SÜLEYMAN KILIÇ
  (suleymankilic-@hotmail.com)
DENGBEJ VE ÇÎROKBEJ  (21.04.2008)
Bu aralar Mehmed Uzun' un okumadığım kitaplarını edindim, okuyorum. "çîrokbej" ve "dengbej" kelimeleri çok geçiyor denemelerinde.
Ben de çirokbej' leri ve dengbej' leri evimizde uzun kış gecelerinde dinlerken hatırladım.

Dengbej usuve medine(Dilan köyünden) vardı, saçları ve bıyıkları kınalıydı. Belki başka lakabı da vardı ama ben öyle hatırlıyorum. Kılavuz köyündeyken bize gelir ve bir elini -sağ mıydı sol muydu hatırlamıyorum- kulağına koyar, gözlerini kapardı. Sanki söylediklerini yaşıyordu. Kafasını da hafif sağa sola sallardı, diğer elindeki tespihi salladığı gibi.. Uzun, bitmek tükenmek bilmeyen ve genellikle de aşk ve isyan türküleri söylerdi ya da beyler arasındaki kavgaları.
Sonra Dargeçit' e geldiğimizde Sofiye Kereşi geldi Cizre' nin Kereşa köyünden. Zaten adını da oradan alıyordu. Uzun boylu, heybetli, fesahatı gayet güçlü biriydi. Aşağıdaki eski çarşıda "suka xware" bakkal dükkanı vardı.
Bizim evde de her akşam insanlar toplanır ve mutlaka çaylarını ben yapar, dağıtırdım. Sofiye Kereşi soğuk kış gecelerinin vazgeçilmez çirokbejiydi. Bazı gecelerde bitiremediğine ertesi gece devam ederdi.
Botani ağzıyla adeta kükreyerek başlardı anlatmaya Kelha Xwîne' yi. Kelha Xwîne etrafında oluşturulan derin ve geniş kanalda kan olan ve çok iyi korunan kaleyi Hz. Ali' nin tek başına fethetmesiyle ilgiliydi. Bu Çirok bir gecede bitmezdi asla. Arada bir nefesini düzeltirdi, öksürürdü ve tekrar kükremeye devam ederdi. Tüm cemaat dikkatlice kendisini dinler ve hareketlerini dikkatle izlerdi.
Bazen ara verilir ve "gustîlk" oynanırdı. Gençler belki bilmeyebilirler. Gustîlkte iki takım oluşturulur ve bir yüzük saklanırdı takımda, birine verilirdi. Karşı takım yüzüğü bulmaya çalışırdı. Sonuçta 21 defa yüzüğü bulamayan takım mağlup olurdu. Önceden kararlaştırıldığı gibi, kaybeden takım mutlaka yiyecek bir şeyler alırdı. Portakal, elma, bisküvi, lokum gibi. Bir meyveye ve bisküviye hasret biz çocukların bayramı olurdu bu da.
Mehmed Uzun' un denemelerinde anlattığı sözlü Kürt edebiyatı ile o dönemler tanıştım. Şanslıyım değil mi?

Yazarımızın diğer yazıları
Kuşların Adası Newroz veya Nevruz Alevlerin Dansı Süryani Kızı Yeni Yıl Beyaz Melek Mavi mi Kırmısı mı? Mercimek Çorbası Giden Orhan DOĞAN Babalar Günü-2 Babalar Günü Göremediklerimiz Seçim Okullu Oldum Kadınlarımız Özgürlük Herkes İçindir Kötü Havalarda Güzellik Kaç Şeker Bayram Çocuklarımız Acıyı Paylaşmak Aşkı Solumak Site Ziyaretçilerine eleştiri Ecevit İstemediğimiz Şeyi Yapmak Yazmanın Keyfi Cumhuriyet ve Demokrasi Öğretmenin Altınları Dargeçit'te Gece Patika 2 Mizgin 1 Barış Bağımlılık Xelila'da Çocukluğum Mutlu Olma Sanatı* Begonvil Aşk Okumanın Önemi Paylaşmak Bağ Bozumu Gözlem 12 Eylül Yangın ve İtfaiye Toplumsal Sorumluluk Ilısu Barajı Dargeçit'te Bireysellik
Kuşların Adası (05.04.2008)
Soluk alamıyorum. Denize inmek istiyorum, denizin enfes kokusunu ciğerlerimin en derin noktasına çekmek istiyorum.
İşte deniz karşında al alabildiğin kadar.
Alamıyorum bir şeyler eksik.
Alıp başını bir yere mi gitmek gerekir eksikliğe ulaşabilmek için.

"Yarin elinden içilen suyun tadı farklı, daha güzel olur"
Evet, doğru.
Nefes alınacak bir yerde misin?
Evet.
Şu adanın adı neydi? Sormamıştım ki…
Yine de söyledin kuşların adası.
Kuşlar orada özgür mü?
Evet. Kuşlar her yerde özgürler zaten ne biçim soru bu.
Sigara içmem, bıraktım. Denizin kokusuyla karışık aldığı oksijenle kavga ediyorlar ciğerimde.
Şarap içer misin?
İçmem, onu da bıraktım.
Demek ki tütün yok, içki yok.
Oysa ne çok sevda şiirine konu olmuştur; tütün, sarhoşluk.
Yüreğinin sesini dinledin mi?
Evet. "Çarparım" diyor.
Hani bir şeyler eksikti ya denizi seyrederken.
Yaşar Kemal' in "yavuklu" dediğiyle koklaşırken.
Biliyorum.
Tütüne seninle başlıyorum yeniden, mey içmeye de.
Varsın be gülüm hasretinden öleceksem, onunla öleyim.
Kalmış mıydı bir eksiklik?
Yok. Deniz, mey, tütün, yavuklu.
Ve söylenmeyen bir sürü hayaller.
Hani bir bebek bile düşünülmüştü, ciyaklayan.
Baharı sever misin?
Sevilmez mi, doğanın canlanışını görebilmek, küçücük kuru bir tohumdan filizlenen yeşilliklerin büyüdüğünü seyretmek.
Bahara mı benzettin ciyaklayacak bebeği.
Hayal benimdir, sana ne?

Pekala.
Bak şuraya güneş batarken bulutların arasından yansıyan kızıllığa.
Bakmıştım, bakıyorum.
Seninle aynı yere baktığımızın farkında değil misin?
Farkındayım. Şu kısacık zamanda ne de çok yönlere birlikte baktığımızın da.
Uyandırmak istemiyorum kendimi, seni de.
Eeeee.
Kolaysa sen söyle, ne eeeesi.
Sözcüklerin en güzelleri dizilir beyinde önce, narindir, kırılmamalıdır.
Yılmaz Güney' in haykırışı gibi 'Beee sevgili' demek geldi içimden.
Bağırmak mı, kulağına fısıldamak mı?
Fısılda en iyisi.
Güldeki dikenleri özenle alırım, gülüm.
Ve sana sunarım.
Alır mısın elimden gülü.
Alırım.

Newroz veya Nevruz (20.03.2008)
İnadına mı, inancına mı dayanır Newroz, Novruz veya Nevruz. Michael ismini telaffuz ederken Almanlar Mişel, İngilizler Maykıl derler. Şimdi bu isim farklı telaffuz edildiği için farklılaştı mı? Ya da Fransızların Sıtrazburg, Almanların Şıtrazburg olarak telaffuz ettikleri Strasbourg şehrinin adı.
Bu bayramın tarihteki yerini, gelişimini, Zerdüşt, Celali takvimi, Buzul çağı, kökünün nereden geldiği gibi konulara girmeyeceğim, isteğen açar internetten bakar. Ben çok basit, günümüz ile ilgili değinmek istiyorum.
Türkler, Türklerin ergenekon dağının yanma sonucu eriyerek, dişi kurtun yol göstererek esaretten kurtulduklarına, Kürtler de Kawa' nın zalim Dehak'ı öldürerek esaretten kurtulduklarına inanırlar.

Nevwroz veya Nevruz' un sembolü, olmazsa olmazı olan ateşin de efsanesi farklıdır. Dağın, ateşin gücü ile erimesi. Ateşin arındırıcı, temizleyici özelliğinden dolayı, insanların üzerinden atlayarak manevi olarak arındıkları ve temizlendiklerine inanılır, diğer yandan Kawa' nın zalim Dehak'ı öldürdüğünün muştusudur.
Newroz diyenlerile nevruz diyenler sonuçta gelenek ve göreneklerine göre, inandıkları gibi kutlamalarını diliyorum.
Farslar, Türkler, Kürtler, Zazalar, Azeriler, Afganlar, Arnavutlar, Gürcüler, Türkmenler, Tacikler, Özbekler, Kırgızlar'la beraber neredeyse tüm kuzey yarım küre tarafından kutlanan Newroz, Nevruz, Novruz, Navrız bayramlarını kutluyorum.


Alevlerin Dansı (14.02.2008)
Ateşin gücünü duymuştum da bu denli estetik dans edişini ilk kez izliyorum gecenin bir yarısında.
Saatlerce izliyorum.
Tanrım bu ne ahenk, alevler adeta balerinler gibi müthiş bir estetik ile dans ediyorlar karşımda.
Müziği de odunların yanarken çıkardıkları 'çıtır çıtır' sesleri.
Ortada bir kütüğün yanmama direncine bakın, sağında solunda dans eden alevlerin birleşmesini engelleyen.
Birleşmesini sağlayabilmek için bendeki çabaya bir de; o yanmamaya direnen kütükle mücadeleme; kütüğü ortalarından alıyorum.
Canlı bedenler gibi. Mem ile Zin' in arasındaki Beko gibi.
Yakınımdaki alev 'hayatı ezberindeki gibi yaşayanlardan koru beni' diye bağırıyor.
Kütük alevlere dayanmayacak gibi, ortadan bölünmeye mahkum ezberi bozarcasına.
Sen dağıt kütük ben toplarım.
Sağdaki alev fısıltıyla:
Beden yanarken el ve ayakların üşüdü mü hiç?
Benimkiler üşüyor.
Kendime baktım, bedenimi dinledim ve 'zaman zaman' dedim.
Alevler yorgun düştü, artık dans etmeyecek gibi mi?
Hayır.
Bedenlerimiz yoruluncaya kadar.
Sahi bugün 14 Şubat.
Bendeki mutluluk ise, sahnedeki küçücük balerini izleyen annesinin duyduğu haz ve mutluluk gibi.


Süryani Kızı (14.01.2008)
Kılavuz köyündeki eğitimimden sonra ilkokul dördüncü sınıfa Batman ilinde başladım ve çok yabancıydım, çünkü ne de olsa oradaki çocuklar şehirliydi ve Türkçeyi iyi biliyorlardı, çok geride olduğumu fark ederek, yabancılaştım. Bu nedenle Batman'da ne kadar okudum, hatırlamıyorum ve hiçbir anım yoktur hafızamda orasıyla ilgili. Allahtan babamın tayini yine Dargeçit' e bağlı Alayurt köyüne çıktı ki, kendi seviyemdeki hatta seviyemin altındaki çocukların içine girdim. Orada iki derslik vardı. 1, 2 ve 3. sınıflar aynı derslikte, 4 ve 5. sınıflar da ayrı bir derslikte eğitim görürlerdi, iki tane de öğretmenimiz vardı. Ben okul başkanı seçilmiştim orada. Öğretmen derse girmediği zaman, ben öğretmen rolüne girer ve öğrenci arkadaşlarıma aynı şekilde davranırdım, yaramazlık yapanların isimlerini yazıp, öğretmene verirdim, ceza alırlardı mutlaka. Köy muhtarı süryaniydi ve Neziha adındaki kızı da bizim okuldaydı, aşıktım ona. Kendisi de bunu biliyor ve benim öğretmencilik yaptığım saatlerde çok gevezelik ederdi fakat ismini asla öğretmene bildirmedim onun. Cezalandırılmak üzere isimlerini yazdığım bazı arkadaşlarım bana rüşvet olarak, silgi parçası, kalemlerimizi açmak için kullandığımız jilet verirlerdi.
Bir gün öğretmen, bana ilimiz neresi diye sordu. Ben de Mardin dedim, ilçemiz neresi diye sordu, Midyat dedim, kazamız neresi dedi, bekledim, durdum kazanın ne olduğunu bilmiyordum ve bilmiyorum dedim. Sınıfa dönüp kazamızın neresi olduğunu bilen var mı diye sordu. Neziha parmak kaldırdı. İlçe ile kaza aynıdır, kazamız da Midyat'tır dedi. Öğretmen gel Süleyman'a beş tokat at dedi. Kız da hiç sakınmadan, gelip beş tokat attı suratıma. Çok kırılmıştım, üzülmüştüm. Teneffüste herkes dışarı çıkarken ben sınıfta oturdum, ne de olsa karizmam çizilmişti. Öğretmen yanıma gelerek sarıldı bana ve onu sevdiğini biliyorum, yakınlaşmanız için bunu yaptım deyip, gönlümü aldı.
Beşinci sınıfın ikinci döneminde Dargeçit'e taşınmıştık artık. Orada öğretmen çok, öğrenci çok, beş tane derslik vardı. Öğretmenimizin sağlık ocağında bir hemşire ile ilişkisi vardı, kız gelince okula, öğretmenimiz dersi bırakır onunla bahçede gezerdi, biz de bayram ederdik.
Nihayet hiç duymadığım bir kelime ile karşılaştım dersin birinde. Öğretmenimiz kağıt çıkarın yazılı yapacağım dedi. Kağıt çıkardık, soruları yazdırdı bize, hiçbir sorunun cevabını bilmiyordum. Kitaplara el atmaya başladım, öğretmen bakma dedi, arkadaşlarıma bakmaya çalıştım bakma dedi. Hayret ettim. Her şey yasakmış bu yazılı denen şeyde. Yazılı kağıdını boş olarak ders sonunda öğretmene verdim ve okul hayatımdaki ilk notumu almış oldum: sıfır.


YENİ YIL (01.01.2008)
Bir televizyon programında, tiyatroda izlenen oyun üzerine sohbet ediliyor. 200 yıllık yaşam çizgisi anlatılıyor oyunda ve her gün sadece o günün yaşandığı, yaşanabildiği vurgulanıyor.
Yıl çok uzun bir zaman dilimi. Ülkeler, şirketler planlayabilirler. Hedeflerini gerçekleştirmek için strateji geliştirip uygularlar. Hem bunlarda süreklilik vardır, asırlar boyu süren bir yaşamları olabilir.
Ya bizler, bireyler.
Sonsuz yaşam şansımız olmadığını bildiğimiz halde, geçmişe takılıp mutsuz ve umutsuzluğumuza neden bulup, bugün yapabileceklerimizi geleceğe ertelemeyi de marifet sayıyoruz.
Yaklaşık 15 yıl önce bir yakınım bana "gelirinin bir kısmını tasarruf et" demişti. Ben de gelirimin sadece aylık maaşım olduğunu tasarruf edilecek kadar olmadığını söylemiştim. Hem tasarruf etsem ne olacak ki? Maaşımı söyledim ve giderlerimi çıkardıktan sonra hiçbir olağanüstü gider olmaması halinde ayda 100 alman markı tasarruf edebileceğimizi hesapladık. 1 yıl 1.200 mark, 10 yıl 12.000 mark, 20 yıl 24.000, 40 yıl 48.000.
"Eeee" dedim.
"Eeesi, 48.000 alman markı biriktirdiğinde artık keyfine bakarsın" dedi.
Buyurun, bugün yapabileceğimi 40 yıl sonraya ertelememem söyleniyordu bana.
Ben de "boş ver, 40 yıl sonra keyfime bakacağıma bugün bakarım" dedim.
Yeni yıl umutla başladı ama yeni yılın da geçen yıllar gibi olduğunu, ancak biz istediğimizde bir şeyler yapabileceğimizi unutmayalım. Yeni yılın her gününde de yaparız imkanlarımız dahilinde, istediğimiz gibi.
Kendimizi mutlu kılacakları yapmaya başladığımızda, başkalarının dilemesine gerek kalacak mı acaba?


BEYAZ MELEK (01.12.2007)

En son söyleyeceğimi hemen söylemek istiyorum. Mahsun Kırmızıgül’ ü tebrik ediyorum Beyaz Melek filmi için. Hem yazdı hem de yönetti.
Beyaz Melek filmi ile ilgili eleştirileri okuyordum basından. Olumlu eleştiriler alıyordu. Bugün filmi izledim. Tanrım Olamaz böyle bir şey !
Filmde Diyarbakır’ lı Mahsun’ un babası rolündekinin adı; Mala Ahmet, 20 çocuğu var ve kanser. Mahsun ve kardeşi onu İstanbul’ a tedavi amaçlı götürüyorlar, çaresinin olmadığını görüyorlar ve bunu ailelerinin diğer fertlerine söylemiyorlar, hasta Mala Ahmet’ e karşı tüm ailenin saygısı…
Ben bu filmi daha önce görmüştüm. Babam. İsim aynı, çocuk sayısı aynı, hastalık aynı, tedavi aynı, yaşadığı toplum aynı, diyaloglar aynı, detaylar aynı. Olamaz böyle bir şey.
Filmin ilk 15 dakikasından sonuna kadar ağladım, hala ağlamaklıyım.
Babamın filmini tekrar gördüm.
Acaba bu senaryoyu yazarken babamın yaşadıklarını bir yerden duydu mu diye kendimi alamadım doğrusu.
Filmin beni etkileyen bu özel yanını bir kenara bırakırsam, filmin ana teması saygı, sevgi, güven. Ülkemizdeki yaşam biçimlerinin farklılıkları, bu konunun farkına varılmasını sağlanması. Filmin sonunda huzur evlerinin yüzde 87 sinin Türkiye’ nin batısında olduğunu, Anadoludakilerinin yüzde 5’ i ise huzur evlerine rağbet olmamasından kapandığı yazılıydı.
Her toplumun en çok ihtiyaç duyacağı saygı, sevgi, yardımlaşmayı gözümüzün içine batıra batıra anlatıyor film.
Filmden bir diyalog :
- Huzur evlerindekilerin çocukları niye bırakırlar ana babalarını.
- Ana ve babalar, çocuklarına, torunlarına küçücük evlerinde yer bulabiliyorlar ama
çocuklar ana ve babalarına apartman dairelerinde, villalarda yer bulamıyorlar.
İmkanı olan mutlaka bu filmi izlemelidir.


MAVİ Mİ KIRMIZI MI  (21.11.2007)
Maviyi seçtim istediğim kırmızıdaydı diye bir şey hatırlıyorum.
Yani karar verirken mutlaka tercih edilmeyenin ardından bakıldığını, acaba bu yönde karar versem daha iyi olur muydu diye düşünüyoruz.
Kimse karar vermek zorunda kalmasaydı iyi olurdu ama maalesef mümkün değildir.
Hele bir de geçmişte karar verdiğimiz aynı durumu tekrar yaşamak, ya Rabbim bu ne felakettir böyle. Aynı kararı veremeyiz çünkü maviyi seçmiştik ama kırmızının altındaydı aradığımız diye hayıflanmıyor muyduk?
Bu kez kırmızıyı seçtim diyoruz, maviyi beynimizden silemiyoruz.
Aslında mavideydi istediğim varmak istediğim sonuç.
Mavi' nin göz kırpmasının hiç mi kabahati yoktur? Ya kırmızının?
Oldu olacak kararsızlık hepten kötü.
Kısacası mavi de, kırmızı da, tercihsizlik de, kararsızlık da.. Kafa karma karışık oluyor böylesi durumda.
Mavi Kırmızıyı seçtirmiştir belki de.
Sahi tercih ne olacaktı? Mavi mi kırmızı mı?
MERCİMEK ÇORBASI (09.11.2007)
Dün akşam yemeğinde mercimek çorbası içtim. İçinde mercimek daneleri ve pirinç vardı. Çocukluğuma, küçüklüğümün geçtiği köye götürdü, annemin soğuk kış sabahlarında pişirdiği mercimek çorbasını hatırlattı bana.
Daha önceki yazılarımda Xelila köyündeki evimizin iki odadan oluştuğunu, odaların yatak odası, oturma odası ve mutfak olarak kullanıldığını yazmıştım.
Nedense köyde herkes sabah ezanı ile birlikte uyanır ve işine gücüne bakardı. Soğuk kış aylarının vazgeçilmez kahvaltısı mercimek çorbasıydı.
Odamızın ortasında teneke soba olurdu. Sabah ezanı ile birlikte annem uyanır, sobayı yakar ve çorbayı koyardı. O ana kadar buz gibi olan yatağım da huzurlu bir sıcaklık hissederken çorbanın kokusunu içime çekerdim. Hatta geç pişmesi için dua bile ederdim. Çorbanın içine bir de Karabayır (Ammara) köyünün meşhur tatlı kabaklarından konulurdu. Kabaklar pişince süzgece konup, pencerenin dışına soğumaya bırakılırdı. Kabaklardan tüten buhar gözlerimin önünde hala. Mutlaka çorbadan önce yenirdi kabaklar.
Çorba pişince uyanılır ve yer sofrasında yerimizi alırdık. Çorbaya tat vermek için hatırladığım üç çeşit katkı yapılırdı;
1- Kuyruk yağı iyice eritilir, geriye kalan çıtır çıtır yağı eklenirdi, buna (kizik) denirdi.
2- Soğuk kavurma.
3- Kızgın yağda soğan kavrulur, biber eklenirdi.
Bunlar sofraya gelir, tercihimize göre istediğimiz kadar eklerdik.
Mercimek çorbasını yazarken köyümüzde geçtiği söylenen bir hikayeyi de hatırladım.
Xelila' dana yolu geçen bir adam, geceyi geçirmek için bir eve konuk olmuş. Gece evin sahibi karısına "bak hanım sabah erken tarlaya gideceğim, misafirimize mercimek çorbası hazırla birkaç tane ekmek koy önüne, iyice karnını doyursun sonra yolcu edersin, yolda acıkmasın adamcağız" demiş. Evin hanımı da eşinin dediğini yaparak sofrayı hazırlamış ancak misafir sabahları pek canı yemek yemeyi istemediği için, birkaç kaşık çorba içip yola koyulmuş. Tesadüfen ev sahibinin tarlasının yanından geçerken, "kahvaltını yaptın mı?" sorusuyla karşılaşmış adam. "Ben pek sabahları yemek yemeği sevmem birkaç kaşık çorba içtim" der demez ev sahibi "hemen geri döneceksin, eve gidip çorba tabağına ekmeği doğrayıp iyice karnını doyuracaksın" demiş.Olmaz falan derken ev sahibi almış silahını ve "geri gitmezsen öldürürüm seni, şimdi başka köye gidip Xelilanlılar beni aç gönderdi diyeceksin" dediğini görünce çaresiz misafir geri köye dönerek adamın dediği gibi mercimek çorbasını içerek yoluna devam etmiş.
Unutmadan dün akşam dört tabak çorba içtim yanında soğanla.Masaya gelen başka yemeklere dokunmadım.
GİDEN (31.08.2007)
Yaşamımıza giren çıkan kişilikler vardır.
Bazen istediğimiz için girer veya çıkarlar bazen de istemediğimiz halde.
İstediğimiz halde olanlar da sorun yok ama gelin görün ki istemediğimiz halde giren veya çıkanlar hatta özellikle çıkanlar.
Çıkan mutlaka girmiştir ki çıktığı hissedilir.
O çıkanlar hep derin bir iz bırakırlar gittiklerinde.
Bedenimizin en önemli bölgesinde bir çentiktir gidenler.
Neden gittiler?
Kendilerinin tercihi miydi yoksa onlar da mı istemeyerek gitmişlerdi? Cevabın ne önemi var? Sonuçta gidilmemiş miydi?
Bedendeki o çentiğe bazen dokunulur, dokunulduğunda acı verir; bir ahhh çektirir.
Oysa daha neler yapılacaktı?
Beyinlerde, yaşanmama olasılığına rağmen ne planlar yapılmıştı; gözlerine bakıp bir şiir okunacaktı gidenin. Şiir bile seçilmişti.
Türkü de seçilmişti. Birlikte söylemek için miydi, dinlemek için miydi?
Sokakta yürürken yüzlere bakılır, bulunur umuduyla…
Önünde yürüyen birinin giden olduğu sanılır çoğu kez.
Şiir okurken içinde giden aranır, bazen de görülür.
Bir romanın kahramanı da gidendir.
Buğulu bir gözle uzağa, denize dalınır, havaya su sıçratarak gidenin çıktığı görülür denizden. Uyanılır.
Begonvilin gölgesinde, rengarenk yapraklarına bakılır. Gölgesinde şuracıkta bir kahvaltı yapılmalıydı oysa gidenle.
Posta kutusuna bakılır her akşam gidenden bir not beklenir.
Ve…
Aramadığın bir günde çıkıverir karşına…
Soğuk bir yerde gideni sıcak bir yerde görmek.
Giden bu muydu?
Evet.
Gittiği gibi miydi?
Hayır.
Bedendeki çentik iyileşmiştir.
“Bugün yaşamında geriye kalan günlerin ilk günü”
Ne dersin?
Orhan DOĞAN (02.07.2007)

Orhan cezaevindeyken ziyaretine gitmiştim. Bir keresinde 'pismam' (amca oğlu) buradayken uzaklığa bakmayı ve yalnız kalmayı çok özledim' demişti. Can Dündar' ın da bugünkü yazısında 'çok nezaketli, şıklığı ve yakınlığıyla tarif ediyordu. Orhan' ın yaşamının üniversite öğrenciliğinden sonrakine tanık oldum ve hep kendisini yadsıyan başkalarının acısını kendi acısı bilen bunun için çabalayan bir kişilikti. Tek erkek evlat ve bürokrat olan babası tarafından özenilerek büyütülmüş olmasına rağmen, mütevazı, hümanist bir kişiliği vardı.
Ve bu yaşamı, hani sanatçıların sahnede ölmek istediklerini söylediği gibi yine o da siyaset sahnesinde bitirdi, eminim ki istediği de buydu Orhan'ın.
Cezaevine, Ulucanlar'a babamla gittik bir kere. Babamın yakın dostu olan Selim Sadak, Cizre eski belediye başkanı ile bilinen Orhan' ın diğer arkadaşlarının tamamı gelmişti yemekhaneye. Zaten hangisinin ziyaretçisi gelse tamamının görüşmeye çağırıldığını söylemişlerdi. Tam 4 saat sohbet emiş, götürdüğümüz bir tepsi baklavanın tamamını yemiştik. Orhan, babamın geçmişte belediye başkanlığı yaptığını dolaylı yoldan anlatmak için, hatırlamıyorum ama arkadaşlarından birinin konuşurken ben milletvekiliyken diye cümleye başladığını belirterek, amcam da ben belediye başkanıyken diye söze başlamalı' diye espri ile karışık vurgulamıştı.
Bugün cenazen kaldırılacak vitrine çıktığın Cizre'de. Orada olmayı çok isterdim ama mümkün değil yüreğimin orada olacağını bilmelisin, senin yanında olacağımı bilmelisin 'pismam'
İstediğine kavuştun, sonsuza kadar uzağa bakıyorsun ve yalnız kalıyorsun artık. cezaevinde özlediğini söylediğin yalnızlığa kavuştun amca oğlu. İlk defa bencil davrandın, kendi istediğini yaptın, yalnız kalmayı tercih ettin.

Babalar Günü-2 (20.06.2007)

        Babalar günü ile ilgili yazdığım yazıya bazı eleştiriler geldi ve bu eleştirileri haklı gördüm. Yazımdaki babalar günü tarihçesinin yanında daha duygu yüklü tatlı bir anının olabileceğini ben de düşünüp, haklı gördüm.

        Okulda olsun, arkadaşlar arasında olsun hızlı koşabilen, spor ile arası iyi biriydim. Nitekim okul yaşamım boyunca hep spor aktivitelerine katıldım ve en önemlisi de Üniversitede Voleybel takımımızın şampiyonluğuydu.

        Babam toplum içerisinde çok ağır başlı biri olduğu için, sadece çok özel arkadaşlarıyla bazen içindeki çocuğu özgürleştirebiliyordu. Sanırım 1977 yılıydı. Şimdiki Jandarmanın bulunduğu bina Kooperatifti, etrafta yapılaşma da yoktu. Yanındaki boş alanda yine samimi arkadaşlarıyla hızlı koşmayı ve kıvraklığı gerektiren 'bıre' isimli oyunu oynayacaklardı. Eşleşme yapıldı bir kişi eksikti beni de aldılar oyuna. Babama rakip olmuştum ve çok hoşuma gitmişti bu durum. Babamla rekabet etmek müthiş keyif veriyordu, hele yenebilmek kendimi kanıtlayacakmışım gibiydi.

Oyuna başladık ve hep gözüm babamdaydı. Bir keresinde onu yakalayabilmek için peşine düştüm ve yaklaştım bayağı. Yakalamak üzereyken 'ulan hayvan peşime niye takıldın öyle' deyip yavaşladı gülerek. Onu yakalayıp oyunu kazanmamızı sağladım. Eminim ki o da benim galip gelmemi istiyordu ki yavaşlamıştı. Sonra arkadaşlarına sanki sitem ediyormuş gibi 'bu hayvan beni yakaladı' diyor ama sesinde ve duruşunda benim başarımın gururu vardı, görüyordum.

Ebeveynliğin fedakarlık olduğunu gördüğüm bir davranışını daha anlatmak istiyorum babamın. Üniversitedeyim, paraya ihtiyacım olduğunu bildirdim, parası olmadığı için evin ineğini satarak bana para yollamıştı. Ki, her evin mutlak süt ve süt ürünleri ihtiyacını karşılayabileceği inek, keçi veya koyunları olmalıydı ve vardı da.

Hep beni koruyan babamı hastalığında artık ben korumuş ve babası olmuştum adeta. Tedavisinde hep ben yönlendirirdim, sorardı bana ne yapması gerektiğini. Ankara' da hastaneye gitmişiz, bahçede bir kişi Marlboro paketini çıkarıp sigara yakmıştı. Babam 'şu paketi görünce içim gidiyor, bir tane sigara içebilir miyim' diye sordu. 'Yok' dedim. Pişmanım, zaten hastalığının çaresi olmadığını biliyordum, keşke izin verseydim. Pişmanım, pişmanım baba, özür dilerim baba.


Babalar Günü (17.06.2007)

        Anneler Günü kadar eski olmasa da Babalar Gününün de bir geçmişi var. Bazı tarihçiler, Babalar Gününün Antik Roma'da bile kutlandığını belirtiyor. Bazı araştırmacılar tarih belirtmezken Babalar Gününün Batı Virginia'da ortaya çıktığını savunuyor. Batı Virginia'da yaşayan John Dowdy'nin annesi öldükten sonra onun yerini alan babası için böyle bir gün kutlanmasını istediği söyleniyor. Diğer araştırmacılar ise 1910 yılında Washington'daki John Bruce Dodd'un 6. çocuğunun doğumu sırasında hayatını kaybeden annesinin ardından hayatını çocuklarına adayan babası William Smart'a özel bir gün armağan etmek amacıyla bu fikri ortaya attığını belirtiyor.

Dodd, anneler günü kutlanırken babalar gününün olmayışını büyük bir haksızlık olarak nitelendirmiş. Hemen babasının doğum günü olan 5 Haziran'ın babalar günü ilan edilmesi için çalışmalara başlamış. Ama bu çalışmalar bir sonraki yılın 19 Mayıs'ına kadar sürmüş.

Babalar Günü ilk kez 19 Haziran 1910'da Washington'un Spokane şehrinde kutlanmış. Daha sonra diğer eyaletlere yayılmış. Ancak Babalar Günü resmi olarak 1924 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Calvin Coolidge'in desteğiyle kutlandı. 1966 yılında ise o dönemin başkanı Lyndon Johnson, her yıl haziran ayının üçüncü pazarının Babalar günü olarak kutlanacağını açıklayan bir bildiri yayımladı.

Nerede olurlarsa olsunlar, babalarımıza bugün sevgimizi gönderelim. Kimimiz kucaklayabiliriz, kimimiz bir telefon edebilir, çiçek verebiliriz. Vefat edenlerin ise mezarları ziyaret edilebilir eğer aynı yerde yaşanıyorsa. Benim gibileri de, ıssız bir yerde gözlerini kapatıp, babasının elini öpebilir "babacığım babalar günün kutlu olsun" diyebilirler


Göremediklerimiz (05.06.2007)
Bilmiyorum bugün bir şey sıkıyor canımı, hani ne yerde ne gökte dayanamıyor denir ya o türden işte, içeri giriyorum, dışarı çıkıyorum, olmuyor. Bedenimde bir sıkıntı, dışarı çıkmak isteyen başka bir beden varmış sanki. Yorgunluktan mı ne? Başka yerde olsam kesin çaresini bulurdum. Tatildir ilacı tatil derdim. Ama o da yok. Tatil ayağımın dibinde ama daha denize girmedim, misafirlerimin gelmesini bekliyorum onlarla girebilmek için. Sadece bir gün deniz kenarında tembellik yaptım, uzandım, uyudum o kadar.
Misafirler gelince dediğimde içimdeki o sıkan bedenden bir kısmının çıktığını hissetim. Belki yazının sonunda tamamıyla kendimi iyi hissedebilirim.
Türküye vurdum şimdi de kendimi.
Balkona çıkıp şu denize azcık bakayım etkisi olur mu acaba?
Denizde hafif kabarıklıklar ve beyaz yelkenler, yelken yarışması vardı ya zaten, yeni hatırladım. Herhalde antrenman yapıyorlar. Sonsuzluğuna göz diktim denizin, sis varmış gibi uçsuz bucaksız, sağında Kos adası ışıkları Mardin' in gece görüntüsündeki gerdanlık gibi.
Çocukların, ter temiz çocuklar, yürekleri serçeninki kadar temiz, ürkek çocuklar begonviller arasında en az dünyayı yıkıp yakanların ciddiyetleri kadar oynuyorlar kurallar koyarak, sesli sesli bağırarak.
Etrafımda ne çok şey varmış beni iyi edecek demek ki. İnsan içinde bulunduğu ortamdaki güzellikleri göremiyor, anladım. İyiyim artık.


Seçim (11.05.2007)
Tam tarihini hatırlamıyorum ama 1980' den önce yine böylesi bir seçimin arifesindeydik. Rahmetli amcam Abdüsselam ile oylarını bize vermeleri için bir aileye gitmiştik. Amcam, bizim yapacaklarımızı, pozitif yönlerimizi falan sıralıyor ama ailenin reisi sürekli olumsuz bir şeyler bulup konuşturmaya devam ediyordu. Sohbet böylece saatlerce sürdü. Bir ara amcam, seçmen kayıtlarının nerede olduğunu sordu ki, bomba cevap geldi "seçmen kaydımız yok ki…!"

Ne kadar bir partiye veya düşünceye yakın olsak eğer ona vereceğimiz tek katkı olan oyumuzu veremiyorsak, destek vermiş sayılabilir miyiz?

Yöneticilerimizi eleştirebilme hakkını istiyorsak da yine seçmen olunması gerekir.

O halde önümüzdeki seçimlerde destek vereceklerimize katkımızın olması için seçmenlik durumumuzu kontrol etmeliyiz. Bunun için;
1- Seçmen listeleri 09 Mayıs 2007 gününden 21 Mayıs 2007 gününe kadar muhtarlıklarda askıda olacaktır. Bu süre içerisinde mutlaka seçmen niteliği taşıyanların kendilerini ve ailelerini kontrol etmeleri veya Yüksek Seçim Kurulunun www.ysk.gov.tr web adresinden kontrol etmeleri,
2- Bilindiği gibi artık tüm resmi işlemler vatandaşlık numarasına dayalı olduğu için, seçmen listelerinde mutlaka vatandaşlık numarasının yazılı olduğunu, eğer kimlik bilgileri olduğu halde vatandaşlık numarası yok ise listeden seçmen numarasının alınarak İlçe Seçim Kurulu Başkanlığına müracaat edilmesi,
3- İkamet edilen yerdeki seçmen listelerinde kayıtlı bulunmayanların muhtarlıklarına baş vurmaları,

Böylelikle, seçmenlik durumuna gelinerek, oy kullanma hakkı kazanılması gerekmektedir.

Rahmetli amcamın o aile reisine "sen boşuna beni yordun bu kadar saat" dediğini hatırlatıyorum. Böyle bir cümle ile karşılaşmak istemeyiz her halda?


Okullu Oldum (17.04.2007)
1962 doğumlular okula kayıt ediliyorlardı o yıl. Benim en yakın arkadaşım, -babası da babamın en yakın arkadaşıydı-Ahmet Alper kaydını yaptırmıştı. Benim de, bir yıl daha beklemem gerekirdi. Ama Ahmet ile her gün okula gidip, geliyordum. Öğretmen beni görüyordu, bir gün öğretmen istersem beni de kayıt edeceğini ve okula devam edebileceğimi söyleyince çok sevinmiştim. Oysa iki ay geçmişti okul başlayalı. Öğretmen bana kitap, defter verdi ve devam ettim okula, babam da kaydımı yaptırdı. Böylece bir yıl erken başlamış oldum okula. Bir kelime Türkçe bilmiyordum. Tek bir derslik vardı ve tüm sınıflar oradaydı. Hala düşünürken hayret ediyorum, nasıl ders işlediğimizi anlayamıyorum. Dersliğimizin altı tahta ile kaplıydı ve o tahtaların altında boşluk vardı, öğretmen cezalandırdıklarını bazen oraya kapatırdı, hapishane denilirdi oraya, karanlıktı içerisi. Okulun hemen yanında küçücük bir lojmanı vardı öğretmenimizin.
Okullu olmuştum artık, saat pek olmadığı için, bir öğrenci zili alıp, köyün içinde dolaşırdı, böylece okula gitme zamanının geldiğini anlar ve giderdik. Okula geç kalan, ödevini yapmayan, derste sorulara cevap vermeyen mutlaka öğretmen tarafından cezalandırılırdı ve bu ceza da mutlaka şiddet olurdu. Tokat, ellere vurma, tekmeleme veya hapishaneye kapatmak gibi. Hiç unutamadığım ve bana çok dokunan bir cezamı anlatayım. Okula geç kalmıştım, okula vardığımda öğretmen, bahçede bir sandalyede oturuyordu. Geldiğimi görünce çağırdı beni karşısına diktirdi. Sandalyede oturur vaziyetteyken iki ayağını omuzlarıma atıp öylece bir süre bekletti ceza olarak. Yani ayaklarını dinlendirdi omuzlarımda çok dokunmuştu bana bu durum. Ama yapacak bir şey yoktu ki, her tarafta dayak vardı ve normalmiş gibiydi. Din hocasının yanına göndermişti babam beni, Kuran-ı kerim-i okumam için o da her gün döverdi bizi. Hocaların dayağı sıradan ve normaldi, yadırganmıyordu. Öğretmen, ellerimize değnek ile vurduğunda bazen, parmaklarımızı birleştirmemizi ister ve öylece vururdu. Hele bir de hava soğuk ise üşüyen minicik ellerimiz çok acıyordu. Öğretmen her vurduğunda yüzümüz buruşur, uffffff diye bir inleme çıkarır ve parmaklarımızı, sanki acısı geçecekmiş gibi ağzımıza götürürdük.
İlkokul 3. sınıfa kadar Kılavuz köyünde okudum. Okumayı öğrenmiştim birazcık ama hiçbir şey anlamıyordum. Bu arada babam da ikinci evliliğini yapmıştı. Üvey annem Türkçe biliyor ancak okuma, yazması yoktu. Ben okurdum o tercüme ederdi. Böylece ikimizden bir kişi olabiliyordu ancak. Bir gün okula geç gelen bir arkadaşımıza öğretmen neden geç geldiğini sorduğunda, "çamaşır yıkadım" cevabını verdi ve öğretmen hiçbir ceza vermedi ona. Ben de teneffüste yanına gidip, Kürtçe "sen ne dedin de öğretmen ceza vermedi sana" diye sorduğumda, yine Kürtçe olarak "banyo yaptım dedim" dedi. Sonra bira ara ben de geç kaldığımda aynı mazereti kullanmıştım.
Dargeçit'e gittiğimizde Türkçe konuşan memur çocuklarını gördüğümüzde hayret ederek "minnacık çocuklar Türkçe konuşabiliyor" derdik.
Hani herkes ilkokul öğretmenini unutmaz ya, emin olun ben unutmuşum onu, ismini de hatırlamıyorum.


Kadınlarımız (17.03.2007)

Kızım Ezgi Yürek doğduğunda, âmâ olan halam onu yıkarken hapşırmıştı bebek. Halam hapşırmasının sağlıklı olması anlamına geldiğini söylemişti.
Kadınlar günü dolayısıyla Dargeçit'teki etkinliği sitede okudum ve videolarını izledim. Güzel bir gelişme.
Tarihten gelen egemenlerin hep kadınları sadece kadın olarak şekillendirmeye çalışmaları ve zamanla bu durumun kadınlar tarafından benimsenmesi de, onların sağlıklı kişiliklerini ortaya koymalarına engel olmuştur yıllarca. Böylece aslında bir tarafı sakat olan beden gibi olmuştu yaşamımız. Neyse ki son yıllarda, hasta taraf tedavi ediliyor. Bu anlamda Dargeçit' teki organizasyon altı çizilmesi gereken değerli bir etkinliktir. Katılımın da yüksek olduğunu gördüm videolarda. Yerel sanatçıların katılımı, halaylar her şey güzel. Doğan kızımın hapşırması gibi.
Nazım hikmet' in 1962 yılında yazdığı Kadınlarımızın Yüzleri adlı şiirinden bir kısmı ile etkinlikte emeği geçenleri tebrik ediyorum.

Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır
acılarımız, ayıplarımız ve döktüğümüz kan
karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü.
Ve sevinçlerimiz vurur gözlerine kadınların
göllerde ışıyan seher vakıtları gibi.
Hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların,
görelim görmeyelim karşımızda dururlar
gerçeğimize en yakın ve en uzak.
(Nazım Hikmet Ran)


Özgürlük Herkes İçindir (05.03.2007)
Hiç inanmam, okumam ama gariptir ki, bir arkadaşımın bana yolladığı bir e-posta da bilmem hangi ayda doğanların "başkalarının özgürlüklerini de kendi özgürlükleri gibi savunurlar" diye yazıyordu. Astroloji mi dersiniz, falcılık mı, bilmem orasını.

Ama çok hoşuma gitmişti bu cümle, başkasının özgürlüğünü kendi özgürlüğümüz gibi savunabilmek erdemi. Her ne kadar fikrine katılmazsak da, yaşam biçimini benimsemesek de… Düşünebiliyor musunuz, bir dünya görüşümüz vardır, sağcıyız, solcuyuz vs. Karşı fikrimizin de fikrini özgürce savunabilmesini, taraftar bulabilmesini savunabilmek ve çabasına saygı göstermek.

Belki de ilgimi çekmesinin sebebi bu saygıyı ve hoş görüyü fazla görememek mi dersiniz? Ben bilmiyorum, şöyle etrafımıza bakmamız gerekir, başımızı kaldırıp, gözlerimizi açmayı denememiz gerekir diye düşünüyorum.

Ve en önemlisi de, söyleneni, söylendiği gibi anlayabilmek, anlamak istendiği gibi anlamamak gerekir. Söylenen söz acıtır mı, acıtmaz mı sonra bakmak gerekir. Ağır mı değil mi?
Söyleneni söylendiği gibi anlayabilmek de, karşımızdakinin özgürlüğünü savunmaktır. Anlarız o zaman karşımızdakinin ne dediğini.


Kötü Havalarda Güzellik (04.02.2007)

Sevgili dostlar, uzun süredir yazamadım. Yazamadım çünkü işlerimin yoğunluğunun yanı sıra belki de havaların bozuk olmasıdır ruhuma yansıyan. Güzel havalarda duyguların da güzelleştiği, şahlandığı ortamı bulamamak. Kötü havaların ruhumuza yansıttığı solgunluk, içine ruhumuzu haps ettiğimiz bedenimizin de kötü havalarda ev ve işyerlerine hap olması. Haps olunan beynin bir şey üretememesi. Üretememenin verdiği can sıkıntısı. Haps edilen bizim ilişkilerde bulunamadığı sevdiklerimizi üzmesi gibi.
Böyle bir şey olmalı hayat da. Bizlere zincirler vurulurken veya biz vururken zincirleri bedenimize, ruhumuza ve yüreğimize, üretkenliğe katkı sağlayamıyoruz. Bazen bilerek de yapıyoruz veya yapılıyor ve zincire vurduğumuz insanın neden üretemediğini de sorgulamaya başlıyoruz. Özgür olmayan beyinin üretmesini beklemek gafletinde bulunuyoruz.
Bir çok şey verildi bize, öğretildi ama en önemlisi yaşam nasıl yaşanır, kötü havalarda bile nasıl üretken biri olunur eğitimi verilmedi. İki kere iki dört öğretildi ama neden dört ettiği öğretilmedi. Kötü havalarda nasıl yaşamamız gerektiğini öğrenmemiz gerekir artık. Kötü havlarda, güzel havalarda yaşadıklarımız öne çıkarmak, hatırlamak gerekir. Kötü havaların içinde güzelliği aramayı öğrenmeliyiz, kötü havanın üzerine kötü ve kindar duygularla ile gittiğimizde, daha da kötüleştirmez miyiz acaba?
Sıcacık ve sevgi dolu günleri özlüyoruz hepimiz. Ama özlemek yetmez, o günlere ulaşma çabamız olmalıdır.


Kaş Şeker (14.01.2007)

Bir doktor arkadaşım var. Kilom ile boyumun uyumlu olduğunu az şeker tüketmemi söyledi dün gece. ‘Meraklanma’ dedim, ‘zaten az şeker tüketiyorum.’ Az şeker alışkanlığını edindiğim Dargeçit’teki minareli camisindeki talebelik yılları aklıma geldi, kısaca ona anlattım;
İlkokul 4. sınıfı bitirmişim Alayurt (arbay) köyünde oturuyoruz. Yaz tatilinde, babam beni Dargeçit’ e minareli camiye, imam Mala Abdullah’ ın yanına din eğitimi almak üzere yolladı. Haftada bir gün, tatil olan Cuma günleri eve gelirdim, her dönüşümde ağladığımı çok iyi hatırlıyorum.
Camiye bitişik tek göz odada - o zamanlar adına hücre denirdi- yaşardık sanırım 40 - 50 talebe, her yaştan vardı. Hayırsever bazı aileler bizlere yemek vereceklerini bildirirler ve her gün sabah ile akşam evlerine gider bir tabak yemek ile bir ekmek getirirdik. Ben Haci Süleymane Ramo’nun evinden alırdım yemeği. Topladığımız ekmekleri kaç kişiysek eşit parçalara böler, yemek tabaklarını ise tek tek ortaya sürer ve yerdik. Hızlı yemek yiyemeyen karnını doyuramayabiliyordu bazen. Sabahtan artan ekmeğimize kaşığımızı batırır ve odamızın duvarındaki deliklerden birine sokardık. Öğlen ise yemek yoktu. Öğlen yemeği için kalan ekmeğimiz vardı sadece. Olan, getirebilen evinden çay ile şeker getirir, öğlenleri kalan ekmeği ile çay içerdi veya çayı olmayıp şekeri olan da suya şeker atar ekmeğiyle yerdi. Benim de çay ve şekerim vardı ama kısıtlıydı. Bilirsiniz genel alışkanlık -bardağın veya şekerin büyüklüğü, küçüklüğü hiç önemli değil- iki şeker atılır bir bardak çaya. Ben de öyle alışmıştım. Ama şeker az olduğu için, şekerimin biteceğini, çayı veya suyu şekersiz ekmeğime katıp yapacağım korkusuyla, artık tek şeker atıyordum çayıma. Zamanla bu alışkanlık haline geldi ve hala tek şeker, şeker büyük veya bardak küçükse bazen şekeri kırarak yarım şeker atıyorum çayıma.
Yaşları büyük olan talebeler güzel kızları olan evlere kendileri gider, kızı olmayan ve köpeği olan evlere biz küçükleri gönderirlerdi yemekleri almaya.
Camiye yolunuz düşerse eğer, genel tuvaletlere inerken solda kocaman bir incir ağacı vardır, işte o ağacı ben orada eğitim görürken dikmiştik.


Bayram (29.12.2006)

Annem sabah çok erken saatlerde kalkar, sobayı yakardı, içerisi hem sıcacık bir hava hem de pişmekte olan etin kokusu ile dolardı. Uyurken bile alırdım o kokuyu. Yoğun bir tempo da annem yemekleri hazırlardı; et, pilav, kuru fasulye ve bayramların vazgeçilmezi kaysı kompostosu ile tandır ekmeği üçgen şeklinde yağlı yapılırdı “katik” derdik).
Bayramlardan önce elbise günü (roja cila) vardı, o günde banyo yapılır, elbiseler yıkanırdı. Bendeki telaş ve heyecan doruk noktasına ulaşır, bayram sabahının çok uzak olduğunu düşünürdüm.
Sabahın köründe uyanır, bayram için alınan veya yıkanan temiz giyitlerimi giyer çorabı çekerdim. Çorap ta lüks sayılırdı hani…!
Bayram namazından sonra usulden olduğu için, tüm cemaat bize gelirdi öncelikle ve pek oturmadan dağılırlardı. Ben ise, günün ilk ışıklarıyla birlikte annemin pişirdiği –hala kokusunu hissediyorum- nefis yemekleri yer ve arkadaşlarla bayramlaşmaya çıkardık evlere. Bize verilenler genellikle, kırmızı şeker ve bademdi. Bazıları da çay şekeri verirdi. En kralı kağıda sarılı ambalajlı şekerdi.
Beni en çok heyecanlandıran bayramlaşma ise, kirvem olan Haci Cangir’ in evine gitmekti. Birkaç arkadaşımla giderdim, arkadaşlarıma sıradan bayramlıklar verilirken, kirvem beni yanına oturtur, okşar ve benim için özel olarak hazırlanan bayramlıklar verirdi; renklendirilmiş haşlanmış yumurta. (bunu hatırlıyorum sadece) Beni mutlu eden bayramlıktı.
Bayramdan günler öncesinden arkadaşlarımızla eğer bayram şekerine kumar oynamışsak, borcumuzu mutlaka öderdik.
Şimdi ise bayramlar elbette bizim yöremizde hala önemlidir ama buralarda tatil olması dışında hiçbir anlamı kalmamıştır, herkes bir yerlere tatile gitme uğraşındadır. Evimize bir çocuk dahi gelmez bayram boyunca.
Bayramınızı kutlarken, bayrama denk gelen yeni yılda da tüm istediklerinizin gerçekleşmesini, istediğiniz gibi bir yaşam sunmasını diliyorum.

NOT: Bayramınızı erken kutluyorum çünkü ben de tatile çıkıyorum, nasılsa kimse kapımızı çalmayacaktır.


Çocuklarımız (21.12.2006)

       Bir televizyon kanalında izlediğim haberle dehşete düştüm. Büyük bir alış veriş merkezinde iki tane güvenlik elemanı, 10 yaş civarında çocuğu bir çanta çaldığı şüphesiyle odaya kapatmışlar ellerinde coplarla yavru ceylanın iki tane aslan arasındaki hali gibi.. Çocuğa bağırıyorlar, copla dövüyorlar, yumruk atıyorlar.
Çocukcağızın yüzünü televizyon göstermiyor Allah' tan ama yüzündeki endişe ve korkuyu hissetmek, hayal etmek pek de zor değil. Yakarışları hele yürek parçalayıcı;
" Abi b..kunuzu yiyeyim dövmeyin."
"Elinizi ayağınızı öpeyim, dövmeyin."
"Ben çalmadım "
Çocuğun sözlerinde hep çaresizlik var, yalvarma var, güçsüzlük var..
Çocuk yakardıkça onlar açlıktan gözü kan çanağına dönmüş aslanlar gibi üzerine gidiyor ve küfürlerle birlikte dövüyorlar. Sonunda da çocuğun hırsızlık yaptığı, çantayı çaldığı tespit edilemiyor. Yöntem faşizan bir yöntem ve işkenceyle itiraf ettirme yöntemi.
Yazık.. Yazık demekten başka diyecek bir şey bulamıyorum.
Bu çağda zengin güçlülerin dünyayı yönettiklerini biliyoruz. Bunlar da mallarına zarar gelmemesi için mal kaybını can'ın önünde tuttukları da bir gerçek. Bir çok ülkenin ceza yasalarında bir malı çalmak bir cana kast etmekten çok daha önemli ve verilen cezası da fazla. Böyle olunca bir çanta, yavrucağın yaşadığı o travmadan daha değerli olabiliyor.
İslami inanışa göre, tüm dünya insanlık için yaratılmış. Günümüzde de üretilen her değer insanın refahı, huzuru, sağlığı vs. için yapıldığı söylenmekte. Oysa bir bakın ki, mal candan daha önemli bir hal almıştır çağımız düzeninde..
Bu durum kendiliğinden oluşmamıştır elbette..
Gözlerinizi kapattın ve savunmasız bir çocuğa ağzından köpükler akan, gözlerinden vahşet fışkıran birilerinin bağırdığı ve dövdüğünü… Bu manzaraları görmek, duymak istemeyiz.
Değil mi?
Yine yineliyorum; Yazık çok yazık..


Acıyı Paylaşmak (07.12.2006)

Burada Osman Akar adlı bir arkadaşım var. O da Dargeçitli. İnşaat işi ile uğraşıyor. Batman' da meydana gelen sel felaketinden sonra oraya gitmiş ve o acıyı yüreğinde hissetmişti. Buraya döndüğünde, destek olmak amacıyla yoğun bir çabaya girerek, gerek devlet kuruluşlarından gerekse halktan yardımlar toplayıp, göndermek üzere hazırladı. Bayağı güzel bir çaba. Bu çabasını bana söyledi ve varsa benim de bir şeyler gönderebileceğimi belirtti.
Evde kullanmadığımız malzeme ve elbiseleri hazırladım, çocuklarıma da söyledim giymedikleri elbiselerini, küçülenleri gönderebileceğimizi. 8 yaşındaki kızım Nazlı Mizgin, ilköğretim 2. sınıfında okuyor Umurca İlköğretim okulunda. Sınıf arkadaşlarından destek isteyebileceğini söyledi, ben de kabul ettim. Kızım sınıfta öğretmenine söylemiş, öğretmeni de benimle görüşerek öğrencilerine desteklerini getirebileceklerini söyledi. Böylece hem Batman'a bir yardım yapıldı hem de buradaki çocukların yardımlaşma, paylaşma duygularına katkıda bulunuldu. Çocuklar malzeme getirdikçe biz evde bunları açıp, kutulara koyuyoruz kızımla ve kızım üzerlerine heyecanla, içlerinde ne olduğunu yazıyor, mesela 8 yaş giyecekleri gibi…Elbiseler, ayakkabılar, kırtasiye malzemeleri, oyuncaklar…

Yazımın ana konusu bundan sonra başlıyor. O güzel çocuklar minnacık elleriyle bir de Batman çocuklarına mektup yazmışlar, her biri bir cümle yazmış, bir çantanın içine koymuşlardı. Mektubu okudum, duygulandım ve birkaç resmini çektim. Yılmaz Güney'in bir şiirini hatırlattı bana, bu şiirden bir bölüm aktarırken, organizasyonu yapan Osman Akara' a ve Bodrum Umurca İlköğretim Okulu 2/ B sınıfı öğrencileri ile öğretmenleri Gülay Doğan'a şükranlarımı sunuyorum.

Herkesin üzüntüsünü
Üzüntümüz,
Acısını acımız yaptık.
Çünkü Dünya'nın öbür ucunda,
Hiç tanımadığımız bir insanın
Gözyaşı bile içimizi parçaladı...
Kedilere ağladık
Kuşların yasını tuttuk.
Yüreğimizin yufkalığı
Kimi zaman hayat karşısında
Bizi zayıf yaptı.


Aşkı Solumak (30.11.2006)
Bir arkadaşımın duygularını çok güzel bir dille yazması sonucu oluşan aşağıdaki yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Ancak bu kadar güzel, yürekten ve edebi yazılabilir. Değil mi?

Aşk!
Yüreğimin dehlizlerinde yol almak için yaşadıklarımı bir bir geçirdim, bildiğim aşkın sınırlarında...
Aşkın olur ya da olmaz yanlarına tanık olan ben ne sonuçlar çıkardı bundan bilmek istersin diye düşündüm...
Bu aralar kalbim kocaman bir sığınak, bense ona saklanan bir insan.

Bir gemide buldum bugün kendimi.
Yağdı yağacak gri bir gökyüzünün altında, soğuk esen bir rüzgarın karşısında, tanıdık olduğum ama çok geride kalmış bir halin içinde buldum kendimi.
"Aşk" dedi rüzgar...
Cevap verdi dalga...
Ben dinledim...
Rüzgar " Soluk" dedi.
Dalga "başka" dedi.
Rüzgar "soluğu olmak" dedi.
Dalga " kimin ?" dedi.
O anlattı biz dinledik.
Gözlerim denize daldı, ona damladı.
" Aşk, solumak gibi soluksuz kaldığında yokluğun koynuna düşmek gibi." dedi rüzgar...
Dalgalar gözüme ulaştı.Damlalarım dalga oldu denizde.

Ben pek efkarlıyım bu aralar. Sözcüklerim boğazımda düğümlü, yüreğim düğümlere asılı, ben yüreğime asılı.
Çığlıkların ardına gizlediğim hasretlerim, yok olmanın kıyısına taşıdığım özlemlerim var koynumda senin yerine.

Aklıma takılır durur aşkının yamacına uzandığım o gecede gözüne damlattığım yaşlarım.
Hıçkırıklara kazıdığım sevdam ve uzaklara yolladığım sen...
Bana darılma, yadırgama gözlerimde tutmakta zorlandığım damlalarımı anlattığım için.
Ben AŞKININ içinde soluklanmak istiyorum bu aralar...
SENDE soluklanmak istiyorum...

Gözümden alıp senin yüreğine ödünç verdiğim
ve o geceden sonra esir ettiğim damlalarımı salı vermek istiyorum...

Galiba ben AŞKIMIN ADINA ağlamak istiyorum bu aralar...


Site Ziyaretçilerine eleştiri (14.11.2006)

Bu sayfada yazmaya başladığımda, farklı bir durum vardı. Site ziyaretçileri güncel konularda fikirlerini söyler, eleştirir veya takdir ederlerdi. Ancak son zamanlarda dikkatimi çeken bir şeyi söyleme sorumluluğunu hissediyorum affınıza sığınarak.

Bu sayfa sanki sadece ziyaretçi defterinden oluşuyor gibi. Yine ve sadece burada atışmalar ve düzeysizlikler görüyorum. Dünyada sınırların bile artık kalktığı bir dönemde, küçücük Dargeçit' in köyleri arasında çatışmalar, atışmalar.. çok yazık !

Bir yeri değerli kılan taşı, toprağı değil veya adı değildir. Oraya değer katan üzerinde yaşayanlardır elbette. Dünyanın en güzel yeri dahi, eğer üzerinde yaşayanlar kısır döngü içerisinde ve kendi içleri dışındaki dünya ile iletişim ve bağ oluşturmamışlarsa orası, orası kalmaya mahkûmdur. Zaten Dargeçit küçük ve az insanın yaşadığı bir yer. Bu insanların çoğu cefalı. Bunun üzerine bir şey vermeden hala o cefalar üzerinde tepinmek ileriye değil geriye götürür bizleri. Dargeçit dışında da bir dünya vardır hem de çok büyük bir dünya. Bu dünyayı izlemek gerekir, neler oluyor, neler bitiyor. Dargeçit' e neler katabilirim düşüncesi ve isteğiyle dolu olmamız gerekir.

Geriye takılmanın bir anlamı olmadığını artık kabul etmek zorundayız. Geride olanlar, yaşananlar tarih oldu, bunu değiştirmek mümkün değildir. Yeryüzündeki tüm alanlarda değişim sürekli olmasına rağmen tarih hep aynıdır, değişmezdir. Çünkü yaşanan yaşanmış ve geriye dönüp bunu değiştirmek gibi bir şansımız yoktur. O halde tarihten ders almalıyız. Bu coğrafyada en çok acı çeken yerlerden birisidir Dargeçit. Bunu hepiniz yaşadınız yakın zamanda. O halde bundan ders çıkarıp, at gözlüklerimizi çıkarmamız gerekir ve biraz daha genel bakmamız gerekir, etki edebileceğimiz sadece bugünün olduğunu bilerek, birbirimize değer vermek, saygılı olmak ve üretmekten başka ortak çıkarımız yoktur.


Ecevit (10.11.2006)
1973 yılıydı Bülent Ecevit ile tanışmam. Babam o zamanlar Ecevit' in genel başkanı olduğu CHP' ye katılmış ve İl Genel meclis üyeliği için anlaşma yapmıştı. Bu seçimden evvel şimdi olmayan Senato seçimleri vardı. Babamın CHP adına çalışması nedeniyle, propagandada kullanılmak üzere evimizde birçok afiş ve Ecevit resmi vardı. Çok iyi hatırlıyorum Ecevit'in siyah beyaz bir resmi asılıydı evimizin duvarında, hayatı ile ilgili broşürler de vardı. O broşürler şu an gözümün önünde, çocukluk ve gençlik resimleri süslemişti.
Bir gün okula giderken Ecevit resmini önlüğüme, göğsüme yapıştırıp öyle gitmiştim. Öğretmenim Yusuf Kaya (Sümer' liydi, eğer bu yazıyı okursa veya tanıyan varsa kendisi ile iletişim kurmak isterim) beni uyarmış ve çıkarmıştım.
Gazetelerde dikkatinizi çekmiştir, adının dağlara, taşlara yazıldığını. Doğrudur. O zamanlar radyo dışında hiçbir iletişim aracımız olmadığı halde ve benim böylesi, Türkiye' nin başka yerlerinde yapılanlardan haberim olmamasına rağmen "Karaoğlan" "umudumuz Ecevit" "Halkçı Ecevit" gibi sloganları yağlı boya ile yazdım. En çok ta görülebilecek yerlere; Dargeçit-Midyat yoluna güzel bir taş bulur, yazıyı yazar ve gelip geçen arabaların görebileceği şekilde koyardım.
O dönemden 1980 yılına kadar, Ecevit hep benim için o mavi gömleği, zayıflığı ile yoksul ve yoksulların yanında, Demirel ise beyaz gömleği ve şişmanlığı ile zengin ve zenginlerin yanında görüntüsü veriyordu. Ecevit' i kendime daha yakın hissediyordum bu nedenlerle. Demirel' e hiç sempati duymadım.
Nedense ölümlerin ardından, ölenin iyi yönleri gelir ilk olarak insanın aklına. Oysa Ecevit' in sonraki yıllarda yaptıklarının bazılarına hiçbir zaman katılmadım. Son yıllarda demokrat kimliğinden uzaklaşması, görevini yapamayacak derecede yaşlı olmasına rağmen diretmesi… Bunlar bugün hiç düşüneceğim şeyler değildir.
Ülke ile herkesin ilgili olmasını, politik görüşünün olmasını, bu ülkede yaşayan herkesin yönetimdekilerin seçimine katkıda bulunması gerektiğini Ecevit ile öğrendim. Aşkın sonsuz olabileceğini de…


İstemediğimiz Şeyi Yapmak (08.11.2006)
Bilmem hiç istemediğiniz halde birilerini üzmek zorunda kaldınız mı? Türk filmlerinde olur ya hani, zengin kız sevdiği yoksul oğlanın hayatını karartacak gaddar babası yüzünden, çok sevdiği halde oğlana, onu sevmediğini söyler ve acılar başlar.
Aslında yapmak istemediğini yapmıştır. Nedenini de anlatamıyor ve kahreden de zaten o. Suçlamalara maruz kalıyor, karşısındaki insanın hiçbir günahı yokken. Ama olması gereken, mutlaka ikisinin de hayrına olan bu duruma razı oluyor, olmak zorundadır. Ne acı bir durumdur değil mi? Ömür boyu belki hak etmediği suçlamaları sineye çekerek hem de.
Bu yaşamın bir çok alanında önümüze çıkabiliyor maalesef. İstemediğimiz bir şeyi istediğimizmiş gibi yapıp göstermek. Mutlaka, bunu yaşamışızdır ömrümüzün bir kesitinde. Ananız, babanız, arkadaşınız veya yarimiz ile.
Hayat ne acımasız, insanı böylesi bir duruma sürüklemesi. Ama ne diyebiliriz ki, önümüze çıkarmışsa bu gerçeği, kabullenip yaşamanın ötesinde şansımız var mı? Yok. Ama şu şansımız var içimizi kemirmesini önlemek için, ıssız bir yere, bir dağa, deniz kenarına gidip bağırabiliriz, bu böyle değildi, doğrusu şuuuuuuuu…!


Yazmanın Keyfi (03.11.2006)
Bazen insanın içini kemiren, mutlaka birileriyle paylaşması gereken, yaşadığı veya düşündüğü şeyler vardır. Bunları anlatabilecek, yakın hissettiği birini bulamadığında adeta içinden taşar, boğazında düğümlenir, boğacak gibi olur. Mutlaka bunu anlatmalı artık ama ne yapmalı? Ya ıssız bir yere gidip bağırmalı ya da yazabilir. Yazdığını sonra kimsenin görmemesi için yırtabilir. Zaten paylaşabileceği bir durum olsa, aleni söylerdi…
Benim dediğim "yazmak" ise, buna benzemekle beraber farklı bir açıdan bahsedeceğim.
Bu anlamda yazı yazmanın keyfini yaşıyorum ben de bu site sayesinde. Fikirlerimi yazabilme fırsatı buluyor, bakışımı sunma fırsatı da… Bunun bana getirisi elbette çok anlamladır. Bir konuyu yazmaya karar verirken beynimi zorlar ve bazen o ana kadar düşünmediğim açılar bulabiliyorum. Kendime de katkı sunuyorum böylece. Bunun yanında okuyanların mutlaka olumlu veya olumsuz tepkilerinin olduğunu, bu anlamda da başkalarının da kendi içlerinde hatta başkalarıyla da fikir alış verişi yaptıklarını düşünüyorum.
Bir de üretme yanı var yazmanın.
İlk yazılarımdan birinde, özetle "toplumun taleplerinden ziyade, bir şey verebileceklerin bunu sunması gerektiğini, zaman, zaman eleştirebileceğini ancak nihayetinde kararlı ve fikirlerini savunabilecek kadar bilgi birikimine sahip olmaları halinde zamanla bunun kabul göreceğini" yazmıştım.
Artık siteye gönderilen mesajlarda benimle ilgili olumsuz eleştirilerin bittiğini fark etmek, benim benimsendiğim şeklinde yorumlanabilmelidir sanırım.
İşte yazmanın verdiği haz.


Cumhuriyet ve Demokrasi (29.10.2006)
Hepimizin zaman, zaman yanılgıya düştüğü Cumhuriyet'i tarif ederken aslında demokrasiyi tarif ettiğimizi gözlemliyoruz. Genelde de bize öğretilen o. Cumhuriyet halkın egemenliği, kendi kendini yönetme biçimi olarak algılanıyor. Aslında tarif edilen demokrasidir. Cumhuriyet olunca, hanedan ülkeyi yönetmiyor. İktidar aynı soyun elinde, babadan oğula devrolmuyor. Cumhuriyet İran'da da var. Suriye'de de..Libya'da da… Çünkü oralarda halkın egemenliğine imkan veren "demokrasi" yok. Cumhuriyet demokrasi ile beslenmezse pek de bir işe yaramıyor. Çünkü iktidarı din devletine ya da bir diktatöre bırakabiliyor. Buna karşın demokrasinin beşiği İngiltere Cumhuriyet değil. Ama halk egemenliğinin şahı orada.
Biz Cumhuriyet'in 83. yılında hala bu ayırımları öğrenmiş değiliz. Nasıl bir eğitim sistemimiz varsa Cumhuriyetimizin.
Demokrasi ise, şiddeti dışlamak kaydıyla her türlü düşüncenin söylenmesi, örgütlenmesidir. Yaşamın her alanında çoğulculuğu kabul eder. Bugün azınlık olan bir fikrin yarın çoğunluk olabileceği unutulmamalıdır. Tam tersi de olabilir. Örnek DSP nin Türkiye'nin en çok oy alan partisi iken, dibe vurması gibi.
Cumhuriyeti, demokrasi taçlandırır. İnsan odaklı bir yaşama geçmeliyiz. Yönetenler, yönetilenler gözüyle bakabilmeli.
Keşke cumhuriyet Bayramı gibi bir de Demokrasi Bayramımız olsaydı. Böylece cumhuriyeti demokrasi sanmazdık.


Öğretmenin Altınları (19.10.2006)
1983 yılında mersin'de tatildeydim amcamın oğlunun yanında. Onun da bir arkadaşı vardı, bizi akşam yemeğine eve davet etti. Evine gittik ailesiyle tanıştık, babası nereli olduğum sordu, Mardin dedim, neresinden Dargeçit dedim, neresinden Kılavuz köyünden dedim. Adam şaşırarak;
- Hase DEMİR'i, Beşir ARSLAN' ı, Mecit ÇELİK'İ tanıyor musun?
- Evet, dedim.
Saydığı isimler, köyümüzün ileri gelenleriydi ve sürekli bunlar yönetiyordu. Bunlar o dönemde muhtarlık yaparlardı hep, dolayısıyla ağa sayılırlardı muhtarlıkları süresince.
"Oğlum ben köyünüzde vekil öğretmenlik yaptım yıllar önce bir anımı anlatacağım" dedi. Peki diyip, dinlemeye başladım.
"30 yıl önce ben köyünüze vekil öğretmen olarak atandım. Muhtarlık seçimi yapıldı. Seçimi okuma yazma bilmeyen aday kazandı. Kaybeden ise, okur, yazardı. Kaybeden yanıma gelip, öğretmen bey dedi, eğer mührü muhtardan alıp bana sadece yedi gün verirsen sana her gün bir, toplam yedi tane alma dediğimiz büyük altınlardan vereceğim" dedi. Ben de Dargeçit nahiyesine giderek, karakol komutanına anlattım durumu ve alalım altınları paylaşırız, yedi gün sonra da mührünü geri veririz dedim, o da kabul etti. Karakol komutanı, seçilen muhtarı çağırtıp, okur, yazar olup, olmadığını kontrol etti, bilmiyordu. Karakol komutanı mührü ondan alıp, kaybeden adaya verdi. Yedi tane altınımızı alıp, paylaştık komutanla. Sonra, mührünü aldığımız muhtar durumu duymuş her nasılsa ve bana gelerek, eğer mührümü geri verdirirsen ben de yedi altın vereceğim dedi. Zaten yedi gün sonra geri verecektik çünkü yaptığımız yasal değildi. Tekrar karakol komutanına gidip durumu söyledim ve yine kabul etti, mührü geri alıp, kazanan adaya verdik tekrar ve yedi altın daha aldık. Böylece bu alışverişten yedişer altın kazanmış olduk."
Evinde bulunduğumuz şahısın, dörder kattan iki binası vardı ve beşinci katları da birleştirmiş, kendisi oturuyordu. Şimdi daha iyi anlıyorum bu mal ve mülkü nasıl edindiğini.
Bilmem anlatabildim mi?


Orhan Pamuk (13.10.2006)
Bugünkü basının tamamında ilk ve en önemli haber Orhan Pamuk elbette, haklı olarak. Milliyet gazetesi yazarı Derya Sazak köşesinde "Türkiye'nin de Nobel ödüllü bir yazarı var artık. 2006 Nobel Edebiyat Ödülü Orhan Pamuk'a verildi. Bir romancı için büyük başarı. 32 yıllık emeğin ürünü, 30'dan fazla dilde yayımlanan yapıtları uluslararası saygınlığı tartışılmaz bir kurum olan İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından ödüle değer bulundu. "Cevdet Bey ve Oğulları", "Kara Kitap", "Yeni Hayat", "Sessiz Ev", "Benim Adım Kırmızı", "Kar" ve "İstanbul".
Türkiye'de ve dünyada beğeni toplayan yapıtlarıyla Pamuk, Nobel ödülünü fazlasıyla hak etmişti. 1980'lerde Yaşar Kemal ile Nobel'in eşiğinden dönmüştük. "İnce Memed" efsanesi ile Gabriel Garcia Marquez'in "Yüzyıllık Yalnızlık"ta anlattıkları Latin Amerika ile Anadolu'nun mistik kesişmelerini, usta iki yazarın farklı coğrafyalarda kaleme almasının örneğiydi. Ödül, Marquez'e gitti. Orhan Pamuk, Nobel'i alarak Yaşar Kemal ustadan esirgenen ödülün sahibi oldu. İsveç Akademisi, Pamuk'un tarzını "İstanbul kentinin melankolik ruhunu yeniden yakalamak için, kültürler arası çatışmaları uzlaştıran yeni semboller yarattı" diye yorumlamış. Geçmiş-bugün, Doğu-Batı, laiklik-İslam gibi karmaşık ikilemleri, renkli insan portreleri üzerinden çözümlediği için beğeniliyor Pamuk'un yapıtları. İstanbul'u tarih ile bugünü barıştıran bir sahneye dönüştürdüğü için övülüyor. Geçen yıl Alman Yayıncılar Birliği'nin "Barış Ödülü"ne layık görüldüğünde, romanlarında insanı anlatırken, bir yazarın işlevinin aynı zamanda kafalardaki "öteki"yi, "yabancı"yı, "düşman"ı değiştirmek olduğunu söylemişti.
Almanya'daki Türklerin yaşadıklarını, huzursuzluklarını hayal etmeyen bir Alman romancı düşünülemeyeceğinden hareketle şöyle konuşmuştu: "Kürtleri, azınlıkları, konuşulmayan tarihin karanlık noktalarını hayal etmeyen bir Türk romancısının da eserinin eksik kalacağını hissediyorum."
Nedense uluslar arası ödülleri Türkiye' nin kronikleşmiş konularında fikir üreten sanat yapıtları ile sanatçı, edebiyatçı ve şairlerine veriliyor. Yılmaz Güney' in Yol filmi Cannes film festivalinde en iyi film ödülünü almıştı, Nazım Hikmet'in şiirleri gibi.


Dargeçit'te Gece (08.10.2006)
1992 veya 1993 yıllarından biriydi. Bir akşam, evimizin karşısında bulunan askeri kışlaya ateş açılmaya başlandı. Önce büyük bir patlama ardından ateşe atılan tuz gibi silah sesleri. Her zaman olduğu gibi yine banyoda siper aldık. Evimizin içine mermiler geliyor pencerelerden. Yaklaşık 4 saat sürdü. Sabahı zor ettik. Askerler sokağa çıkılmamasını anons ederken bir yandan da arama yapıyorlardı. Komşumuz amcamın oğlu Abdurrahman, evde sıkılmış, dayanamamış evimize gelmek üzere bahçeye girdi ki o anda askerler de bahçeye girdi. Evimiz iki katlı idi, alt katta bize ait ama boştu. Onu ev sahibi mi sandılar bilemiyorum bir astsubay direk onun yanına gidip kızgın bir şekilde bağırmaya başladı.
- Ateş edenleri gördün mü? Dedi ve elindeki incecik sopayla vurmaya başladı.
- Hayır, görmedim.
Astsubay bir yandan vururken amcamın oğluna bir yandan da soruyordu:
- Bunlar bir daha ateş edecekler mi?
- Bilmiyorum.
- Söyle bunlar bir daha buradan bize ateş edecekler mi?
Amcamın oğlu Abdurrahman artık çaresi kalmadığını düşünmüş olmalı ki:
- Hayır, bir daha buradan ateş etmeyecekler, dedi.
- Etmezler değil mi?
- Yok, yok etmezler.
- Bak ateş ederlerse senden bilirim. Gelir seni bulurum.
Yaklaşık 15 dakika süren bu diyalog ve dayaktan sonra, amcamın oğlu, astsubaya bir daha ateş etmeyecekler sözünü verdi ve dayaktan kurtuldu. Sanki Abdurrahman bu sözü verdi diye bir daha gelip, ateş etmeyeceklerdi. Bütün olan biteni ben balkondan izliyordum. Askerler bu kez yukarı gelmeden çıkıp gittiler.
Abdurrahman, yukarı geldi, birbirimize baktık, boğazımız düğümlendi, ağlamamak için kendimizi zor tuttuk, sonra gülüştük.
Abdurrahman:
- Senin yerine ben dayak yedim.
- Fark etmez. Ha sen dayak yedin ha ben, dedim.
Bana, bir daha böylesi durumlarda evden çıkmayacağım, dedi. Sokağa çıkma yasağı bittikten sonra evine gitti.


Patika (27.09.2006)
Bir çığ düştü yüreğime sesini duydun mu? Ben sağır oldum. Artık duyamıyorum yaşama anlam katan sesleri. Sessiz bir dünyanın tanığı oldum bir anda.
"Gitmek mi zor kalmak mı zor?" demiştin ya geçen gün kalmak daha zor. Tüm çaresizliğinle kalmak. Giden sen, kalansa ben…
Tuhaf bir duyguyla çıkıyorum evden. Seviyorum yaşadığım kasabayı ama ne çare ki yer sevmekle bitmiyor çoğu şey. Usul usul yürüyorum bahçenin bitiminde başlayan tozlu yoldan. Diyorum ki kendime "Yürü açılırsın". Sağdaki patikadan devam edip yolun sonuna doğru yaklaşırken kat ettiğim yola dönüp bakıyorum. Ne çok yürüdüm ben bu patikayı. Tek başıma, seninle, sonsuzluğumla, sonumla…

Her kavgamızda bu patikanın bitiminde yakalardım seni soluk soluğa. Soluklarımız söz dizimlerine dönüşürdü biz sesimizi dahi çıkarmadan. Sonra susmalarımız asılı kalırdı havada.
İlk gidişinde ve ben sana yetiştiğimde konuşmadan halletmiştik barışmayı. Şimdi bakıyorum ki baharlar gelmiş olsa da kasabaya bu patika hala kışlarını yaşıyor.

Yolu tek başıma bitiriyorum. İlk soldan devam edip açıklığa çıkıyorum ve yeşil çimenlerin üzerindeki o alıç ağacının altına oturuyorum. Gölgesine sığınıyorum kimi zamanlar sana sığındığım gibi. Ellerimi sürüyorum toprağa nemi derime işliyor. Yüzüme sürüyorum ellerimi, toprak kokusu içime işliyor.

-- Konuşma artık yeter.
-- Hayır, susturma beni bıktım suskun kalmaktan.
Mavi eşarbı alıyorsun eline evirip çeviriyorsun. Ve susuyorsun ilk kez bu kadar derinden. Bir an duraksıyorum. Konuşma demiştim ya konuş istiyorum oysa şimdi. Dökülsün istiyorum sesinden tanıdığım tüm o tanıdık gelen sözcüklerin. Oysa susuyorsun. Ebedi sessizlik gibi.

Uzun uzun oturuyorum ağacın altında. En son sustuğunda elinde takılı kalan ya da zamana takılı kalan desem daha doğru olur mavi eşarbı taktığımı fark ediyorum. Toprağa bulanmış ellerimle çekip alıyorum boynumdan eşarbı. Ağacın gölgesinden sıyrılıp eşarbı yerde bırakıp seni bırakmışım hissine kapılıp kalkıyorum gölgesinde oturduğum alıç ağacının altından.

Ayaklarımı sürüye sürüye aynı patikadan eve dönüyorum. İçim eziliyor ama, canım bir şeyler yemek istemiyor. Yeşil koltuğa ilişiyorum. Kafamdaki soruları tekrarlıyorum sesli sesli. Susturuyorum kendimi sonra sesimi duymaktan korkarak. Masanın üzerinden alıyorum yazılmış onlarca kağıt dolu karton dosyayı.

Selam Sevdiğim,
Geleli daha üç gün olmasına rağmen ayrılığının ağırlığı sardı ruhumu. Ne zormuş ayrı kalmak senden. Bir yangın yeriymiş yaşamak sensiz. Buralar çok güzel ama sessiz. Bilirsin ben pek sevmem sessizliği. Hep bir ses, soluk olsun isterim yakınımda. Buralar güzel dedim ya demin yalan hayır güzel falan değil. İnsanlarını sevemedim. Bana göre değil buralar. Seversin dediğini duyuyorum kulaklarımda…..

Evet güzel değildi oralar ona göre ise hiç değildi. O yüzden bir haftaya kalmadı döndü geriye yanıma. Aynı havayı soluyamamak ağır gelmişti ona…
Kalkıyorum kağıtları kenara bırakarak, çünkü kapı çalıyor.


2 Mizgin 1 Barış (17.09.2006)

Yürek dayanmıyor bu küçücük yüreklerin susmasına, susturulmasına. Bu küçük yüreklerin durduğunu duymak Yılmaz Erdoğan' ın mektubunda dediği gibi, bu ateşi durduracak her kimse önlerinde eğilmek istiyor insan. Bu ateş sönmeli, "Ateş düştüğü yeri yakar" derler, benim de iki kızımdan birinin adı Mizgin ve o ateş benim yüreğimin kenarını yaktı. Belki kızımın adının Mizgin olması daha çok acılarını hissetmeme neden oldu ama değil.

Can Dündar 16.09.2006 tarihli Milliyetteki köşesinde şöyle diyor Mizginler için: "Mizgin Özbek 9 yaşındaydı. Batman'ın Balbaşı köyünde yaşıyordu. 5 Eylül Salı günü Batman'dan okul ihtiyaçlarını almak üzere abisinin kullandığı Renault ile yola çıktı. Böbrek hastası olan annesi de şehirde doktora görünecekti. Batman'a giderlerken yolda aldıkları silahlı iki kişinin askerlerle 3-4 dakika süren çatışmadan sonra araçtan çıkarıldıklarında annenin vücudunda 3 kurşun vardı. Mizgin ise ölmüştü. Pazartesi okula gidecek olan Mizgin, koltuğuna oturan tanımadığı 2 adamın kaderine ortak olmuştu.
Onun acısı dinmeden, bir başka Mizgin 'in, 13 yaşındaki Mizgin Demir'in ölüm haberi geldi bölgeden. O da Diyarbakır Bağlar' daki bir patlamada, annesi ve 3 kardeşiyle birlikte can vermişti. Basından okuduğumuz kadarıyla: 8 yaşında lösemiye yakalanmıştı Mizgin... Ama tedaviye verecek para nerede? Babası Ankara'da bir barda davul çalarak eve para yollamaya çalışıyordu. Büyük ağabeyi çocuk yaşta baba olmuş, sabah derse, öğleden sonra tamirciye gidiyordu. Mizgin' in 4 küçüğü daha vardı; en ufağı 11 aylık... Saçları dökülmüştü. İşte o zor anda devreye LÖSEV girmiş, Mizgin' in tedavisini üstlenmişti. Tedavi sonucu 4 ay önce saçları yeniden çıkmaya başlamıştı küçük kızın... 10 gün önce yeni bir eve taşındılar. Yoksulluk ve hastalıkla geçen 13 yıldan sonra yeni bir hayat başlayacaktı. Zulüm, yol vermedi. Evde telefon olmadığından Ankara'daki babaya ancak jetonlu telefondan verebildiler acılı haberi: Karısı ile 4 çocuğunu kaybeden babanın Diyarbakır'a dönecek parası yoktu cebinde... Akrabadan toplanan parayla geldiğinde çocuklarının cenazesi kalkmıştı bile... O cehennemden sağ kurtulan oğlu Barış'a koştu hemen... Onun da yüzde 70 sakat kalacağını öğrendi.Barış sakatlanmıştı Diyarbakır'da... Kan kanserini yenen Mizgin' se yenilmişti.

Mizgin, "müjde" demekmiş. Son 10 günde 2 Mizgin 'in yaşadığı 2 felaket, Güneydoğu'da müjdelere hâlâ ne kadar uzak olduğumuzu hatırlattı bize... Sakatlanan Barış'ı yaşatmak için, Kürdüyle Türküyle el ele vermenin tam zamanıdır şimdi." İşte böyle diyor Ülkemizin en duyanlı yazarlarından Can Dündar. Bu yazının altına ismimin yazılmasını istemiyorum. Çünkü duygular benim olsa da, yazının çoğu Can Dündar'ın kalemindendir.

Mizginlerin o küçücük yüreklerinin susması umarım Barış'ı yaşatmaya yardımcı olur.


Bağımlılık (14.09.2006)
Bağımlılık, insanın yaşayabileceği en kötü durumlardan biridir. Bağımlılık ancak, bebeklere mahsus olması gerekirken bu hale getirilen kişilikler yaşamları boyunca istediklerini yaşayamamakta, bağımlı olduklarının istediklerini yapmak zorunda kalmaktadırlar. Bağımlı ülkeler için de aynı durum söz konusudur, asla özgür olmamışlardır.
Çocukluğumuzdan itibaren, yerimize karar veren, anne ve babalar. Hatta karnımızın doyup doymadığına dahi karar veren anne ve babalar. Yaptığımız bir davranışın sonucunu bizim deneyerek görmemize engel olup, “yapma, etme” diyen anne ve babalar. Bu davranışlar sonucunda yaşama başlandığında sudan çıkmış balığa dönülmekte, yine o yerine karar verilen kişilik etrafına bakıp, kendisine komut vermesini beklemekte, önüne çıkan çok basit engellerde bile durum değişmemekte.
Çocuk yemek yerken, “anne karnım doydu” demesine rağmen “yok, yok karnın doymadı” gibi basit bir davranışın nelere mal olduğunu, ileriki yaşamında kişinin kararsızlığı, desteksiz yaşayamaması gibi sonuçlar doğurduğunu bilmekteyiz artık. Eğer bir çocuk sobayı ellemek istiyorsa, sonucunu ona anlatmalı ama asla açıklama yapmadan “hayırrrrr” dememeliyiz, illa istiyorsa bırakın ellesin ve elinin yandığı sonucunu kendisi görsün.
Yasaklama yerine, davranış ve sözlerinin neye mal olabileceğini anlatmamız gerekir. Yapmamasını istediğimiz bir davranışı neden yapmaması gerektiğini anlatmalıyız sakin bir dille. Asla, “yapma o kadar” dememeliyiz, “yasaktır bu” dememeliyiz. Kendisi ile ilgili verdiğimiz bir kararda mutlaka fikrini almalı, karara ortak etmeliyiz. Etmeliyiz ki, altında imzası bulunan kararı uygulamaktan keyif alsın, sorumluluk alsın.
Evde, yapabileceği sorumluluklar verilmeli, örneğin, diş macunu şuradadır, kullanmakta olduğumuz bitince eskisini çöpe, yenisini çıkarma sorumluğu senindir gibi sorumluklar küçük yaşta verilmelidir. Bu ufacık davranış bile, kişiliğinde sorumluluk ve bağımsız karar verme kabiliyetinin gelişmesinde etkili olacaktır.
Bağımlı insanın yetişmesi, bilerek veya bilmeyerek verilen eğitimin neticesinde şekillendiğini unutmamak gerekir.


Xelila'da Çocukluğum (10.09.2006)
Dört çocuğu olan babam, 1969 yılında ikinci evliliğini yaptığında ben altı yaşındaydım ve çok iyi hatırlıyorum. Evimiz bir göz oda ve küçücük bir holden ibaretti. Holde bir eşik yapılmış kapının arkasından dışarıya suyun akışını sağlamak için bir delik vardı ve orada banyo yapıyorduk. Oda ise, hem mutfak, hem oturma, hem de hepimizin yere yatak sererek uyuduğumuz yatak odası olarak kullanılıyordu. Tuvalet yoktu. Bir tek gözlü evimizin altındaki ahırda tuvalet ihtiyacımızı gideriyorduk. Sonra zamanla, babam avluya, tuvalete benzer, üç duvar ördürdü, kapısına da bir bez gerdirdi ve çukuru falan olmadan, tuvalet diye kullanıyorduk. . Zamanla, pislikler yavaş, yavaş sokağa taştı ve öylece duruyordu. Ancak yağmur yağdığında seller götürür ve aşağımızda bulunan Hacı Abdullah’ın kuyusuna girerdi. O da bir yıl boyunca bu suyu kullanırdı. “Çale çalika” okulun yanındaki mevkinin adı. Burası köyün dışında olduğu için oradaki kuyuların suyu, diğerlerine göre temiz ve soğuktu.
Köyde su yoktu, her evin bir kuyusu vardı, bu kuyular yaz bitip yağmur yağdığında doldurulur ve bir yıl idare edilirdi. İlkbahar yağmurları yağmadan bir ailenin kuyusunda su kalmazsa başka kuyu sahiplerinden satın alırdı. Ölçüsü de, kuyuya bir direk konulur ve ıslaklığı karış ile ölçülürdü. Suyun değeri karış ile hesaplanırdı. Kuyu doldurma işi sırayla yapılırdı, bu sıra neye göre belirlenmişti onu bilmiyorum. Babam, köyün imamı olduğu için saygı görürdü herkesten. Bunun için ilkbaharın ilk yağmurunda ilk sıra bizim kuyuda olurdu. Böylece yıl içinde sokaklarda birikmiş her türlü pislik, hayvan gübresi vs. ne varsa bizim kuyuya dolardı su ile beraber. Biz de bu suyu her türlü ihtiyacımızda kullanırdık. Suyun rengi sarı ve içinde kurtçuklar vardı. Kurtçuklar ağzımıza girmesin diye su içtiğimiz tasın ağzını tülbentle kapatır ve atletlerimizi tasa dolar ve içerdik, sanki atletlerimiz temizdi. Bu kuyular su bitince her yıl sonbaharda temizlenirdi. Temizleme işi de, kuyuya biri indirilir ve kova ile içindeki balçık dışarı çıkartılırdı. Bir keresinde bende girdim kuyuya temizleme esnasında, keyif için girdim. İki dakika dayanamadım. Dizime kadar simsiyah balçık ve müthiş pis bir koku vardı. O çıkarılan balçıkta kuyunun ağzının yanına dökülür ve yağmur yağdığında geri meyil durumuna göre ya aynı kuyuya ya da sonraki kuyuya girerdi. Zamanla, babam iki oda bir holden ibaret bir ev daha yaptı tek göz evimizin bitişiğinde, damını da beton ile örttü, bu köyde ilkti. Evin yanına da bir havuz yaptırdı, yağmur yağınca damdan gelen su havuza dolar ve artık temiz su kullanma imkânımız olmuştu.
Artık bizim evimiz ve suyumuz köyde konuşulur olmuştu. Bizim havuzun suyundan yapılan çayın tadı başka olurdu. Bizim evde, gerek tek göz odayken gerek sonra her akşam konu komşu gelir, sohbet eder, çay ve sigara içerlerdi. Sigarada, kendilerinin ektiği tütünden, kendileri sarıp içerlerdi. Elektrik yok, gaz lambası kullanıyorduk. Saatlerce bu adamlar, sigara içer ve misafirler gittiklerinde oda süpürge ile süpürülür, yer yatakları konur ve uyurduk. Sabun da pek yoktu. Hatırladığım, yeşil renkli, pis kokan, köpürmeyen bir sabun ile bıttımdan köylülerce yapılanı vardı. Su ve sabun az olduğu için, haftada bir veya on beş günde bir yıkanırdık. Tek olan elbisemiz yıkanır, bazen çıplak beklerdik kuruması için ya da kurumadan tekrar giyerdik Su ve sabunun az olmasından elimizde, yüzümüzde sürekli iltihaplı yaralar olurdu. Onları kaşımak, kabuklarını kaldırmak ne keyif verici bir durumdu. Kabuğu kaldırırdım, zamanla tekrar kabuk bağlardı ve uzun süre iyileşmezdi.
Xelila’ da dokuz yaşıma kadar yaşadım. Bu yaşa kadar geçirdiğim başka anılarımı da hatırlarsam yazacağım.


MUTLU OLMA SANATI* (07.09.2006)
Mutlu olma sanatını çocuklara öğretmeleri gerekirdi; felaket başımıza çöktüğünde değil. Büyük bir sıkıntımız olmadığı, hayatın acılıklarının ufak tefek aksamalardan ibaret olduğu zamanlarda.
İlk kural; bugünkü ya da geçmişteki sıkıntılarından kimseye söz açmamaktır. Bir baş ağrısını, mide bulantısını, bir keyifsizliği, bir sancıyı, uygun bir dille olsa bile başkalarına anlatmak saygısızlık sayılmalıydı. Başımıza gelen haksızlıklar ve kötülükler için de aynı şey geçerli. Çocuklara, gençlere hatta büyüklere, fazlasıyla unuttukları bir gerçeği hatırlatmalıyız. Halimizden yakınmamız, dinleyen kişiler bizi itirafa teşvik etse ve bizi teselli etmekten zevk alır görünse bile, onları üzer, dolayısıyla canlarını sıkar. Çünkü üzüntü bir zehir gibidir; onu sevebiliriz ama, yararını göremeyiz; sonunda üstün gelen de en köklü duygumuzdur. Herkes yaşamaya bakar, ölmeye değil. Yaşayanları, yani durumundan hoşnut olanları, hoşnut görünenleri arar çevresinde. Küllere bakıp ağlaşacak yerde, herkes kendi odununu getirip ocağa atsa, insan topluluğu nasıl da kusursuz olurdu.
Bu kurallar eskiden kibarlar arasında zaten uygulanıyordu. Serbest konuşmamak nedeniyle, o ortamlarda insanların can sıkıntısını duydukları da bir gerçektir. Bizim burjuvazimiz toplum sohbetleri için gerekli olan açık sözlülüğü geliştirdi. Pek de iyi etti. Ama, herkesin kendi üzüntüsünü ortaya dökmesine de gerek yok. Bu durumda can sıkıntısı eskisinden de beter oluyor. Onun için toplum ilişkilerini aile ortamının dışına taşırmalıyız. Çünkü aile ortamında, çoğu kez, insan kendini bırakır, biraz hoşa gitme kaygısı duyulduğunda akla bile gelmeyecek bir sürü ufak tefek sıkıntılar ortaya dökülür. Sözleriyle çevresindekilerin ilgisini uyandırmanın zevki, anlatılması can sıkıcı olan bir yığın ıvır zıvır üzüntülerin unutulmasına yol açar. Hoşa gitmek isteyen kişi kendini biraz zahmete sokar ama, onun bu zahmeti, tıpkı müzikçinin, ressamın duyduğu zahmet gibi, zevk yaratır. Ayrıca kendisi de, anlatmaya fırsat bulamadığı sıkıntılarından böylece kurtulmuş olur. İlke şudur: Sıkıntılarından, yani küçük sıkıntılarından söz etmezsek onları unutur gideriz.
Şu anda yağmur yağıyor,, sağanak şakırtısı duyuluyor, hava sanki yıkanmış ve filtreden çekilmiş gibi. Bulutlar görkemli tülleri andırıyor. Bu güzellikleri görmesini bilelim.
Hayır, bunun yerine, birisi kalkıp yağmurun ürünlere zarar verdiğinden söz açıyor. Bir başkası, ortalık çamur içinde kalacak diye hayıflanmakta… Bu üçüncü kişi, artık çimenlerde de oturulamaz, diye üzülüyor. Tamam, tamam. Tekrara gerek yok. Yakınmalarımız bütün bu sakıncaları ortadan kaldıracak değil ki. Eve dönünce orada da aynı tekerleme… Oysa insan asıl şu yağmurlu günde karşısında neşeli güler yüzler görmek ister. Onun için ağlamaklı havada güler yüz göstermeli..!
*Filozof Alain' in aynı adlı kitabından yararlanılmıştır.


BEGONVİL (04.09.2006)
Adam, güne başlarken bir eksiklik hissediyordu, adeta yarısı yoktu. Pencereyi açtı, enfes bir oksijen doldu içeriye, denizin görüntüsü ve begonviller günaydın demişlerdi ama eksikti yine bir yanı, anlamıyordu bunu, anlam veremiyordu. Derin bir nefes aldı.. Varım, yaşıyorum diye düşündü.
Zakkum, begonviller ve sardunyalar kokusu ile, bembeyaz evleri birer, birer geçti, denize doğru gidiyordu, diğer yarısını bulmak umuduyla belki de. Bakınıyordu etrafına diğer yarımını arıyordu gözleri. Düşündü bir an, yok.
Oturdu, martılar da güne başlamıştı, açtılar. Umurlarında mıydı? Daldı denizin sonsuzluğuna, bir yelken özgürce kanatlarını açmıştı rüzgara. Yoktu.
Aradı durdu, döndü durdu, yok. Güneş yakarken ortalığı yine yoktu.
Akşam eve geldi. Masasını terasın en güzel yerine koydu; en çok etrafı gören yerine. Belki yarımı görebilirdi.
Bir şiir belirdi dudaklarında, Şiiri çok severdi. Kendini hep bulmuştu şiirde, mutluluğunda, mutsuzluğunda. Hasan Hüseyin Korkmazgil'den bir şiirdi, Haziran'da Ölmek Zor deyip, Haziran'da ölen şairden. Hem Haziran dışındaki ölümler çok mu kolay acaba? Umutlandı, şiiri okudu. Budur yarımım. Aldı yarımını adam, iki balık koydular fırına, yeşil salata, özenle yerleştirdiler biraz önce en güzel köşeye konan masaya. O yarısıyla oturdu, bir türkü tutturdular "odam kireç tutmuyor." Sonra bir şiir geldi, biri mi okudu şiiri, ikisi mi anlayamadı ;
Kim o deme boşuna…"
Benim ben
Öyle bir ben ki gelen kapına
Baştan başa sen
Güneşin batışını, denize yansımasını, kızıllığını, yalnızlığın alev, alev acısını hisseti yüreğinde, zaten yüreği çok seviyordu adam.. İrkildi, öbür yarısının balığı olduğu yerde duruyordu, yalnızdı ve diğeri yoktu yine. Yere düşen bir et parçasının etrafını karıncalar sarmıştı, onlarda mı martılar gibi düşünüyordu acaba?
Daldı yine denizin sonsuzluğuna..
Döndü, arkada ormana baktı, öylece duruyordu, sessizce, sessizliği gibi, bir ağaca gözleri odaklanmıştı, ormanda ama yalnız görünüyor; "Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine" olmalıydı. Ağaçta mı martılar gibi düşünüyordu acaba?
Akşam karanlığı çöktü, bir yıldız belirdi önce, sonra başka bir yıldız ve yıldızlar. Ama adamın yüreği acıyordu ve yoktu diğer yarısı


AŞK (04.09.2006)
Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı kitabında, "size aşkı tarif edemem" der. Aşk iki nokta üst üste diye bir tanım yapılamaz. Aşk ile ilgili sayfalar dolusu kitap yazıldı ama tarifi tam yapılamadı. Şimdilerde ise, genlerde aranmakta aşk. Benim de ukalalık yapıp, aşkı tarif edebilmem mümkün değil zaten, yapmam da. Genç arkadaşlarımın siteye ilgilerinin büyük olduğunu düşünerek birlikte rahat şekilde yaşayabilmek için belki de devede kulak misali bir katkı sunabileceğimi düşünüyorum.
Hala taraflardan birinin söz sahibi olmadığı evlilikler, aşklar vardır, bunları ayrı tutuyorum konumuzdan.
Bir söz vardır: "evliliğin ilk yılında erkek konuşur kadın dinler, sonraki yıl kadın konuşur erkek dinler, diğer yıllarda ikisi konuşur kimse dinlemez." Evlilik veya aşk başlayınca, bu hataya hep düşüyoruz. Erkek eşini değiştirmeye çalışır, kendisi gibi düşünüp, kendisi gibi davranmasını ister. Bu da mümkün olmayınca, çatışmalar başlar.
Evlilik veya aşk iki kişiliktir, tek başına çabanın faydası olamaz. Tek başına çaba sarf eden taraf sürekli sömürülür ve bir fayda da sağlamaz nihayetinde.
İlişkide, saygı çerçevesinde özgürlükten yana olunmalı. Olunmalı ki, birey kendini diğer tarafa göre herhangi bir kalıba sokmadan, düşüncelerini özgürce söyleyebilmeli ve davranışlarını özgürce yaşayabilmeli eşi ile. Kalıba sokulan ilişkilerde, taraflar davranışlarını hep "acaba" diye düşünerek şekillendirirler. Bu durum onların hata yapmasına, kasılmasına sebep verir ve mutsuz bir kişilik ortaya çıkar. Sonuçta bu da diğer tarafa yansır ve olumsuz bir ilişki ortaya çıkar. Bu normal arkadaşlık ve aile ilişkilerimizde de böyle değil midir?
Erkekler Marstan Kadınlar Venüs'ten adlı kitapta, zaten cinsiyet farklılığından, düşünce ve davranışlarımızda farklılıkların olması kaçınılmazdır diyor. Bir de yetiştiğimiz aile, toplum vs. eklenince tamamıyla anlamak gerekir bu farklılığı. Ayrı kulvarlardan gelen iki kişinin, bundan sonra birlikte yürüyecekleri yeni kulvarda, birbirlerinin farklılıklarına saygı göstermesi hatta bunlardan keyif alması gerekir.
Hayatımızı kolaylaştırmak veya zorlaştırmak çok basittir. İstersek çok rahat sürdürebilir durumu yaratabiliriz veya zorlaştırabiliriz. Aradaki fark zorlaştırmayı tek kişi yapabilir ama kolaylaştırmak ancak iki kişi ile olabilir. Bu bilinçle hayatımızı yaşanılabilir hale getirmek varken, zorlaştırmanın gereği var mıdır? Zorlaştırılan bir evliliğin, aşkın kısacası huzurlu olmayan bir ortamın, sonuçları düşünebiliyor musunuz? Kendimize ait tek olan hayatımızın heba edildiği, anlamsız çatışmaların sürekli yaşandığı ve sonuçta yaşanması gereken hayatın cehenneme döndüğü bir ortam yaratılıyor.
Aşkın iki kişilik olduğunu unutmayalım.


OKUMANIN ÖNEMİ (02.09.2006)
Hepimiz ilk gençlik yıllarımızda şiirler yazdık o dönemde aşık olduğumuz her şeye, içinde bulunduğumuz ruh haline göre. Ancak unuttuğumuz bir şey vardı, şiir yazıyorduk ama okumuyorduk ya da az okuyorduk.
Nedense ruh halimiz ne olursa olsun, okuduğumuz bir şiir o anımızı yakalıyor adeta. Bizi anlatıyor nedense. Bazen düşünürüm, acaba ruh halimize göre mi şiir bulup, okuruz yoksa her şiirde o anki ruh halimize uygun mısralar mı vardır? Çözemedim. Öyle ki, şiirdeki tek bir mısra ile yaşadığımız ruh halinin tamamını özetler, anlatır durumdadır. Özdemir Asaf' ın bir şiirinin adı 2= 1 'dir. Matematikte bu işlem yanlıştır ama yaşamımıza vurduğumuzda doğrudur. Yaşamımızda bazen işlemlerin sonuçları farklı çıkabiliyor ve şu sonuca ulaşılabiliyor: hayat ya da yaşam matematik değildir. Neden hayat ile yaşamı farklı anlamlı kelimeler olarak kullandım? Çünkü bana göre aralarında fark vardır. Hayat, teneffüs etmektir sadece ama yaşam içi dolu, kavgalarımız, istemlerimiz, ilişkilerimiz vs. vardır.
Roman biraz daha farklı, çok detaylıdır. Şiirin tek mısrada anlattığını roman bir kitapta anlatır. Anlatırken de, bize çok şeyler katar. Ufkumuz genişler, okuduklarımızı hayal gücümüzü kullanarak canlandırır ve o sahneyi renklendirerek yaşarız adeta. Bu anlamda Yaşar Kemal çok iyi bir örnektir. Dilini çok severim ve romanlarını okurken, olayların geçtiği yerleri öyle güzel anlatır ki, orayı canlandırır ve o sahneyi yaşarım. Zaten roman okurken, okuduğumuzu canlandırmak bize düşer, böylece beynimizi çalıştırırız ama TV de verilene bakmak durumunda olduğumuz için, tembel, tembel seyrederiz, yarattığımız bir değer yoktur.
İnsanın kendini ifade edebilmesi, başkalarını anlayabilmesi kullandığı sözcüklerle sınırlıdır. Bu nedenle kendimizi iyi ifade edebilmemiz, ifade edilenleri iyi anlayabilmemiz, okurken veya dinlerken söylenmek istenenleri anlamamız için okumak gerekir. Okurken, kelime hazinemizin genişleyebileceği, olaylara, fikirlere daha kapsamlı bakmayı da öğreneceğimiz kesindir. Bir arkadaşımın ofisinde, şöyle bir duvar yazısı vardı: "Eğer okumuyorsanız benimle tartışmayın." Doğru. Doğrudur çünkü okuyan biri hem iyi bir dinleyicidir hem de söylediklerinin bir anlamı vardır. Ama okumayan biri karşısındaki konuşurken, altta kalmamak için nasıl bir cevap vermeyi kafasında araştırıyor ve dinlemiyordur bile.
Üniversitede edebiyat hocamız "okuyun, Tomiks, Teksas okuyun. Ama yeter ki okuyun" derdi. Çağımızda, TV ve internetin hayatımıza girmesi ile okumanın anlamının azaldığını fark ediyorum. Fakat bazı aileler artık evlerinde TV bulundurmamaya başladı bile, interneti de bir hazine gibi görüp, faydalanmak olarak kullandığımızda harika bir bilgi hazinesidir.
Belleğinde 300 kelime olan ile 5000 kelime olan insanlar arasında dağlar kadar fark vardır. Değil mi? Oysa çok daha geniş belleklere sahip insanlar vardır ve bu bellekler ancak okuyarak, dinleyerek, araştırarak bu seviyeye gelmişlerdir.
Konumuz okuma olunca, Dargeçit' ten üniversite sınavında başarılı olup üniversitelere yerleşen kardeşlerimi tebrik ediyorum. Bu başarıda imzası olan başta Cengiz Kılıç ile diğer eğitimcilere şükranlarımı sunuyorum. Çok iyi bir sorumluluk örneği göstermektedirler. Yapılan kokteylde hiçbir Dargeçit' linin katılmamış olması ve kendilerine verilen 100 YTL' lik ödülün yanı sıra, Dargeçit' lilerin katkılarının olmaması da üzücü. Aralarında maddi imkanı iyi olmayanlara oradaki kuruluşların yanı sıra ekonomik durumu iyi olan kişilerin de destek vermesini diliyorum.


PAYLAŞMAK (01.09.2006)
Öyle yandık ki, herkesin acısını bizim acımız diye çektik hep. İyi ki de çekmişiz, çekmeliydik. Öyle mutlu olduk ki herkesin mutluluğunu kendimizin bildik hep. İyi ki de yaşadık mutluluğu. Bir söz vardır: "mutluluk paylaşıldıkça çoğalır, acı paylaşıldıkça azalır."
Düşünüyorum da insanın bir yakınını kaybetmesinde yöremize has olan taziyelerin acıyı hafifletinceye kadar sürmesi, meydanlarda yapılan düğünlerde davet beklemeden gidilip mutluluğun paylaşılması kadar güzel bir şey var mıdır? Galibe en acısı ölümdür. Ölümlerde, hava sıcak ise, dışarıda dizilen sandalyelerde, hava soğuk ise evlerde yerlere serilen döşeklerde gelen gidenin fatiha okuması, acıyı paylaşması ve onlara gösterilen ilginin, yapılan teşekkürlerin zamanla yüreklerdeki acıyı hafiflettiğini yaşadım ve gördüm.
Mutluluğun ise paylaşıldığına örnek;düğünlerde tanıyan tanımayan herkesin halaya katılıp, elele tutuşarak yanındakine temas ederken, müziğin ritmiyle raks etmesi, raks ederken yüzlerde acılardan oluşan çizgilerin, gülümsemeye dönüşmesi, tüm acıların unutulması, ruhun ve bedenin kendinden geçerek yaşanan mutluluğun paylaşılmasıdır. Bayramlar, uzun kış gecelerinde evlere yapılan ziyaretlerdeki sohbetler…
İyi ki kültürümüzde bunlar vardır ve kaybolmamalıdır. Söze uygun, Yılmaz Güney' in bir şiiriyle yazımı bitireyim.

Hayat Bize Mutlu Olma Şansı Vermedi
Hayat bize mutlu olma şansı vermedi
Biz kendimizden başka
Herkesin üzüntüsünü
Üzüntümüz,
Acısını acımız yaptık.
Çünkü Dünya'nın öbür ucunda,
Hiç tanımadığımız bir insanın
Gözyaşı bile içimizi parçaladı...
Kedilere ağladık
Kuşların yasını tuttuk.
Yüreğimizin yufkalığı
Kimi zaman hayat karşısında
Bizi zayıf yaptı.
Aslında ne güzel şeydir
İnsanın insana yanması
Sevgili...
Ne güzeldir bilmediğin birinin
derdine üzülmek ve çare aramak.
Ben bütün hayatımda hep
Üzüldüm, hep yandım..
Yaşamak ne güzeldir be sevgili
Sevinerek, severek, sevilerek,
Düşünerek...
ve o vazgeçilmez sancılarını
Duyarak hayatın
(Yılmaz Güney)


BAĞ BOZUMU (31.08.2006)
1975 yılıydı sanırım. Amaroka mevkiinde pek fazla ev yoktu, şu anki İlçe Jandarma Komutanlığı binasının bulunduğu bölgede 4- 5 ev vardı sadece. Cumhuriyet İlköğretim Okulunun bulunduğu bölgede bir o kadar ev. O bölge bizim oyun alanımızdı. Gündüzleri bazen top oynardık, akşamları da arkadaşlar toplanır çeşitli oyunlar oynardık; "birê" ile "Buka Mira". Ancak ay aydınlık olunca oynayabilirdik. Çünkü elektrik yok, etraf karanlık olurdu eğer ay yoksa.
Şu anda da var mı aynı durum bilmiyorum ama o tarihlerde bağ bozumu mevsiminde bağlardaki üzümler toplanır, pekmez, pestil yapılırdı. Sonbaharda artık bağlarda üzüm biterdi, çok az, küçücük salkımlar kalırdı geride. Bunlara da "afare" derdik. Bağ sahipleri bağlarıyla ilgilenmez, isteyen girip yiyebiliyordu artık. Bir akşam "Amaroka"da arkadaşlar ile oyun oynadık bir süre. Sonra bu serbest bırakılan bağlara gidip "afare" yemeye karar verdik.
15- 20 kişi daldık bağlara ve bulduğumuz küçücük salkımları keyifle yemeğe başladık gece vakti. Bir arkadaşımız bağırarak "buraya gelin, bu bağda çok üzüm var" dedi. Herkes oraya hücum etti, hakikaten kocaman salkımlar vardı, üzüm çoktu. Ben bağa yeni girmiştim ilk salkımı elime aldım ki, bağın sahibi üzerimize taş yağdırmaya başlayarak bağırmaya başladı. Dağıldık, koşuşturduk. Meğer o bağdaki üzümler henüz toplanmamıştı, hala üzüm varmış ve sahibi de nöbet tutuyormuş bağda. Hacı Resul vardır ya hala, herkesin üzümü bitince, çarşıya sepet, sepet getirip satar "mazrone" yi. Bu da öyle yapmış, bağını korumuş nerden bilebilirdik ki?
Eve geldim, babam balkonda o etraftan gelen gürültüyü dinleyip, anlamaya çalışıyordu. Ne var oralarda gürültü var diye sordu, bilmiyorum dedim. Babam ısrarla bekliyordu balkonda, ben yatağa girdim ama kulağım dışarıdaydı. Bir ara babamın biri ile konuştuğunu duydum, pencereye yaklaştım daha iyi duymak için, bağın sahibi arkadaşlarımızdan birisini yakalamış, o da hepimizin ismini vermişti. Babama senin oğlun ile isimlerini saydığı diğer arkadaşlarımın bağını mahvettiklerini söylüyordu.
Babam beni çağırdı ve bir güzel fırçaladıktan sonra, tokatta attı.
Çok zaman sonra bağ sahibine olayı anlattım sanırım 5- 6 yıl önceydi. Hatırlayamadığını söyledi.
Dargeçit, hasret işte. Uzaktaki bir sevgiliye duyulan hasret gibi


GÖZLEM (23.08.2006)
Bülbülü altın kafese koymuşlar "ah vatanım" demiş. Her ne kadar Dargeçit gelişmemiş, sosyal mekanı olmayan, çok geri kalmış bir ilçe ise de, bizimdir orası ve "vatanımızdır." Özlem duymamak mümkün mü? O eski çarşıdaki günler, "amaroka"daki oyunlarımız, "sere dehle" ile "sere kahniye"deki kaçamaklarımız, ilk gençlik yıllarımızdaki yaşamlarımızı asla unutmayacağımız gibi, sürekli hasrette duyuyorum. Dargeçit özlemini bu site ile gidermeye başladım, iyi geldi bana. Eminim ki size de iyi gelmiştir.
Bu sitedeki ziyaretçi defterine yazılanları da takip etmeye başladım. Çok güzel sevgi, hasret, eleştiri, övgü sözcüklerini okuyorum ve seviniyorum. Yazdıklarıma gelen olumlu ve olumsuz eleştirileri de dikkatle takip ediyor ve herkese teşekkür ediyorum.
Dargeçit'te, herkes birbirini tanır. Bu nedenle birbirimizin davranışını da biliriz. Bu o denli önemli bir durum olmamalı. İnsanların yaşam biçimi, tarzı kendisine ait olmalı, özelde özgür birey, genelde toplumsal sorumluluk olmasını savunmalıyız zaten. Ancak, gerek bu davranışlar gerekse de bir şeyler yapmaya çalışanları yaptıklarıyla değil de yapamadıklarıyla sorgulamamalıyız. Başkasının kötü olmasının bizim iyi olmamız anlamına geleceği yanılgısına düşmemeliyiz. Bu iki durum da tehlikelidir. Eğer biri, kimseye zarar vermeden, sadece faydalı bir amaçla, art niyetsiz bir şey yapıyorsa, onu takdir etmeliyiz. Etmeliyiz ki, daha başka şeylerde yapsın, yapmaktan zevk alsın. Yaptığını beğenmediysek, bize göre doğru olanı yaparız. Zaten doğru tek değildir ki.
Öyle gözlemliyorum ki, insanlarımızın birbirlerine söylemek istedikleri çok sözleri vardır. Söyleyecekleri zemin bulamamışlar ve genele ulaşamamışlardır. Bu site, bu anlamda çok önemli ve değerlidir. Burada, yıllardır içimizi kemirenleri söyleyebiliriz ama kimseyi incitmeden, saldırmadan. Bu durumda rahatlayacağımız kesindir. Söyleyelim ve rahatlayalım, dolayısıyla toplumu da rahatlatalım.
Dün yok yarın muamma diye bir söz duymuştum. Evet dün yoktur, dün yaşandı. Biz dünden ders çıkararak ancak içinde bulunduğumuz güne etki edebiliriz. Yarını da ancak planlayabiliriz, yaşayamayız bugünden.
Anılarımı hatırlamam vesilesiyle, eski çarşının bir şekilde onarılarak eski haline getirilmesini, Mardin' de bulunan "sukul bakar" gibi faaliyete sokulmasını arzu ediyorum


12 EYLÜL (23.06.2006)
2006 yılının yazında, Bodrum Yalıkavak beldesindeki festivale davet edildim, Sibel Can’ın konserine. Ben de protokol olarak ayrılan bölümde oturuyorken eski cumhurbaşkanı Kenan Evren geldi benim 3, 4 metre uzağımda oturdu. Kendisine bakarken, çok anılar hatırladım, o dönem film şeridi gibi geçti gözümün önünden. En çok ilgimi bu komik anı çekti.
12 Eylül rüzgârı tüm şiddetiyle esmeye devam ediyor, sıkıyönetimle. Bu durumda Güneydoğu’da yaşayıp, beynini beslemek ne mümkün? Yaşadığım yerde gazete satılmıyor, ben birkaç kişi bulmuş ve en yakın Midyat ilçesinden dolmuşlarla getirtiyordum,. Ben de Cumhuriyet alıyorum ve açlık olduğu için, her hafta 2000’ e Doğru dergisi de alıyordum. Midyat’ta çıkan bir yerel gazetede yazı yazıyordum. Yazı yazmanın çok tehlikeli olduğunu bilerek.
İşyerime, başlarında bir komutan ile askerler geldi. Aradılar, yazı buldular sadece, yerel gazeteye gönderdiğim yazıların bulunduğu dosyayı. Yazıları okumaya başladı Komutan. Bir yazı dikkatini çekmişti ve onu alarak tutanağa geçirdi. Yazıdaki “ben yaşamayı, toplumumdan, ailemden öğrendim” cümlesi ilgisini çekmişti nedense. Acaba ailem kelimesi mi yoksa toplum kelimesi mi sakıncalıydı, anlayamadım. Sonra eve gidelim dedi. Evde kitaplıkta, bir sürü siyasi kitap vardı, endişe etmeye başlamıştım. Her tür düşünceden kitaplar vardı, sağ, sol vs. Daha önce sakıncalı olabileceğini düşündüğüm kitaplarımı imha etmiştim zaten. En çokta kitapları imha ederken bin bir zorlukla bulduğum Cigerxwîn’in yaşamı ve şiirleri kitabıydı. Şiiri çok seviyordum hala da seviyorum. Evdeki kitapları incelemeye başladı Komutan. İncelerken eline aldığı ve o dönemde yasal ama mutlaka sakıncalı olan kitaplara baktığında, yüreğim hızlı çarpmaya başlıyordu. Kitabı bırakınca yerine, derin bir nefes alıyordum. Komutanın ilgisini Nadir Nadi’in “Ben Atatürkçü Değilim” adlı kitabı çekti, eline aldı, baktı, inceledi ve sordu bana.
"Ne demek Atatürkçü değilim, sen Atatürkçü değil misin?"
Anlatmaya, izah etmeye çalıştım ama yok, cümle gayet açık; Ben Atatürkçü değilim. Onu da tutanağa geçirdi.
"Senin hakkında ihbar vardı, yasak yayınlar okuyorsun ve hatta çevrene veriyorsun." Dedi.
Doğru söylüyordu, çünkü çevremdeki okuma isteği olan ve o mahrumiyette kitap,dergi bulamayanlara veriyordum. Komutan aldığı kitap ve yazılarla ayrıldı evden.
Benden sonra dergi, kitap ve gazete alışverişi yaptığımız bir öğretmen arkadaşımın evine gittiler, aradılar orayı da.
Artık, arkadaşlarım gazete aboneliğinden vazgeçtiler ve benden kitap, dergi almamaya başladılar haklı olarak.
Bir zaman sonra, Savcılıktan kitap ve yazılarımda suç teşkil edecek bir şey bulunmadığını ve istediğim zaman alabileceğimi belirten bir yazı geldi.
Artık gazete de getirtemiyordum, öylece aç kalmaya devam ettik bir zaman.


YANGIN VE İTFAİYE (13.08.2006)
Mecnun diyince aklımıza Leyla gelir. Yangın diyince de itfaiye gelir. Ama üzülerek sitede okudum ki, Güven markette yangın çıkmış, ancak olmazsa olmazı olan itfaiye araçlarından biri bozuk, biri de boş olduğu için müdahale edilememiş, resimden anladığım kadarıyla tamamıyla yanmıştır. Bunun vebalini nasıl taşır bu işin sorumluları. Allah’tan ev falan değil de insan ölümüne sebebiyet vermedi. Herhangi bir evde olsaydı yangın, yine itfaiye araçları aynı durumda olacaktı ve müdahale edilemeyecekti, hatta daha korkuncu bir okulda da olabilirdi Allah korusun.
Bu kadar sorumsuzluk olabilir mi?
Yönetici adı üstünde yöneticidir, herhangi bir işi yapanın görevi de gerektiğinde o işini yapmasıdır. Şimdi düşünün, hastaneye gidiyorsunuz, ama doktor pikniktedir gibi bir durumdur bu. Doktorun piknikte bulunduğu yere gidip sorduğunuzda, size şöyle cevap verecektir, kaç gündür hastanedeyim hiç hasta gelmiyordu, bu nedenle ben de pikniğe gittim. Bunu dediğinde gülmez mi insan. Güler. İtfaiye araçları da, doktor gibidir. Her gün yangın olmuyor diye onları bozuk veya boş bırakmak olabilir mi hiç? Olmaz.
Yangın meydana geldiğinde, hemen müdahale edilmesi gerekir ki, insan ölümüne ve zarara sebebiyet vermesin. Bu dünyanın her yerinde böyledir, Başka seçenekte yoktur. İşimizi yapmaz ve bırakırsak karşılaşacağımız sonuç budur.
Bu sorumsuzluktan ders çıkarıp, her alanda insanın işi, sorumluluğu hatta sorumluluğu olmadan, yaşadığı toplum içerisinde gerekleri yapmasını hatırlatmak gerekir. Bu işin mazereti yoktur. Eğer bir sorumluğunuz varsa ve bunu yapamıyorsanız, o halde çekilirsiniz, yapacak biri gelir. Sorumluluk ve yetki alındığında, yapamıyorum mazereti geçerli olamaz asla. Kimse sizden uçak filosu almanızı beklemiyor, altı üstü bir itfaiye aracına su koymak ve çalışırız vaziyette tutmak. Şimdi itfaiye araçları tamir edilecektir mutlaka, hazır tutulacaktır bir süre. Ama yangın olayı biraz unutulunca yine eski haline dönülmesinden kaygı duyuyorum.
Güven Market sahiplerine geçmiş olsun dileklerimi sunarken Allah’a şükür etmeliyiz ki, insanlar ölmemiştir.


TOPLUMSAL SORUMLULUK (10.08.2006)
Bizler, toplum içerisinde, diğer insanlarla yaşamak zorundayız değil mi? Kendi başımıza istediğimizi yapmak gibi bir hakkımız yoktur. Bir karar verirken sadece güdülerimizle hareket edemiyoruz, canımız birçok şeyi yapmak istiyor ve yaptığımız birçok şeyi yapmak istemiyor. Ama mantığımız devreye girerek, toplumsal kuralları ve sorumluğunu hatırlatıyor. Böylece her istediğimizi yapmak gibi bir şansımız ortadan kalkıyor. Zaten bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özellikte bu değil midir?
Toplum içerisinde, birlikte yaşamak zorunda olduğumuz insanların özgürlüklerini düşünerek hareket ediyoruz, etmek zorundayız.
Farklı toplumlarda, iyi insanın tabirleri arasında farklar vardır; kimine göre, iyi silah kullanan, kimine göre zengin, kimine göre makam sahibi, kimine göre dindar vs. Bunlar uzatılabilir.
Biz de içinde yaşadığımız toplumumuza göre değerlendirmek durumundayız insanı. Toplumun taleplerinden ziyade, bilimsel, medeniyet, ahlak, kişinin önce kendisine faydalı, sonra ailesine ve en sonda da toplumuna faydalı özgür bir birey olması gerekir. Bu çerçevede, bazılarımız verebileceğimiz birçok şey olmasına rağmen, toplumdan dışlanma, yadırganma endişesi ile vermekten vazgeçebiliyoruz bazen. Oysa bunları yaparken cesur olmak gerekir ve ileride bunları yapan insanın yaşamında mutlu olduğu görülerek, zamanla kendisine saygı duyulacaktır. İsmet İnönü’nün şu sözü çok anlamladır. “namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmalıdır.”
Filozof Rusell’ in bir sözü vardır “Bilirseniz seversiniz… Kayısı hakkında bilgi sahibi olursanız, yediğinizde size daha lezzetli gelecektir.” Doğrudur. Eğer kendi iç dünyamızı ve içinde yaşadığımız toplumu biliyorsak, yaşantımızdan zevk alabiliriz. Ne istediğimizi bilmemizin önemi büyüktür. Bu da ancak, sağlam bir kişilik ve beslenmiş özgür bir beyinle mümkündür.
Sağlamlaştırılmamış kişilikler ise, içinde bulunduğu toplumun eksiklerini adeta arar gibi bulup, söylenir sürekli. Bunlar, sanki sorunların olmasından haz duyduklarını sanır ancak, kendilerine ve birlikte yaşadıklarına zarar verirler. Beğenilmeyen, gidişatı iyi görünmeyen bir durum gördüğümüzde toplumsal sorumluluk ve yasal çerçevede aktif olarak katılımda bulunmamız gerekir.
Altın madalyalı Olimpik Atlet Barbara Jones Slater “Yaşamın bize daha fazla fırsat yaratması için dua edebiliriz. Ya da zaten sahip olduğumuz pek çok fırsatı değerlendirmeye çalışırız. İkinci yol daima sonuç verir.” Der. O halde, insan olarak elimizin altında var olan fırsatları değerlendirmek, kendimiz ve toplumumuz için yapabileceklerimiz ne varsa yapmalı ve olayları akışına bırakmamak gerekir ki, mutlu bir birey ve toplum olabilelim. İçinde bulunduğumuz durum ne olursa olsun var olanla mutlu olmasını bilmeli ama daha iyiye ulaşmak için sürekli çaba ve mücadele içerisinde olmalıyız, sağlıklı bir birey ve toplum için.
Zaten topluma yararlı olabilen kişi iyi kişi değil midir?
NOT: Sitede yayınlanan iki yazımdan sonra, çok sayıda e-posta aldım ve birçok kişi de benimle sohbet etmek için MSN’ lerine ekledi. Aldığım bu yoğun olumlu tepki ve Dargeçit ile ilgili duyarlılık mutlu etti. Hepinize teşekkür ederim. Herkese cevap vereceğimi bilmenizi isterim.


ILISU BARAJI SORUNU (07.08.2006)
Yanlış hatırlamıyorsam 1977 yılındaki Milletvekili Genel Seçimleri öncesindeydi. Siyasi parti liderlerinin radyoda konuşma hakları vardı. Süleyman Demirel'i dinliyordum ve iktidara geldiklerinde Ilısu Barajı'nın yapılacağını söylemişti. Aradan 29 yıl geçti. Nihayet, büyük tartışmalar içerisinde temel atıldı ve büyük heyecan yarattı. Hayırlı olsun. Hayırlı olsun da, projenin tamamlanması endişesi başladı şimdi de. Çünkü Ilısu barajına üç açıdan bakmak gerekir.
1- Finansman temini,
2- Hasankeyf
3- Avrupa ve Arap dünyası.
Bu üç konuya biraz açıklık getireyim.
Finansman sorunu: Türkiye bu projeyi dış destekli kredi ile yapacak. Daha önce
defalarca kredi bulundu ancak tartışmalardan ve Hasankeyf' in tarihi dokusundan dolayı projeden çekilip, krediyi iptal ettiler. Temel atma töreninden sonra, "Türkiye tartışmalı barajı başlatıyor" diyen BBC, İngiliz Balfour Beatty, İtalyan İmpregilo ve İsviçre'nin en büyük bankası UBS'nin projeden çekildiklerini belirtmektedir. Şu anda da Hükümetimiz, projenin tamamlanabilmesi için 1,2 milyar EURO' ya ihtiyaç duyulduğunu, bu kredi ile ilgili henüz resmi anlaşma olmadığını ancak söz aldıklarını ve birkaç gün içerisinde resmileştirileceği yönünde açıklama yapmıştır.
Hasankeyf sorunu: Başbakan temel atma töreninde, "Hasankeyf' i taşıyacağız" açıklamasına Hasankeyf kazıları başkanı Prof. Dr. Abdulselam Uluçam' dan yanıt geldi. "Bilim adamı olarak Hasankeyf'teki tarihi eserlerin taşınamayacağını söylüyorum. Önümüzdeki günlerde bilimsel kurul bu konuda kesin kararı verecek. Eğer yeraltındaki eserler sağlamlaştırılsa belki taşınabilir. Bu olasılık zor gibi görünüyor. Yeraltındaki kazıları kaldırdığınız an elinizde tuzla-buz olur. Bu eserler ancak gelişmiş bir teknolojiyle taşınabilir" diye konuştu. Anadolu'nun pek çok arkeolojik alanında kazı başkanlıklarında görev yapmış olan Alman Arkeoloji Enstitüsü üyesi Andreas Schachaner de, Hasankeyf'in başka bir alana taşınmasının mümkün olmadığını söylüyor. Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi ise, su düzeyinin alçalıp yükselmesini, kaya oluşumundaki karbonat kırıntıları ile çimentoyu kolayca çözeceğini ve kentin bir kez sular altında kalması halinde kurtarılmasının mümkün olmadığı savunuyor.
Böylece anlaşılıyor ki, bütün kültürel yapıyı kazımak ve taşımak gibi bir imkân yok. Sadece belirli eserler taşınabilir.
Hasankeyf' in feda edilmemesi için ülkemizde birçok çabanın olduğu da bilinmektedir. Sivil toplum Örgütleri, bazı politikacılar, aydın ve sanatçılar.
Gelelim Avrupa ve Arap dünyasına. Avrupa iki açıdan çok önemlidir. Hem finansman sağlamada, hem de Hasankeyf konusunda. Avrupa 'da sivil toplum örgütleri çok duyarlıdırlar ve kamuoyu ile hükümetleri nezdinde çok önemsenmektedirler. Bu nedenle, bu örgütlerin barajın yapılmaması konusundaki geçmişte bilinen çabalarının devam edeceği de bilinmektedir. Arap dünyası ise, zaten öteden beri Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde tartışmaları vardır ve Türkiye'nin tanımadığı bazı anlaşmalarda da Arap dünyasının bu iki nehir suyundan faydalanması öngörülmüştür. Körfez ülkelerinden Bahreyn de yayınlanan Gulf Daily News gazetesi, projenin "Arap mirasına tehdit" oluşturduğunu iddiasını başlığına çektiği haberinde Türkiye'nin yoğun eleştirileri bir kenara atarak "tartışmalı" bir baraj projesini gerçekleştireceğini belirtti.
Projenin ekonomik ve sosyal getirisi yadsınamaz. Bölgenin yoksulluğunun ortadan kalkacağı, işsizlik sorununa çözüm olacağı, kalkınma anlamında çok katkısının olacağı kesindir. Dargeçit eski belediye başkanı Mahmut Kılıç daha şimdiden Başbakanın duble yol yapılması talimatı verdiğini belirterek, bu yolun tamamlanmasının bile Dargeçit'e büyük kazanç olduğunu söylüyor.
Bütün bu olumsuzluklar içerisinde, temelin atılmış olması bölgede özellikle de Dargeçit'e büyük bir heyecan yarattığı gözleniyor. Sitede çıkan ilkyazım üzerine benimle irtibata geçen ve İstanbul' da yaşadığını söyleyen Harun Kurum adındaki liseli bir genç, "ne olur iyi şeyler yaz, Ilısu barajı beni çok heyecanlandırdı, ekonomik imkânlar olursa, Dargeçit'e dönmeyi çok istiyoruz" dedi. Gerçekten büyük bir heyecan ve maraton Ilısu barajı, Türkiye'nin en büyük ikinci barajı. Ve baraj tamamlandığında suyun oluşturacağı doğal güzelliği bile muhteşem olacak.
Gönül ister ki, Hasankeyf ' e zarar ve