DARGEÇİT YAŞAM
ARABİ AŞİRETİNİN KÜLTÜREL YAPISI
1- Din (İnanç):
Sünni Müslüman olan Arabi aşireti, dört büyük mezhepten olan Şafii mezhebine bağlıdır. Arabi aşiretinin bütün yapısında bu inancın hakim olduğunu söylemek mümkündür.
Arabi aşireti üyeleri, yaptıkları her harekette inançlarını göz önüne alarak hareket ederler. Din aşiretin bütün dinamiklerinde kendisini çok açık bir şekilde hissettirir. Çocuklar küçük yaşlardan itibaren aşiret içindeki din adamlarının (Şeyh, İman v.b) yanına gönderilerek burada bir dini eğitim alırlar.
Belli bir yaşa gelen çocuk namaz kılmak zorundadır. Eğer bu kurala uymazsa gerek ailesi gerekse aşiretin diğer bireyleri tarafından “Hayırsız evlat” olarak nitelendirilir. Büyüklerin ise namaz kılmaması, aşiret içinde büyük bir tepkiye karşılanır. Bu yönden eğer kişi namaz kılmıyorsa da en azından Cuma namazlarına gider. Çünkü namaz kılmayan bir insan aşiretin diğer bireyleri tarafından tecrit edilir. Bu tecrit onun işini yapmamak, evinde yemek yememek ya da mevlitler de veya diğer önemli günlerde onu davet etmemek şeklinde kendisini gösterir.
Aşiret içinde din adamlarına (Şeyh , imam v.b ) büyük bir hürmet gösterilir. Özellikle şeyh ve ailesine büyük bir hürmet gösterilir. Kişiler arasında çözüme kavuşturulamayan konular şeyhin önünde çözüme kavuşturulur. Aşiretin lideri de şeyhe aynı saygı duyar. Şeyh toplumda adeta bir kadı görevi görür. İnsanlar bunu sürekli ziyaret eder ve hayır duasını alırlar. Onun evinde bulunmak insanlara büyük şeref kazandırır. Onun evinde yenilen yemeklerin sağlık getirdiğine inanılır.
Genel olarak din bütün toplumlarda kendisini çok bariz bir şekilde hissettirir. İnsanlar gelirlerinin kırkta birini zekât olarak verirler. Bu durum toplumsal yardımlaşmayı ve dayanışmayı ortaya çıkarır.
İslam inancının getirdiği bir zorunluluk olarak hac vazifesi, Arabî aşiretinde de kendisini gösterir. Hacca gidenlerin isimlerinin önünde “Hacı” sıfatı getirilir. Böylece bu insanlarda toplumda büyük bir saygı görürler. Ali Remo’nun hac vazifesini ifşa ederken ölmesi ve burada defnedilmesi Arabilerin nazarında kutsal topraklara ayrıca özel bir önem katmıştır. Sonuç olarak diyebiliriz ki din toplumun bütün aşamalarında Arabilerin karşısına çıkar. Her Arabi aşireti üyesi, istese de istemese de bunu kabul etmek zorundadır.


2-Aşiretin Batıl İnançları:
Arabi aşiretinde batıl inançların çok önemli bir yer işgal etmesi, onu ayrı bir başlık altında işlememizi gerekli kılmıştır.
Arabi aşiretinin en önemli batıl inançlarından biri ay tutulması karşısında verilen tepkidir. Arabi aşireti üyelerine göre, ayın tutulması şeytanın bir faaliyetidir. Şeytan, insanların karanlığa hapsolması için ayı hapseder ve dünya karanlığa bürünür. Bunun için şeytanla savaşmak gerekir. Şeytanın, gürültüden korktuğuna inanan Arabi üyeleri bu yüzden şeytanın ayı özgür bırakması için değişik sesler çıkarırlar. İnsanlar gece boyunca bağırırlar, çocuklar teneke çalarlar. Hatta insanlar o derece ileri gider ki silah patlatırlar. Daha sonra ayın tutulma süreci bittikten sonra Şeytanın korkup kaçtığına inanırlar. Bu durum eskiden daha çok uygulanırken günümüzde fazla uygulanmamaktadır. Ama yine de Arabilerin topyekün bu inançtan vazgeçtiğini söylemek mümkün değildir. 1999 yazında güneş tutulmasında yine bu durum ortaya çıkmıştır. Bu inanç sadece Arabilere ait olmayıp diğer çevre aşiretlerde de kendini gösterir.
Aşiret üyeleri gece baykuş gördüklerinde bunun bir felaketin sinyali olduğunu düşünürler ve dua ederler. Eğer baykuş Arabi aşiretinin bir hanesinin çatısına konarsa o evde bir felaketin ortaya çıkacağı düşünülür. Eğer tesadüfen böyle bir durum ortaya çıkarsa durumu baykuş ile ilişkilendirirler. Ama ilginçtir söz konusu evde hiçbir şey olmazsa inanç aynı şekilde devam eder.
Diğer bir batıl inanç ise nazara karşı alınan önlemlerdir. Arabiler nazara çok inanırlar mesela yeni doğan bir bebeğin herkesin göremeyeceği bir odada saklanması gibi ya da çok güzel olan bir çocuğa eski kıyafetlerin giydirilmesi ve bu şekilde çocuğa olan ilginin azaltılması istenir böylece çocuk nazardan korunmuş olunur.
Ayrıca evde cam bir tabak ya da fincan yada bardak kırılırsa bunun bir nazar sonucu olduğu düşünülür. Aslında evin bir üyesine zarar gelmesi gerekirken nazarın evin eşyasına etki ettiğine inanılır.
Nazara karşı alınana diğer bazı önlemler ise yeni bir eşyanın alımında veya bir evin inşasında karşımıza çıkar. Eğer kişi kendisine yeni bir ev almışsa ya da evini yenilemiş veya yeni bir ev inşa etmişse evin görünen bir tarafına dışarıdan parlak bir madde koyar. Bu bir ayna veya parlak teneke parçası olabilir. Böylece eve gelecek olan nazarın parlayan cisim tarafından nazar eden kişiye geri döneceği ve evin nazar nazardan korunacağına inanılır. Buna karşı alınan diğer bir önlemde evin tepesine iki büyük boynuz dikilerek bu boynuzların evi nazardan koruyacağı inancıdır. (Resim 9)
Bir diğer batıl inançta geceleri kesilmesinin günah olduğudur. Bu yüzden aşiret içinde çok az insan tırnak keser. Ayrıca en ilginç batıl inançlardan biri de kaz yetiştirmeyeceğine dairdir. Aşiretin genelinde çok az insan kaz yetiştirir. Çünkü kaz yetiştiren bir insanın huzursuz olacağı inancı hakimdir.
Günümüzde bu inançları çoğu aşiret hayatında hala önemli bir yer işgal etmektedir. En dikkat çeken durum ise aşiret içindeki din adamlarından gelen tepkinin az yada hiç olunmamasıdır. Din adamları bu inançların hiçbirine katılmadıkları halde bunların önüne geçmek içinde hiçbir harekette bulunmamaktadır.
3-Şeyh Halil ve Ailesinin Aşiret İçindeki Önemi:
Şeyh Halil’in aşiret içindeki faaliyetleri ve bölge halkının bir arada yaşamasını ön gören uzlaşmacı tavrı bizim onu ayrı bir başlık altında ele almamızı gerekli kılar. Şeyh Halil kendisini küçük yaştan itibaren ilme vermiş ve İslam dinini teferruatlı bir şekilde öğrenmiştir. çocukluğundan beri insanlar onu hoşgörülü ve sevimli bulmuştur. Fiziksel yapısı anlatılacak olursak: Uzun boylu, dik başlı, siyah saçlı ve siyah, uzun sakallıdır. Arabi aşiretinin bir ferdi olan bu müstesna insan fiziksel yapısıyla heybetli bir görünüşe sahiptir. Denilebilir ki bütün ömrünü bölgedeki aşiretlerin ve Arabi aşireti içindeki kırgınlıkları ortadan kaldırmak için harcamıştır.
Başlangıçtan günümüze kadar konumu itibarıyla çevresi ve sonradan ilişkiye girdikleri Süryanilerle ve bazen de kendi aralarında, özellikle ailelere bölündükten sonra bir kaos dönemi yaşayan Arabi aşireti ve diğer aşiretler arasındaki kırgınlıkları ve diğer sorunları halletmesi özelliği ile bölgenin huzura kavuşmasını sağlamıştır. Yoğun bir ilim sahibi olan Şeyh Halil, diğer aşiretlerin hatta çevredeki Süryanilerin bile referansı haline gelmiştir.
Onu biraz daha tanımak için çözüme kavuştukları bazı sorunları anlatmakta yarar olacaktır. Arabi aşiretine mensup iki kardeş yıllar önce babaları tarlaları kendilerine taksim ettiği şekilde miras bırakmıştır. Yalnız bu iki kardeş hiç bir zaman anlaşamamışlardır. Tarlaların sınırı bir kaç taşın konulmasıyla yapılması, sınırlarla oynanmayı kolaylaştırmıştır. Ağabeyinin toprağına göz koyan küçük kardeş, bir gün sınırla oynayarak ağabeyinin toprağının bir kısmını kendi tarafına çekmiş. Durumu fark eden ağabey kardeşinden hemen sınırın düzeltilmesini ister. Fakat küçük kardeşi hiçbir şekilde düzeltmez ve bu toprağın kendisine ait olduğunu iddia eder. Bu arada Şeyh Halil’de Umreden yeni dönmüştür. Arabi aşireti ve çevre aşiretler onu ziyaret etmeye gelir. Şeyh Halil sınır hadisesini hiç kimseden duymadığı halde büyük bir cemaatın bulunduğu odada, kendisine hoş gel dine gelen, sınırları değiştiren küçük kardeşe heybetli bir şekilde bakar ve ona şöyle der: “Ben Umredeyken kalbimin sızladığını hissettim biri sanki mezarımın toprağını çalıyordu. Ve cansız olan vücudumun güneşin altında eridiğini sonra kurda kuşa yem olduğunu görüyordum. Oturup ağladım o derece içim sızlıyordu. Çünkü hala halkıma insanların mezarlarındaki toprağı çalmamayı öğretemediğimi düşündüm” Bu konuşmayı yapan Şeyh Halil hüngür hüngür ağlıyordu. Mesajı alan küçük kardeşte orada kendi haline ağlamıştır. Daha sonra sınırı düzeltmiş ve ağabeyinden af dileyerek ona saygılı bir kardeş olacağına söz vermiştir. İnsanları bu şekilde etkileyebilen büyük hikmet sahibi Şeyh Halil her zaman hoşgörülü olmuş ve insanlar arasındaki kavgayı gidermiştir. Çocuklarını da kendisi gibi yetiştiren Şeyh Halil, ölmeden önce çocuklarına “sizlere hoşgörü ve barışı miras bırakıyorum. Eğer bu iki şeye sarılırsanız hakta size sarılacaktır. Aksi ise felaketinizdir.”demiştir. Nitekim ölümünden sonra çocukları da aynı yolu takip etmiştir. Şeyh Halil’in mezarı Kerboran (Dargeçit)’a bağlı Sümer (deywan) beldesinde bulunmaktadır.
Şeyh Halil ailesi bölgenin huzurunu inşa eden en büyük etken olmuştur. Bu gün aşiretin değişik bölgelerinde çocukları ve torunları bu misyonu yerine getirmektedir. Onlarda babaları gibi aşiret içinde ki sorunlara çözüm üretmektedirler. Arabi aşiretinin bu gün hala birlikte ve huzur içinde yaşamalarının bu aileye borçlu olduğunu söylemek doğru bir çıkarım olacaktır. Sadece aşiret içindeki sorunları değil, bu bölgede bulunan bir çok sorunu çözüme kavuşturmuşlardır.14
4- Aşiret Reisinin Seçimi ve Yetkileri:
Ahmet Arvasi’nin Doğu Anadolu Gerçeği adlı kitabın da Aşiretlerin kendilerine mahsus mahalli örf ve adetler geliştirdiklerini , yine kendilerine has liderler (şeyhler, beyler, ağalar)yetiştirdikleri yazar.15 Arabi aşiretinin de aynı durumu uyguladığı görüyoruz. Aşiretin ilk zamanlarda Cımo’nun haricinde reislik yapanların yaşlı kimseler olduğunu görüyoruz. Cımo’nun bu özel durumu ise onun yaptığı kahramanlıktan ileri gelir. Her ne kadar çevre aşiretlerde örneğin Alıkilerde Ömerkilerde şeyhler v.b. din adamları aşiret reisi olmakla birlikte bu durumun Arabilerde karşımıza çıkmadığını görüyoruz. Arabi aşiretinde hiçbir zaman şeyhler liderlik yapmamıştır. Liderler, genelde Muhammed Arabi’nin soyundan gelen insanlar tarafından geliyordu. Bu durum kan bağının aşiret içindeki önemini de gösterir. Bunun yanında lider olacak kişi kendi başına lider olma kararı alamazdı. Genelde birkaç kişinin arasında aşiretin ileri gelenleri ve din adamları tarafından seçilir. Bu aşiret ileri gelenleri saygın ve zeki , gün görmüş insanlardı. Adeta bir seçici meclis görevi görürlerdi. Reis olarak seçilen kişi daha sonrada bu insanların görüşlerini göz önüne almak durumundaydı. Bu durum bu insanların adeta bir danışma meclisi de olduğunu gösterir. Bu insanların ise hiç kimse tarafından seçilmediğini sadece aşiret içinde bir saygıya sahip insanlar olduğunu görmekteyiz. Bütün bunlar liderim bir üst kurul tarafından kontrol edildiğini gösterir. Bu yüzden Arabi aşiretinde katı bir hiyerarşinin olmadığını söylemek doğru bir çıkarım olacaktır. Kadınların hiçbir zaman aşiret reisi olmadığını da görüyoruz. Ama bu kadının aşirette bir önemi olmadığını göstermez. Özellikle aşiret reisinin hanımına büyük bir hürmet gösterilir.
5- Sosyal Hayat:
Arabi aşiretinin sosyal hayatına baktığımızda sosyal yaşamın inancın gereklerine göre şekillendiği görüyoruz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi aşiretin bir reisi vardır. Fakat bu reisin yetkilerinde sınırsız değildir. Aşiret içinde birey özgürlüğünün büyük bir önemi vardır. Aşiret reisi sadece bu insanların bir arada yaşamalarını kontrol eden bir motor görevi görür. Din görevlilerinin toplumda özel bir durumunun olduğunu da daha önceden belirtmiştik. Arabi aşiretinin genelinde erkek bireyin öneminin daha fazla olduğunu söylemek gerek. Erkekler toplumda aktif bir rol alırken, kadınlar daha kapalı bir hal gösterirler. Son söz her zaman erkeğindir. Eşler birbirleriyle olan ilişkililerin de topluma yansıyan tarafıyla bir samimiyet görülmez. Yolda beraber yürürlerken kadın, erkeği bir adım geriden takip eder ve mahcup bir şekilde başını öne eğerek yürür. Eğer kadın bunun tersi bir harekette bulunursa toplumdan dışlanır. Durum böyle olmakla birlikte kadına saygıda duyulur. Arabi aşiretindeki bu kadın–erkek ilişkisi bir gelenek görenekten çok psikolojik bir durum olarak yorumlanabilir. Mesela cenaze törenlerinde erkek mezarlığın içine girebilirken, kadının böyle bir şansı yoktur. Ölen kişi kadının ne kadar yakını olursa olsun cenazeyi mezarlığın dışında seyretmek zorundadır. Bunun aksini yaparsa ayıplanır. Hatta ölen ağabeyinin cenaze törenine mezarlıkta katılmak isteyen bir kadın kocası tarafından tokatlanmıştır. Bu duruma örnek bir çok hikaye olmuştur. Bu kadınlar daha sonra kendi hem cinsleri tarafından da yadırganmıştır. Bunun yanında çocuklar anne ve babası arasında bir fark gütmezler. İkisini de aynı derecede saygı göstermek zorundadırlar. Eğer çocuk bir iş yapacaksa yaşı ne olursa olsun annesine ve babasına danışmak zorundadır. Genelde anne ve baba en küçük çocuklarının yanında kalırlar ve onunla beraber yaşarlar. Aşiretin en önemli özelliğinden biride insanların birbirine olan dargınlıklarının yadırganmasıdır. Kişiler çok önemli bir durum olmadığı sürece birbirine darıldıklarında çevreden tepkiler gelir. Üç gün içinde barışmazlar ise aşiretin önde gelenleri ve din adamları devreye girerek onları barıştırmaya çalışır. Bu durumun sonucunda genelde barış sağlanırsa da barış sağlanmadığı takdirde toplum her iki tarafı da tecrit eder ve onlarla ilişkilerini en asgariye indirirler. Hatta o kadar ileri gidilir ki onların cehennemlik olduklarına inanırlar. Bu yüzden aşiret içinde fazla kırılma- darılmalar olmaz yada bütün sorunlar hemen çözüme kavuşturulur. Aşiret içinde hiç kimse değerinden üstün değildir. Özel mülkiyete karışılmaz. Yani bütün topraklar bir kişinin veya bir zümrenin kontrolünde değildir. Fakat aşiretin reisi ve ailesine duyulan saygı onların ayrıcalıklı bir duruma sahip olduğu sonucunu ortaya çıkarır. Genelde akşamları insanlar sohbet için sık sık birbirlerine giderler. Geniş sohbet meclisleri açılır. Bazen 30–40 kişinin bulunduğu meclisler olur. Bu meclislerde erkeler ve kadınlar ayrı ayrı bulunurlar. Gündüzleri de sokak sohbetleri olur. Burada rakam fazla büyük değildir. Üç beş bazen en fazla on kişinin bulunduğu sohbetlerdir. Bu sohbetler bazen yaşlı insanların camiden çıkarken veya camiye girmeden önce oluşturdukları sohbetlerdir. Arabi aşiretinin önem verdiği diğer bir konu da komşuluk ilişkileridir. Komşular genelde yakın akrabalar olurlar. Birbirlerini ziyaret ederler ve Perşembe akşamları bir birlerine yemek götürürler. Bu bazen yemeğin dışında bir tabak tuz yada şekerde olabilir. Birbirlerine giderek çay ikramında bulunurlar. Bu akşamları olmakla birlikte gündüzleri de yapılan ziyaretlerdir.Kişi eğer evini satacaksa önceden komşusuna haber iletir. Komşusu, eğer bu evi alacaksa evi satacak olan kişi evi komşusuna satar. Eğer komşu bu evi almak istemiyorsa evi alacak kişiyi de beğenmezse evi sattırmayabilir. Bu sadece ev konusunda değil tarla, bağ ve bahçe konusunda da böyledir. Bütün bunlar Arabi aşiretinin komşuluk ilişkilerine verdiği önemi gösterir. Diğer bir önemli hususta aile içindeki ilişkilerdir. Anne ve babaya büyük saygı duyulur. Kardeşler arasındaki ilişkilerde de en büyüğüne büyük saygı ve hürmet gösterilir. Aşiret içinde sosyal yardımlaşmada önemli bir yer işgal eder. Zenginler mallarının bir kısmını fakir olan insanlarla paylaşır. Bu durum inançlarının getirdiği bir zorunluluk olmakla birlikte sosyal bir durum olarak da karşımıza çıkar. Eğer kişi malını bir felakette kaybetmişse, insanlar bir araya gelerek ona gerek eşya gerekse parasal olarak yardımda bulunurlar. Bu durum toplumda diyalogu ve iş birliğini geliştirir. Sonuç olarak denile bilir ki aşiretin genelinde bir hoşgörü ve diyalog mevcuttur. Ve bireyselliğin çok geri planda olduğu bir toplum mevcuttur.16
6- Evlenme:
Anne ve babanın aile içinde veya dışında çocuklar üzerindeki etkisi çok büyüktür. Bu durum kişinin evlendiğinde direkt etkili olur. Yani kişi evlenirken ailesinin hadisedeki rolü çok büyük olur. Evlilikler bu yüzden görücü usulüyle olur. Evlenecek olan kişilerin evlilik öncesi birbirlerini tanıma şansı, yani günümüz tanımlanmasıyla flört yoktur. Bireyin evlilik çağını da annesi ve babası belirler. Aşiret bireyleri genelde çocuk denecek yaşta evlendirilir. Evlilik tipi genellikle endogamiktir. (Aile içi evlilik, akraba evliliği) Evlenecek olan kişiler genelde amca çocukları, teyze çocuklarıdır. Bu insanlar akraba olduğu halde birbirlerini iyi tanımaz. Çünkü aşiret içindeki kadın–erkek ilişkileri çok resmidir. Anne ve baba kendi aralarında çocuğun evliliğine karar verirler. Bu karar verilmeden önce kafalarındaki gelinleri de belirlemişler ve onun annesiyle ve babasıyla konuşmuşlardır. Daha sonra durumu evlendirecekleri damat adayına açarlar. Damadın bunu ret etme şansı yoktur. Eğer böyle bir harekette bulunursa ailesini terk etmek zorundadır. Aynı zamanda aşiret terk etmek zorundadır. Aynı zamanda aşiret içinde de dışlanır. Bunu göze alamayan çocuk genelde olumlu cevap verir. Damat adayı olumlu cevap verdikten hemen sonra kız tarafına haber verilir. Yanlarına damat adayını da alan anne baba yanlarına iyi konuşmasını beceren itibarlı bir kişiyi alarak gelin adayının evini ziyaret ederler. Onları kapıda karşılayan gelin adayının annesi ve babası olur. Sohbet ve ikramdan sonra zaten düşüncede verilmiş olan karar lafta da kendisini bulur. Topluca bir fatiha okuyarak birbirlerine söz veren aileler ayrılırlar. İster aile içi evlilik olsun ister aile dışı başlık parası her zaman alınır. Bu bazen para bazen de toprak olarak karşımıza çıkar. Bu başlık parası genelde gelin adayının kardeşlerinin evlilik masrafları için alınır. Evlilikte dikkat edilen en önemli meselelerden biride sıra usulüdür. Eğer evlendirilmesi düşünülen gelin ve damat adayının büyükleri evlenmemişse onların evlenmesi neredeyse imkansızdır. Böyle bir durum Arabiler kesinlikle hoş karşılamadığı için bu uygulamada neredeyse yok gibidir. Renksiz bir nişan merasimi yapılır ve yüzükler takılır. Nişan süresi fazla uzatılmaz. Kıza genelde çok zengin takılar takarlar. Kızda daha önceden kendisine müthiş bir çeyiz hazırlamıştır. Kızın çeyizinde en ayrıntılı eşyalar bile bulunur. Düğüne karar verilmeden önce daha nişan dönemindeyken erkek tarafı, gelin adayına çeşitli giysiler hediye eder. Bu dönemde erkek tarafı komşularına tatlılar ikram ederler. Bu şekilde çevreye düğünün yapılacağı haberi de verilmiş olur. Daha sonra bir gün belirlenir ve bu günde hem kız tarafının hem de erkek tarafının tanıdıkları gelin adayının evinde toplanırlar. Burada tatlılar ve şerbetler ikram edilir. Ayrıca gelin adayına da değerli eşyalar ve takılar hediye edilir. Bu gelişmelerden bir veya iki gün sonra aynı insanlar, kızın evinde kına faslı için bir araya gelirler. Kınayı getiren erkek tarafıdır. Erkek tarafından bir hanım kınayı yoğurur ve gelen misafirlere verir. Gelin bu günde pullu ve şık bir kıyafet gitmiştir. Bu kıyafet sadece o güne mahsustur. Daha sonra sadece çeyizinde saklayacaktır. Kına gecesinin önemini belirten bir meselede bu günde düğün tarihinin verilmesidir. Bu tarih genelde kına gününden birkaç gün sonra olur.
7- Düğün:
Düğün sabaha gerek damat adayının gerekse gelin adayının ailesi ve yakınları erkenden kalkar ve düğün hazırlıklarını tamamlamaya çalışırlar. Damat adayının ailesi büyük kazanlarda yemekler pişirirler. Damat adayının evi o gün çok kalabalık olur. Gelin adayının evinde de aynı şekilde bir kalabalık vardır. Damat adayının evi şen şakrak iken gelinin evinde buruk bir sevinç vardır. Erkenden gelini süslemeye başlarlar. Süslemem işinin damat adayının tarafından bir kadın ile gelin tarafında bulunan bir kadın üstlenir. Öğleye doğru gelini almaya giderler. Bu gidenler genelde kalabalık bir grup olur. Bunların arasında damat yoktur. Damat, evinde gelinin gelişini bekleyecektir. Gelini almaya giden cemaat, gelinin evine yaklaştığında silahlar patlatırlar. Bu şekilde gelin tarafına gelini almaya geldikleri haberi iletilmiş olur. Kız ata bindirilmeden önce ailesiyle vedalaşır. Veda çok duygusal olur. Gelinin bindiği at süslenmiştir. Ayrıca gelini almaya gelenlerin hepside atlıdır. Bu durumda çok renkli bir görünüş ortaya çıkar. Gelinin, evden alınabilmesi için gelinin kardeşlerine bir miktar para verilir. Bu miktarı belirleyen ise kız tarafıdır. Gelin, beyaz gelinliği içinde ata bindirildikten sonra damadın evine doğru yola koyulur. Gelin atın üstünde başını eğerek durur. Her ne kadar mutlu olursa olsun, bu mutluluğunu saklamak zorundadır. Gelinin mutluluğunu göstermesi ayıp karşılanır. Atın kontrolünün önden yürüyen biri sağlar. Bu genelde gelinin yakın bir erkek akrabası olur ve nihayet gelin yeni evine gelir. Burada da büyük bir kalabalık tarafından karşılanır. Gelin, atıyla ve kalabalıkla birlikte yeni evinin kapısına gelir ve orada damadın gelip onu almasını bekler, fakat damadın gelişiyle hemen atından inmez. Bura da kendisine bir hediye vermesini bekler. Bu hediye genelde altın bir takı olur. Hediyesinin alan gelin, damadın ve kendisinin getiren yakın akrabasının yardımlarıyla attan indirilir. Yakın akrabası sağına, damatta soluna geçerek gelini yeni evine götürürler. Düğünde davul zurna çalınır. Kurbanlar kesilir ve ziyafetler yapılır. Erkekli kadınlı “Govent” denilen üç ve tek ayakla oyunlar oynanır. Silahlar atılır. Düğün genellikle Perşembe veyahut Pazartesi günlerine tesadüf ettirilir. Düğünde renkli kıyafetler giyilir. Bu kıyafetler çok renkli olup sadece düğün gününe özeldir.Gelin yeni evinin kapısına girmeden önce damat tarafından önceden içine para ve şekerlerin konulduğu bir testi kırılır. Bu testiye çocuklar hücum ederler. Düğünün bu dakikalarında adeta izdiham yaşanır. Bu hadiseden sonra gelin içeriye alınır. Kendisine önceden hazırlanmış olan bir köşeye oturtulur. Bu odaya kalabalık bir kadın ordusu girer. Gelinin başına yüzü görülmeyecek şekilde bir örtü örtülür. Bu arada erkeklerde başka bir odada otururlar. Dışarıda “govent” de devam eder. Düğüne davet diye bir şey yoktur. Civarda bulunan herkes tanıdık olsun yabancı olsun düğüne katılabilir. Yemekler yendikten sonra artık nikah (dini nikah) merasimine başlanır. Nikah töreninde bir din adamı (şeyh, imam) hazır bulunur. Din görevlisi gelin ve damadı yanına alarak iki şahidi de hazır bulundurur. Bunların dışında nikah esnasın da kimse olmaz. İmam öncelikle gelin ve damattan namaz surelerini okumalarını ve şahadet getirmelerini ister. Gerek gelin, gerekse damat bunları yerine getirmek zorundadır. Eğer bunları okumasını bilmiyorlarsa, onlara ezberlemeleri için zaman tanır. Fakat önceden önlem aldığı için böyle bir sorun yaşanmaz. Eğer evlenecek olanlar bu sureleri okuyamayacak durumdaysa mesela sağır–dilsiz veya felçli iseler şahitler onların yerlerine bu sureleri okurlar. Her ikisine de bu evliliğe kendi özgür iradeleriyle mi karar verdikleri sorulduğunda, alınan cevap olumluysa nikah kıyılır. Nikah kıyılırken, erkek tarafı bir mal gösterip nikah bu gösterilen mal üzerine kıyılır. Bu mal nikahın teminatıdır. Bu mal altın veya büyük bir toprak parçası olabilir. Bir malın sahibi gelindir. Gelin, istediği gibi bu malı tasarruf edebilme hakkına sahiptir. Her iki tarafında onayını alan ve şahitlerin huzurunda kıyılan nikah dualar okunarak son bulur. Artık bu iki insan birbirlerinin kader arkadaşı olurlar. Evlenen çift yaklaşık bir hafta dışarı çıkmaz, eve tebrik için gelen misafirleri ağırlarlar. Gelen misafirler geline çeşitli hediyeler takdim ederler. Düğünden sonraki birkaç günde, düğün evi çok kalabalık olur. Bu arada gelin ile birlikte gelen kişi ise, gelinin ortama ayak uydurmasına yardımcı olur. Yaklaşık bir hafta düğün evinde kalan bu kişiye daha sonra damadın ailesi tarafından hediyeler verilerek evine kadar yolcu edilir.
8- Boşanma:
İslam dini her zaman için izdivaç yapmış olan kişilerin saadetini ister. Ama bu izdivacın bitmesini zorunlu kılan sebepler zuhur ettiğinde de boşanma durumu helal kılınmıştır. Genel olarak aşiret içinde boşanma vakaları çok nadir bulunur. Bu durumun ortaya çıkışının çeşitli sebepleri vardır. Ama en önemli sebep genelde erkeğin ikinci bir evlilik yapması sonucunda kuma ile olan geçimsizliktir. poligamik (çok eşli evlilik) evlilikler İslam dinince de meşru kılındığından bu tür evlilikler Arabi aşireti içinde yaygındır. İlk evliliğinde çocuk sahibi olamayan, yada erkek çocuk sahibi olamayan kişi ikinci bir evlilik yaparak bu durumu ortadan kaldırmaya çalışır. Çok eşli bir evlilik yapan kişi eşlerine eşit derecede ilgi göstermelidir. Eğer eşlerinin evleri ayrı ise düzenli olarak bunları ziyaret etmelidir. Altı aydan daha fazla eşine uğramayan erkek bu kadına boşanma hakkı tanımış olur. Bu kadın, istese boşanabilir. Diğer bütün durumlarda boşanma hakkı erkek tarafınındır. Erkek boşanmak istemediği sürece, kadının ondan boşanma hakkı yoktur. Kadın ondan boşandığını söylese de o hala nikahlı olarak sayılır ve bu durumda kimse onunla evlenmez. İki taraf, boşanmaları gerektiğini kararlaştırdıktan sonra aile büyükler ve bir din adamı huzurunda bir araya gelirler. Boşanma istenmeyen bir durum olarak algılandığından bu kişiler onları barıştırmak isterler. Ama bunu başaramazlar ise durumu sonuçlandırmak isterler. Erkek, bütün bu insanların huzurunda artık eşini eş olarak kabul etmediğini söyler ve bu sözüyle karısından boşanmış olur. Kadının nikahı sırasında kendisine verilen mal, yeniden gündeme gelir. Eğer yaşıyorlarsa nikah şahitleri de orada hazır bulunur. Ortada çocuk varsa bunların kimin yanında kalacağı tartışılır. Kişiler, kendi aralarında anlaşarak bu durumu neticelendirirler. Eğer çocuk annede kalacaksa baba bu çocukların geçimini sağlamak zorundadır.17
9- Cenaze:
Dinin aşiret hayatındaki önemi hiç şüphesiz onların cenaze törenlerinde de ortaya çıkar. Hatta denile bilir ki din, kendisini en çok bu alanda hissettirir. Aşiret içinde kişinin statüsü ve ölüm şekli ne olursa olsun cenaze töreni uygulaması şeklinde bir değişiklik olmaz. Kişi öldükten hemen sonra onun gömülmesi için hazırlıklara başlanır. Aşiretin genel görüşüne göre cenaze hemen defnedilmelidir. Cesedin yeryüzünde uzun bir süre kalması hoş karşılanmaz. Cenaze en fazla birkaç saat bekletilir. Ölüm haberi önce bir din adamına verilir. Din görevlisi ölen kişinin evine en yakın camide, ölen kişinin haberini verir ve onun hangi mezarlıkta hangi saatte gömüleceğini söyler. Bunun üzerine geniş bir halk kitlesi mezarlığa akın eder. Cenaze törenine yakınlarının yanında yabancılarda katılır. Bu yüzden cenaze törenleri çok kalabalık olur. Ölenin cenazesi bazen son kez evde yıkansa da bu işlem çoğunlukla camide yapılır. Ölü, gömülmeden önce mutlaka yıkanır. Onu yıkayan birkaç kişidir. Bu kişiler arasında mutlaka bir din görevlisi bulunur. Bu yıkama işlemi çok ayrıntılı olur, bu yüzden de çok uzun sürebilir. Yıkanmada kullanılan su ne sıcak ne de fazla soğuktur. Bu yıkamadan sonra kurutulan merhuma, kefen giydirilir. Vücudunun her tarafı, çıplak yer kalmayacak şekilde kapatılır. Mezarlıkta bulunanlar ise mezarı kazmakla meşguldür. Mezarın derinliği normal bir insan boyunu aşacak kadar derindir. Erkekler için tabut kullanılmamakla beraber, eğer ölen kadınsa genelde tabut kullanılır. Daha sonra cenaze mezarlığa getirilir, insanlar cenazeyi mezarlığa yürüyerek, getirmeye çalışır ve herkes onu taşımak için uğraşır. Bu şekilde sevap kazanacaklarına inanırlar. Cenaze “Derbest” denilen aracın içinde getirilir. Bütün bu hareketlilik içinde kadına hiçbir rol verilmez, genelde bütün bu hareketliliği, kadınlar uzaktan seyretmekle yetinmek zorundalar. Cenaze mezarlığa getirilir. Burada cenaze namazı kılınır. Mezarlığın içine kadınların girilmesine izin verilmez. Bütün kadınlar cenazeyi uzaktan seyreder. Cenaze namazı bittikten sonra orada bulunan insanların rahmetliye hakkını helal etmeleri dileğinde bulunulur. Büyük bir kalabalık mezar başında bulunur. Mezar çok simetrik bir şekilde kazılmıştır. Öncelikle ölünün başının konulacağı yere düzgün bir taş konulur ve ölü çok dikkatli bir şekilde mezara indirilir. Başı kıbleye dönük şekilde mezara konulur. Çok hafif bir şekilde sağ tarafının üzerine yatırılır. Kefenin bir kısmı açılarak yüzünün bir bölümünün görünmesi sağlanır. Daha önceden din görevlisinin yazdığı bir kağıtta Arapça harfler ile, kişinin kim olduğu, annesi ve babasının kim olduğunun belirtilmesiyle birlikte bazı dini bilgilerde kağıda eklenerek merhumun kalbinin üzerinde duracak şekilde kefenin içine sıkıştırılır. Daha sonrada mezarın çevresi taşlar ile örülür ve üzerinde düzenli taşlarla kapatılır. Örülen taşların üzerine toprak atılır. Cenazeye katılar kişiler, toprak atmakta adeta yarışırlar. Çünkü bunun kendilerine sevap getirdiğine inanırlar. Ve toprak yerden birkaç karış yüksekte duracak şekilde yükseltilir. Başını ve ayaklarını belirtmek için mezarın iki ucuna taş koyulur. Bütün bunlar yapıldıktan sonra mezarlığın içindeki insanlar mezarlığın çevresinde toplanırlar. Burada ölen kişinin ruhu için dua edilir. Ve en sonunda da fatiha süresi okunarak törene son verilir. Mezarlıkta hazır bulunan, ölünün yakınlarına baş sağlığı dilekleri iletilir ve yavaş yavaş herkes mezarlığı terk eder. Bütün erkekler mezarlığı terk ettikten sonra mezarlığa kadınlar girer ve burada ağıtlar yakarlar. En son kadınlarda çıkar. İnanca göre ölü, o ana kadar, ölen kişinin kendisi olduğunu bilmiyor ve kendisinin kime ait olduğunu bilmediği bir cenaze de olduğunu düşünüyor. Fakat en son kişide mezarlıktan çıktıktan sonra kendiside çıkmak ister ve başını, üzerine konulan taşa vurur o saat ölen kişinin kendisi olduğunu anlar. Mezarın süslenmesi İslam inancına göre hoş görünmese de yine de Arabiler mezarını süslerler. Mezarın üstünde, mezarın kime ait olduğu, doğum ve ölüm tarihi gibi bilgilerin yanında kılıç, kuş, testi, çiçek gibi motiflerle de işlenir. Perşembe günleri mezarlıklar ziyaret edilir. Ve ölenlerin ruhu için çocuklara şekerler ve bisküviler dağıtılır. Aynı zamanda komşulara yemekler götürülür. Hem mezarlıkta hem de evlerde yasinler okunur. Ölünün defninden sonra taziyeler başlar. Merhumun ailesi ziyaret edilir. Ziyarete gidenler yanlarında buğday götürürler. Bu buğday daha sonra fakirlere dağıtılır. Genelde çocuk–kadın, erkek, yetişkin fark etmeksizin cenaze törenleri aynı şekilde yapılır. Yalnız ölen çocuksa, daha sonra onun ruhu için mutlaka bir hayvan kesilir. Bu zorunluluk yetişkinler için yoktur. Çocuğun ailesi, bu hayvanın kesilip fakirlere dağıtılmasıyla, çocuğun cennette bulunan güzel meyve ağaçlarından istifade edeceğine inanır. Eğer bunu yapmazlarsa ağaca çıkamayıp, sadece ağaçlardan yere düşen meyvelerden yararlanacağını düşünürler. Daha sonra bu çocuk, annesi ve babası öldüğünde, eğer kendisi için hayvan kesmişlerse, altın taslarda onlara cennette ikramlarda bulunacağı inancı hakimdir. Bu yüzden ölen çocuklar için kesinlikle hayvanın kesilip dağıtılmasına dikkat edilir. Ölen kişi nasıl olursa olsun arkasından kötü konuşulmaz. Mezarlıkların yanından geçilirken dua okunur. Perşembe günü ve diğer bütün önemli günlerde, bayramlarda mezarlıklar ziyaret edilir.
10- Miras Bırakma
Aşiretin önde gelenleri bu konuda kesin hükümler koymamış olmakla birlikte, aşiret içinde bir miras bırakma ve bu mirası bırakma şekli geleneksel olarak vardır. Miras bırakmada da ve miras bırakılacak mala sahip olmada da erkek öncülüğünün ön plana çıktığı görülür. Evin reisi yaşlanıncaya kadar çocuklarıyla kalır. Ömrünün sonuna doğru malını, mülkünü çocuklar arasında dağıtır. Bu dağıtma işleminde eşitlik söz konusu olmayabiliyor. Yani baba mirasını istediği kişiye ve istediği şekilde bırakabilir. Evin reisinin hanımının, miras bırakma gibi bir lüksü yoktur. Mirastan önce, aile içinde bulunan bireylerin özel mülkiyeti söz konusu değildir. Her şey herkesindir ve kişiler var olan malın ortaklarıdır. Miras bırakma hadisesi ile bu kişiler özel mülkiyete sahip olurlar. Genelde evin reisi, mirasının en büyük kısmının en çok sevdiği çocuğuna bırakır, yani miras bırakırken duygusal davranır. Kişi mirasını dağıtmadan önce evin bütün bireylerini bir araya getirir. Ve aşiret içinde tanınmış birkaç kişi ve bir de din görevlisi karşısında mirasını kime bıraktığını açıklar. Orada bulunan insanlar şahit olarak kabul edilir. Din görevlisi de daha sonra çıkacak bir kargaşayı çözüme kavuşturmak için orada bulunur. Daha sonra aynı heyet, mirasın sahiplerine, mirası bırakan kişi ile birlikte miras bırakılan yerleri gezerler. Burada birlikte sınırları belirlerler. Eğer miras bırakılan yerler boş arazilerse, buradaki sınırlar basit birkaç taşla gösterilir. Aslında bu taşların yeri çok kolayca değiştirilebilir ve sınır hadiseleri yaşanabilir. Fakat bu duruma İslam dini kesin bir hüküm koyduğundan ve toplumun büyük bir tepki göstereceğinden korkulduğu için böyle durumlar çok nadir yaşanır. Miras bırakılan yerler bizzat gezildikten sonra taşınabilir eşyalar ve hayvan sürüleri de aynı şekilde mirasçılara teslim edilir. Eğer mirasçı çocuk yaşta ise, bu çocuk büyüyünceye kadar bir kendisine bir vekil tayin edilir. Bu kişi, çocuğun bütün haklarını, çocuk büyüyünceye kadar savunur. Mallar sadece erkek çocuklar arasında bölünür. Yani kız çocuğunun mirastan pay alma hakkı yoktur. Bu öyle katı bir kural halini almıştır ki, baba bu geleneğin dışına çıkıp kız çocuğuna miras bıraksa da kız genelde toplumdan gelecek tepkilerden korktuğu için bu mirası sahiplenmez ve kendisine verilen mirası erkek kardeşlerine bırakır. Genelde miras, mirası bırakacak kişi yaşlanırsa yada bütün çocuklarını evlendirirse bırakır. Bazen mirası bırakan kişi bütün malını bir camiye de bırakabilir. Yada bütün malını tek bir çocuğuna bırakarak diğerlerini mirasından mahrum bırakabilir. Oturulan ev miras olarak en küçük çocuğa bırakılır. Miras esnasında ki bütün bilgiler orada bulunan heyet ve din görevlisiyle paylaşılır. Bu heyet daha sonra ortaya çıkacak bütün sorunlarda bir mahkeme görevi görür.18
11- Dak ( Dövme ) Geleneği:
Arabi aşireti, Süryanileri korumak için Kerboran (Dargeçit)’a davet edilmişlerdir. Bunun sonucunda Süryaniler ile Arabiler iç içe girmiş ve birbirlerinden etkilenmişlerdir. “Dak” kültürü dediğimiz gelenekte Arabilerin Süryanilerden etkilenmesiyle ortaya çıkmış bir durumdur. “Dak”, kelime olarak “vurma” anlamı taşır. Dak, bir tür dövme şeklidir. Süryanilerde genelde kadınların gençliklerinde yaptıkları ve üzerlerinde ömür boyu taşıdıkları bir çeşit süstür. Bu bazen bir kişinin anısına yapıldığı, gibi aynı zamanda inançlarına ait figürlerinde kullanıldığı olur. Mesela kadın, ölmüş olan kocasının anısına onu anımsatan bir şekli elinin üzerine işlemesi gibi. Bazı otların ve maddelerin karışımı sonucunda elde edilen bir çeşit boyanın iğne darbeleriyle, derinin altına yollanmasın ve bu boyanın burada hapsedilmesiyle gerçekleşir. Dak yapılırken, dak yapan kişi büyük bir acı hisseder. Bu gelenek sadece kadınlara özgü değildir. Azda olsa erkeklerde ellerine dak yapmışlardır. Süryani erkeklerin yaptığı daklar, genelde haç şeklinde olmuştur. Bunun dışında anlamsız değişik figürler çizmişlerdir. Dak, kadınlarda daha belirgin bir şekilde karşımıza çıkar. Kadınlar el, ayak ve yüzün belirli bölgelerine dak yaparlar. Genellikle alın veya çene ile alt dudak arasına değişik motifler işlemişlerdir. Arabi aşireti, Süryanilerden dak kültürünü almakla birlikte, kullandıkları motifler Süryanilerinkinden çok farklı olmuştur. Süryani erkekler ellerine haç işlerken, Arabi erkekleri ellerine İslam dinini sembolize eden hilali işlemişlerdir. Her ne kadar Arabi din adamları bunu din dışı görüp karşı çıkmış olsalar da bunun önüne geçememişlerdir. Böylece bu kültür Arabilerce içselleştirilmiştir. Günümüzde hala devam eden gelenekler arasında yer alır.19
12- Zeuv (Anma) Geleneği:
Arabi aşiretinin en ilginç geleneklerinden biri de “zeuv” geleneğidir. Zeuv, kelime olarak Arabilerde, insanların bir araya gelip birbirlerine ikramda bulunması ve ölmüşlerin ruhlarına kurbanlar kesilmesi, onlara dualar edilmesi olarak tanımlanır. Yapılış nedeni, ölmüş olan din adamlarının (şeyhlerin v.b) veya aşiretin saygın kişilerin yad edilmesine binaendir. Şu şekilde gelişir: Törenden yaklaşık 15–20 gün öncesinden hazırlıklara başlanır. Törenin yapılacağı köyün mensupları, gönüllülerden ne kaparsa getirirler. Bu bazen büyük baş hayvana kadar çıkar. Ama genellikle koyun, kuzu ve keçi gibi hayvanlar getirilir. İki haftayı dolduracak şekilde düzenlenir. İsteyen herkes, istediği zaman katılabilir. Genelde bu törenlere üç-dört köyün bir arada katıldığı görülür. Törene, dışarıdan katılan insanlarda yanlarında hediyeler getiriler. İlk gün Kuran-ı Kerim’den sureler okunarak tören başlar. Daha sonra yasinler okunur ve dualar edilir. Bu arada, büyük kazanlarda yemekler pişirilir. Her vakit sofralar hazır bulundurulur. Yörede yapılan en büyük zeuv Şeyh Halil, Şeyh İbrahim ve Şeyh Momın adına yapılır. İlk gün tören kimin için yapılacaksa, mezarının başında dualar okunur. Ve diğer günlerde ise köyün en büyük alanında, değişik köylerden gelen insanlar bir araya gelerek sohbet ederlerdi. Bu sohbetler çok renkli olup, büyük bir katılımın olduğu sohbetlerdi. Bu sohbetlerde yad edilen şeyhlere ait hikayeler anlatılırdı. Bu şekilde, bu insanlar arasında hem diyalog sağlanıyor, hem de bu şeyhler nesilden nesile anlatılarak ölümsüzleştiriliyordu. Mesela Şeyh Momın adına düzenlenen zeuv, Halila (Kılavuz beldesi)’da yapılır. Şeyh Momın ile ilgi şu hadise en çok anlatılanlar arasındadır: Şeyh Momın daha küçük bir kız çocuğu iken yetim ve öksüz kalmıştır. Yanlarında büyüdüğü üvey annesi ve babası onu öz çocukları gibi sevmektedirler. Fakat dışarıdaki insanlar şeyh Momın’a sürekli öksüz ve yetim olduğunu ona hissettirmiştir. Şeyh Momın 10–12 yaşlarındayken, yanlarında büyüdüğü ailenin hayvanlarını güder. Ayrıca akranlarından ayrılan yanları vardır. Onunla hayvan gütmeye giden akranları, ailelerine sürekli onun garip hareketlerinden bahsetmişlerdir. Bir gün hayvanları güderlerken, dağda susuz kaldıklarını anlatan çocuklar, Şeyh Momın’ın su aramaya çıktığını ve kısa süre sonra çok berrak ve lezzetli bir suyla geri döndüğünü ve onların susuzluğunu giderdiğini söylerler. Bütün bu hadiseler, günden güne artıyor ve çevredeki insanlar, sürekli bu garip insanlardan söz ediyorlardı. Bu arada Şeyh Momın, daha küçük bir çocukken, köydeki bir alimin yanında din dersi alıyor. Zamanla kendisini bu alan da yetiştirmeyi başarıyor. Hatta hayvanları güderken bile yanına Kuran-ı Kerimini alıyor ve dağlarda onu okuyordu. 20–25 yaşlarına gelen Şeyh Momın, artık din alanında oldukça kendisini yetiştirmiştir. Üvey annesi ve babası onu sabahlara kadar Kuran-ı Kerim okuduğunu ve dualar edip ağladığını aktarmışlardır. Artık halk ona büyük saygı duyuyordu. İnsanlar, onun hayır duasını almak için yanına giderlerdi. Küçük kız çocuğu Momın, çevresinde artık Şeyh Momın olarak tanınmaya başlamış ve ünü diğer köylere de ulaşmıştır. Ancak, kendisi bir bayan olduğu için onun şeyh olup olmayacağı da yörenin önde gelen insanları tarafından tartışılmaya başlanmıştır. Özellikle çevre köylerden bir şeyh, onun şeyhlik unvanını kabul etmemektedir. Bu yüzden, kendi müritlerinden birini göndererek onu sınayacaktı. Müridinin ceplerine birkaç tane heykelcik koyan şeyh, Momın’ı bu şekilde gitmesini ister. Müridin cebindeki putlara, Şeyh Momın’ın tepkisi olacak mı olmayacak mı, onun şeyhliğini sınamış olacaktı. Cebine putları koyan mürit, Şeyh Momın’ın köyü olan Halila (Kılavuz köyü)’ya varır. Momın’ın evinin avlusuna yaklaşan müridi, Şeyh Momın kapıya çıkarak karşılar ve ona daha hiçbir şey demeden şöyle seslenir: “ cebindeki putlarla bu avluya girme, onları dışarıda bırak öyle gel ey mihban” Hayretler içerisinde kalan mürit, denileni yapar, içeri girerek Şeyh Momın’a durumu anlatır. Müridi misafir kabul eden Şeyh Momın, ona ikramda bulunur ve sonra onu uğurlar. Bu hadise çevredeki halkın ağzında uzun bir zaman kalır. Böylece Şeyh Momın’ın ismi daha da tanınmış olur. Hiç evlenmeyen Şeyh Momın, vefat ettiğinde mezarında günlerce yasin okunmuştur. Mezarı, doğduğu Halila ( Kılavuz Beldesi )’da bulunmaktadır. Zeuv geleneği günümüzde de devam etmekle birlikte, zaman içerisinde şekil değiştirmiştir. Bu gün yapılan zeuvlarda ateşler yakılarak “def” çalınıyor ve kasideler okunuyor.20
13- Giyim:
Arabi aşiretinin giyiminde değişik motifler vardır. Hayatlarının her noktasında olduğu gibi giyimlerinde de inançlarının etkisi ortaya çıkar. Giyimleri, yere ve zamana göre değişik renklerde karşımıza çıkar. Örneğin, erkek kardeşini veya ağabeyini kaybeden kadın renkli kıyafetler giymekten kaçınır. Daha mütevazı ve sade giyinmeye çalışır. Bu bazen kendi iradesinin dışında, toplumdan gelebilecek tepkinin sonucudur. Genel olarak baktığımızda, kadınların başlarına taktıkları sargılar göze çarpar. Bu sargılar sarılmadan önce “kollik” denilen eşarp ebadındaki bezle yüz kısmı bütünüyle açık kalacak şekilde, fakat boyun kısmının örtüleceği bir biçimde bağlanır. Bunun rengi genelde koyu olur. Daha sonra bunun benzeri olan “puşi” denilen sargılar sarılır.Kadınlar durum böyleyken, yaşlı Arabi erkeklerinin bazılarında da bu sarmalar yapılır. Yalnız erkeklerde kullanılan renk ya sarıdır yada beyazdır. Kadınlar, bedenin diğer kısmına ise uzun olacak biçimde “ kıras” denilen bir elbise giyerler. Yine bu “kıras” dediğimiz kıyafetin üstüne, göbekten ayaklara kadar inen bir kumaş giyerler. Bu kumaş parçasının iki köşesine dikilen ipler arkadan bağlanarak bir önlük görevi görür. Aşiret buna “peş mal” der. Bedenin hepsini kaplayan “kıras”ı sadece kadınlar değil, kız çocukları da giyerler. Erkekler ise genelde kollu ve “şabik” denilen bir tür ceket giyerlerken pantolon olarak giydikleri kıyafete de “şal” derler. Kadınların ve kız çocuklarının giydiği “kıras” denilen kıyafet, erkeklerin bir kısmı tarafından azda olsa kullanılır. Bunun rengi ve şekli kadınlarınkinden çok farklıdır. Genelde beyaz renkli olup, altına beyaz bir pijama giyilir.Genel olarak baktığımızda, kırmızı ve mavi rengin ön planda olduğu görülür. Aşiretin, coğrafi olarak Irak’a yakın olması ve Mardin’in Nusaybin ilçesinde bulunan Habur sınır kapısından Türkiye’ye giren Irak kıyafetleri, Arabi aşiretinin kıyafetlerini etkilemiştir. Bundan dolayı Irak giyimine yakın bir giyim tarzı olduğunu söylemek yerinde olacaktır.21
14- Bayramlar:
Ramazan bayramı ve Kurban bayramını senede birer kez kutlayan Arabi aşireti daha sonra Süryanilerden etkilenerek “Dam” denilen bayramı da kutlamışlardır. Bu bayram, Hıristiyanların kutladığı Noel bayramıdır. Bunu açıklamadan önce Arabilerin, bayramı nasıl karşıladığı ve bayram ziyaretlerinin nasıl geliştiği üzerinde durmakta yarar vardır. Bayramdan bir hafta öncesinde, bayramın hazırlıkları yapılmaya başlanır. Evin her tarafı baştan başa temizlenir. Çocuklara yeni kıyafetler alınır. Bayram sabahı herkes erkenden kalkar ve öncelikle aile içinde bayramlaşma olur. Çocuklar annelerinin ve babalarının ellerini öper daha sonra küçük olanlar büyüklerin ellerinden öperler. Kahvaltıya birlikte otururlar. Bayram namazına gidenler beklenir ve onların gelmesiyle kahvaltıya oturulur. Herkes, komşusundan başlayarak birbirinin bayramını kutlar. O gün ister barışık ister küs olsun herkes birbirini kucaklar. Bu yüzden bayramlar dostlukları tazeleme günü olarak ta yorumlana bilir. Genelde en küçük kardeşler büyüklerini ziyarete gider. Öğleye doğru ise, büyükler kendilerinden küçük olan kardeşlerine öğle yemeği hazırlatır ve onları eşi ve çocuklarıyla yemeğe çağırır. Öğle yemeğinden sonra küçük büyük herkes mezarlıklara akın eder. Ve ölmüşlerinin ruhuna dualar okurlar. Onların bayramlarını kutlarlar. Mezarlıklara yapılan ziyaretler ilk gün olabilmekle ikinci ve üçüncü günde de gerçekleşe bilir. Kurban bayramında, Arabilerin kurban kesmemesi de çok dikkat çekici bir hadisedir. Ama bu durumu bağlı oldukları Şafii mezhebine bağlarlar. Bu bayram da kurbanlar kesilmekle birlikte yok denilecek kadar azdır. Ramazan ve Kurban bayramının kutlanma şekli arasında hemen hiç bir fark yoktur. Süryanilerden etkilenerek kutladıkları “Dam” bayramına gelince. Gerek Süryaniler, gerekse Arabiler daha ilk başlarda kaynaşmış ve birbirlerini düzenli olarak ziyaret etmişlerdir. Birbirlerinin bayramlarına da gitmişlerdir. Bu ziyaretlerin sonucunda birbirlerinden etkilenmişlerdir. Bu bayramın Arabiler tarafından kabul görmesi ve kutlanmasının en önemli sebebi ise, çok renkli ve keyifli bir şekilde kutlanıyor olmasıdır. Arabi çocuklarının dikkatini Celbeden “Dam” bayramı daha sonraki nesle de miras olarak bırakılmış ve Arabi aşiretinin içinde, Arabi aşiretine ait bir bayrammış gibi içselleştirilmiştir. Bu bayramın kutlanış şekli şöyledir: Hava karardıktan sonra çocuklar ve gençler değişik kılıklara girerek maskeler ve boyalarla tanınmayacak şekillere bürünürler. Bu kişiler 3–5 kişilik gruplar halinde, daha çok tanıdık olanların evlerine baskınlar yapıp, onları korkutuyorlar. Tabii daha önce herkes bu duruma hazırlıklıdır. Bazen bu gruplar camların altından geçerlerden başlarından aşağıya sular dökülür. Kılık değiştirmiş olan bu insanlar, evlere giderek onların bir çocuğunu gasp eder. Eğer ev halkından istedikleri parayı almazlarsa, çocuğun üstünü başını kirletirler. Bunu yapmak için önceden hazırlamış oldukları çamuru, çocuğun yüzüne gözüne sürerler. Bu yüzden, genelde ev halkı onların istediklerini yerine getirir. Onlara istedikleri para miktarını veren en halkı, daha önce hazırlamış oldukları renkli yumurtaları da onlara verirler. Bu yumurtalar değişik otlarla su da kaynatılarak renklendirilir. Bu durum gece boyunca sürer. O gece genelde kimse uyumaz. Bu renkli bayram, Arabi çocuklarının dikkatini celbetmiş ve Arabiler tarafından da zamanla kutlanmaya başlanmıştır. Arabi aşiretindeki din adamları, buna karşı çıkmış olsa da fazla etkili olamamışlardır. Bu bayram Süryanilerin, Kerboran (Dargeçit)’ı terk etmesinden sonra yavaş yavaş eski ihtişamını yitirmiştir. Günümüzde hala devam etmekle birlikte, eskiye oranla katılım çok azdır.22
15- Mimari Yapı:
Arabi aşiretinin mimarisini daha iyi anlayabilmek için mimarisinin dönemlere ayrılarak anlatılması konuyu anlamamız açısından bize kolaylık sağlayacaktır. Tarihi süreç içindeki yapı, şekil ve kullanılan malzeme şekli erken dönem , orta dönem ve geç dönem Arabi mimarisi olarak dönemlendirmemizi gerekli kılar. Erken dönem mimarisine baktığımız zaman, evlerin yapımında düzensiz taşların kullanıldığını ve bu taşların birbirine tutunması için harç görevi gören ve dere kenarlarındaki topraktan elde edilen balcığın kullanıldığı görülür. Genelde iki küçük odadan ve bir hol dan meydana gelirlerdi. Tavanları kalın sütunlardan oluşan bu evlerin üzerinde saman karıştırılmış bir çamurla örtülüydü. Bu evlerin küçük olmasıyla birlikte avluları çok büyüktü. Avluların büyük olmasının sebebi ise, hayvanların barındırılması içindir. Bu evlerin yapımında estetik kaygısı yoktur. Evin şekli bir barakadan daha fazla bir şey değildir. Bu gün Arabilerin çok azı köylerde bu evlerde barınmaktadır. Orta dönem yapılarına baktığımızda karşımıza çıkan yapılar erken dönem yapılarına oranla daha estetiktir. Bununla birlikte yapılar daha büyük olup, odaların genişliği ve sayısı artmıştır. Bu dönemde karşımıza çıkan evler, kalın duvarlı ve kubbe şeklinde (akıd) evler ve ince duvarlı ince düz tavanlı evler olarak ikiye ayrılır. Kubbe şeklinde yapılan kalın duvarlı evler, diğer evlere oranla daha küçük ve daha sağlamdır. İlk defa, bu evlerde topraktan yapılan balcık yerine, kireçle karışık bir kum kullanılmıştır. Pencere ve kapılar erken dönem evlerine oranla büyümüştür. Bu evlerde kullanılan taşlar çok sağlam olup şekilli taşlardır. Taşların rengi sarı olup üzerine süsleme yapmak için ideal taşlardır. Bu yüzden bu evlerin üzerinde değişik motifler kullanılmıştır.Evlerin yönü genelde kıbleye dönük olarak inşa edilmektedir. Bunun sebebi de genelde kuzeyden gelen soğuk rüzgardan korunmak içindir. Modern dönem, yani geç Arabi mimarisine baktığımız zaman, hala bazı şekiller orta dönemden kalmakla birlikte, gerek malzemede, gerek evin planında büyük değişiklikler göze çarpar. Estetik evin her tarafına işlenmiştir. Sonuç olarak denilebilir ki, tarih süreç içerisinde Arabi aşireti yapılarında, estetik kaygı zamanla çoğalmış ve bu gün en yüksek seviyeye ulaşmıştır.
16- Yemek kültürü:
Arabi aşiretinin geçim kaynakları onların yemek kültüründe belirleyici olmuştur. Yemekleri çok basittir. Her yemekte bolca yağ kullanılır. Taze yağ, ala peynir, kaymak, bal, yoğurt ve ayran başlıca gıda maddeleridir. Yabani nane ve kenger (kereng) başlıca sebzelerdir. Bunun yanında Arabilerin sofra kültürünün en önemli özelliklerinden biri de kurutulup, daha sonra kullanılan gıdalardır. Domates, birer, patlıcan gibi sebzeler yazın kurutulup kışın yemeklerde kullanılır. Hayvanlardan elde edilen malzemeler de kurutulup daha sonra kullanılır. Genelde ailenin büyüklüğüne göre bir kaç hayvan kesilip, bunun bir kısmı hemen kullanılır. Geri kalanı ise kurutulup sene boyunca yemeklerde kullanılır. Aynı şekilde pişirilmiş ve süzülmüş ayrandan hazırlanan ve topaç halinde parçalara ayrılarak güneşte kurutulan “şortan” denilen kurutlar; kışın suda eritilerek ayran yapılır. Genel olarak, Arabi aşireti ve çevresinde ki aşiretlerde, zengin bir yemek kültüründen bahsetmek mümkün değildir. Bir kaç yemek dışında, aşiretin kendine özgü yemekleri olduğu söylenemez. Aşiretin içinde en çok yenilen yemeklerden biri “kipik” (işkembe dolması)tir. Ve buğdayın öğütülmesinden elde edilen “şişik”, önemli yemekleri arasında yer alır. Mehir (ayran çorbası), yazın aşiret içerisinde en çok yapılan yemekler arasındadır. En çok yapılan tatlı çeşidi “kavit”tir. Bu tatlının yapılışı şöyle gerçekleşir: Ana maddesi undur. un öncelikle saçta bir güzel kavrulur. Bu kavurma işlemi çok uzun sürer. Kavrulup koyu kahverengine bürünen unun üzerine pekmez dökülür ve yoğrulur. İçine fıstık ve fındıkta atılarak biraz bekletilir. Daha sonra, küçük toplar halinde getirilen tatlı servise hazır olur23
SONUÇ
Aşiretin bütün araştırma safhalarında karşımıza çıkan sonuç, toplumumuzdaki aşiret gerçeğinin var olduğu ve her aşiretin kendi içinde bir özgünlük ifade ettiği oldu. Irak dolaylarından gelerek Dicle nehri kıyılarına yerleşen Arabiler değişik zamanlarda değişik bölgelerde bulunmuş olsalar da Dicle nehri kıyılarından uzaklaşmamaya özen göstermişlerdir.
Arabî aşiretinin tarihsel bir sürecin reel bir olgusu olduğu ve kısa sürede büyümesinin nedeni olarak ta Mire Hurusa’yı ortadan kaldırmaları ve daha sonra da Kerboran (Dargeçit ilçesi) bölgesindeki Süryaniler ile tanışma safhası yaşamaları ve çevrede herhangi bir aşirete bağlı olmayan kişilerin Arabîlere iltica ederek kendilerini korumacı bir gücün altına almaları nedenlerini göstermemiz doğru bir çıkarım olacaktır. Bütün bu gerçekler istikametinde kendilerine özgü bir yaşam tarzı geliştiren Arabîler bölgedeki Süryanilerden etkilenirken, kendileri de aynı şekilde Süryanileri etkilemiştir. Daha sonra Süryanilerin bu bölgeden çekilmesi ile geniş ve verimli topraklar Arabî aşiretine kalmış ve hiç olmadığı kadar büyümüş, günümüze kadar ulaşmıştır. Ayrıca bu süreç içerisinde değişik bölgelere giderek buranın bir parçası haline gelmişlerdir.
Kültürlerini muhafaza etmeye çalışan Arabî aşireti bu gün hala bunun savaşını vermektedir. Kendilerine seçtikleri liderleri etrafında toplanan ve bu şekilde hayatlarını sürdüren Arabîler kendilerini güvende görüyorlar. Çünkü liderlerinin onları koruyacağına inanıyorlar ve kendilerini bu şekilde güvende hissediyorlar. Hemen herkes hayatından memnun bulunmakta bu durum aşiret içinde ki samimi ilişkilerden kaynaklanıyor. Zaman zaman Arabî aşireti ile diğer aşiretler arasında kavgalar olmuştur. Bu kavgalar günümüzde de küçük çapta bir geçimsizlik olarak devam etmektedir. Bu durum toplumumuzda kaosa neden olsa da genelde büyümeden çözüme kavuşturulmaktadır. Her ne kadar, “aşiret” kavramı bir bölünmeyi ifade etse de bu toplumumuzun bir gerçeği olarak kabul edilmesi gereken bir durumdur. Gerek Arabî aşireti ve gerek diğer aşiretler kendi özgün yapılarıyla, kendilerine belirledikleri bir coğrafyada yaşamlarını sürdürmekte ve toplumumuzun sosyal yapısını ortaya koymaktadır. Bu durum eskiye oranla daha iyi bir hal almakla birlikte, uzun bir süre toplumumuzun sosyal yapısında etkili olacağı bir gerçektir.