'e sağlıklı, uzun bir yaşam dileğiyle

Hanifi Tüzün (İnşaat mühendisi)
Mehmet Uzun Mezopotamya'da yaşayan halkların aşklarını, yaşam hikayelerini,acılarını ve çelişkilerini bütün çıplaklığıyla yansıtan araştırmacı edebi dili güçlü bir yazardı.Tarafsız,siyasetten uzak ama son derece siyasi bilinci gelişmiş olduğundan hep romanları eğitici ve öğretici bir tarzı yakalamıştır.Tabi Mehmet Uzun bu topluma mal olmuş gelecek nesillerin sürekli anacağı ve de yeni nesil yazarların örnek alacakları bir yazardır. Nobel alamamış ama bu coğrafyada her yıl Nobel alacak değerde olduğu anlaşılan bir yazar olmuş ve olacaktır.Şüphesiz dışlayanlar oldu.Zaman zaman incindiği de oldu .Fakat o kendi kişiliğinden,değerlerinden ve ideallerinden vazgeçmeden hep yazdı ve bilgisini topluma aktardı. Mehmet Uzun ölmeden önce vasiyet ettiği kişilerin cenaze töreninde bir araya gelerek konuşma yapmalarını istemesi son derece önemli bir mesaj niteliğindedir.Bu vasiyeti yaşamı boyunca hayata ve bu coğrafyada yaşayan halklara bakış açısının en güzel örneği olacak ve gelecekte insanlarımız onu daha iyi algılayacaklarına inanıyorum.Mehmet Uzun'u hep saygıyla anacağız.

Ali Sarıpınar (Belediye Bşk. Danışmanı)
Cervantes, Donkişot romanıyla dünya çağdaş roman yazımının ilk örneğini yaratmıştır. Roman kahramanı Donkişot ile imkansızlıklara karşı mücadele eden bir kahramanı dünyamıza hediye etmiştir. Mehmet Uzun'da Kürtçe yazımında Kürt dili ve edebiyatını dünya edebiyat literatürüne kazandırmış hem Cervantes hem de Donkişot olmuştur. Yok denilen bir dilde çağdaş roman örnekleri yaratarak Cervantes'in çağdaş romandaki öncülüğünü Kürt edebiyatında üstlenmiştir. Yıllarca ret ve inkar politikalarla yok olamaya yüz tutulan Kürt dilinde yazmak gibi ancak donkişotvari ve delice bir cesaretle romanları 30'un üzerinde ki dillere çevirilmiş olmasının bir Kürt olarak bir edebiyat sever olarak onur duymaktayım. Onun için diyorum ki bugün Cervantes ve onun roman kahramanı Donkişot ölümsüzleşmişse Mehmet Uzun'da başta Kürt halkı olmak üzere tüm dünya halkları için ölümsüzleşecektir. Cenaze töreni en somut örneğiydi. Bir edebiyatçı barış insanını kaybetmenin derin üzüntüsü içerisindeyim. Bedensel ölümü erken bir ölümdü ama Mehmet Uzun'un da dediği gibi "İnsan ömrü kısa olabilir ancak yarattığı değerlerle ölümsüzleşir"

Diyaettin Uçar (AK Parti Merkez İlçe Başkanı)
Kürt edebiyatı alanında önemli eserler ortaya çıkaran değerli yazarımız Mehmet Uzun, şiddete karşı yıllardan beri sürdürdüğü tavrı anlamlıydı.Tedavi gördüğü Diyarbakır Veni Vidi hastanesinde arkadaşlarla ziyaretine gitmiştik. O gün onunla tanışma ve sohbet etme şerefine nail olmuştum. Sohbetimiz sırasında TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın göndermiş olduğu "geçmiş olsun" mektubunu gülen yüzle bize göstermesi ve okumamızı istemesi güzel anlar yaşamamıza neden olmuştu. Bir çok konuda sohbet ederken; Türkiye'nin geleceğine ilişkin görüşlerini şöyle ifade ediyordu ''Türkiye'deki gelişmeler bana umut veriyor. Rotasını çizdi ve geri dönüşü mümkün olmayan, doğru bir yola girdi. Bu, uygarlaşma ve demokratikleşme yoludur. Bu süreç Türkiye'yi daha da güçlendirir.'' diyordu.
Mehmet Uzun'un vefatı Türkiye için büyük bir kayıptır. Kürt edebiyatçısı olduğu halde;Türk sanat ve kültür yaşamına da büyük katkı yaptı. Toplumun tüm kesimlerine çoğulculuğun, çok kültürlülüğün barış içinde kardeşçe bir arada yaşama erdemini öğretti.
Tarih onu yalnız Kürtlerin, yalnız Türklerin değil; Tüm Dünya'nın en büyük yazarı olarak anacaktır. Ruhu şad olsun.Mekanı Cennet olsun.
Ferah Kurt: ( Basın )
Mehmet Uzun'un "Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık", "Yitik Bir Aşkın Gölgesinde", " Kader Kuyusu", "Nar Çiçekleri" gibi bir çok kitabını okudum ve edebi yetkinliğini keyifle takip ettim. Ancak bende imgesi trajiktir Mehmet Uzun'un. Aklıma gelince tuhaf bir burukluk hissederim. Kanser denilen hastalığın ürpertisi belki de Sonra yurtdışı yaşamı…
Neyse ki teskin eden bir durum var: romanında işlediği "Celadet Ali Bedirxan" gibi sürgünde değil, sevdiği bir kentte edebi uykuya daldı. Harf hatası oldu ama elim düzeltmeye varmadı "ebedi" yerine "edebi" desek de yeridir.

Yavuz EKİNCİ (Yazar)
1994 Nobel Edebiyat ödüllü Japon yazar Kenzaburo Oe "Kişisel Bir Sorun" adlı eserinde "İnsanların yaşamı, karanlıklardan çıkarak bir süre bir mum ışığı çevresinde toplandıktan sonra, herkesin kendi karanlıklarına dönüp yok olmasından ibaret." olduğunu söyler. İnsanın yaşamı bu kısacık anla sınırlıdır. Bi